“ADALETE KOŞAN İKARUS…” Sabahattin Efe “Bodrum Gündem Dergi” yazıları…

SABAHATTİN EFE
SABAHATTİN EFE
  • 31.03.2017
  • 860 kez okundu

ikarus 2

Bodrumlu Mehmet, Umurça mahallesinde eski musandralı baba evinde doğdu, ilkokulu, ortayı, liseyi Bodrum’da okudu, 1977 yılında üniversiteyi kazandı, okumak için Ankara’ya gitti, Ortadoğu Teknik Üniversitesinde  fizik mühendisliği okudu,  Mehmet çok zeki bir çocuktu,  daha o zamanda evin geren topraklı çatısına  kurduğu kollektörle hem suyu ısıtıyor, hem de eve yetecek kadar elektrik üretiyordu.

Annesi babası üniversiteyi bitirmesine çok sevindiler, evin bulunduğu Dere sokakta lokma adağı dağıttılar. Mehmet, devlet memuru olmak istemiyordu, babası “ bari gözümüzün önünde çalış ,belediyeye gir” demişti, emir altında durmak onun yapamayacağı bir şeydi, tersanede elektronik işleri, tanıdığı ustaların çağırması ile kimsenin beceremediği tamiratları yapıyordu.

Mehmet,  öğrenci iken 1979 yılında Kumbahce sahilinde açılan ünlü diskonun sesinden geceleri daha o yıllarda da uyuyamıyordu. Bodrum halkı, tarihinde ilk defa 26 Mayıs 1915 günü Fransız Dupleks kruvazörü Bodrum’u bombaladığında bu kadar büyük bir gürültüyle uyanmıştı,  tam 75 sene sonra bu ünlü disko açılınca artık Bodrumluya uyumak haram olmuştu.

Babaannesi , gece disko patırtıya başladığında ;” Biz ne gürültüler gördük,  oğlum bu da bir şey mi ? Hanimiş benim oğlumun foransız torpili, naha burdan kapı  önünden gara domuz gibi geçti, Çilek dağına zıplandı. diyordu.

Babaannenin geçmişte anlattığına göre;  “Birinci cihan harbinde fransız zırhlısı tersaneyi yakmış geri çekilirken Tepecik kız mektebi önünde zıplayıp duran  deli Ali’yi top ateşiyle bir türlü vuramamış , komutan hırslanıp giderken Karaada ile Adaboğazı arasına yanlamasına durarak en güçlü torpil topunu ateşlemiş, denizin üstünde galgıya galgıya gelip kalenin dirseğindeki kayaya çarpan torpil şaşanlamış , Azmakbaşından girip Fenikelioğlu tarlasından Dere sokağı boydan boya geçerken kedilerin kuyruğuna, çeşme başında testi dolduran gelinlerin fistanlarına bile değmiş”. Toprağı yerinden söken,  kıyamet gününü andıran deprem çatırtısı, vadiyi çınlatan,  Umurça’ya taş yağdıran bir patlama olmuş. Kimisi dağı deldi Torba’ya geçti derken , doğrusu sabah erkenden Kızılağaç köylüleri bilmem kaç tonluk demir parçalarını eşeklere yükleyip götürmüşler.

Mehmet’in babası  ünlü bir tekne ustasıydı, cenazesinde Umurça camisi sokakları onu uğurlamaya gelenlerle dolmuştu. Mehmet  babasının ölümü ile yalnız kalmıştı, artık kanatları kırılmış kuş gibiydi.  Kendisini çocukluğunda Mahfel’in arkasındaki Halk kütüphanesinde okuduğu mitolojideki İkarus’a benzetiyordu ;

ikarus 1“İkarus’un babası Daidalos bilge bir mimardır. Sürgüne gönderildiği Girit Adası’nda Kral Minos’un yanında çalışmaya başlar. Onun isteği üzerine insan başlı, boğa bedenli bir canavar olan Minotauras’ın bir daha çıkmamacasına içine kapatılacağı Labirent’i inşa eder. Ancak bir süre sonra Labirentin gizini Theseus ve Ariadne’ye öğrettiği gerekçesi ile kral Minos’un emri ile oğlu İkarus’la birlikte kendisi ed Labirent’in kulesine hapsedilir.
Baba Daidalos, yaratıcı aklıyla, buradan çıkmanın yollarını arar. Ve kendisi ve oğlu için kuleye konan kuşların tüylerinden kanatlar yapar. Bu kanatları kandillerin bal mumuyla bedenlerine, omuz başlarına yapıştırır. Oğlu İkarus’a ne çok alçaktan, ne de yüksekten uçmamasını, özellikle de güneş ışınlarına yaklaşmamasını tembih eder. Fakat İkarus takma kanatları ile bir kez havalandıktan sonra, aydınlığı ve bunların ardındaki hakikati biraz daha yakından görmek, öğrenmek ve daha çok özgürleşmek düşüne kapılır. Ancak, güneşe yaklaştıkça, takma kanatlarını bedenine yapıştıran bal mumları erimeye başlar. Ve sonunda İkarus, Ege Denizi’nde yitip gider. “

Mehmet, o yaz akşamında  evin önündeki taşlığa masasını kurdu,  çarşıdan aldığı balığı , kalamarı temizledi, mangalda pişirdi, bahçede kendi yetiştirdiği domates, taze soğan , roka ile salatasını yaptı, bir küçük rakı açtı, artık keyfine diyecek yoktu. Ortadoğu Teknik’te tribünde büyük harflerle “Devrim” yazan stadyumun yeşil çimenleri üstünde hep bir ağızdan söyledikleri türküleri mırıldandı “ Sürerim sürerim gitmez kadana/ Düşmanın kurşunu değmez adama/ Kara haberimi verin babama/ Vurun Antepliler namus günüdür.”

Gece yarısını geçmişti, Mehmet ağacın başındaki sincapların bademleri dişleme seslerini duyuyordu. Akşamdan beri diskonun gürültüsü geliyordu , ancak birden diskonun gürültüsü yükseldi “ Drrrrravn, Droooonk may beybi “ vadide ses patlaması oldu, sincaplar korkudan ağızlarındaki delik bademleri düşürdü. Bunun hesabını sormalıydı, zabıtayı , jandarmayı, polisi , 180 turizm danışmayı hepsini telefonla aradı cevap aynıydı; her şey yasal, izinli belgeliydi.

Babası ona “ hakkını yedirme , hakkını adalet önünde ara” derdi. Mehmet, birden ayağa kalktı, masayı öylece bıraktı, babasından kalma en az otuz yaşındaki Karakız adını verdiği mobileti, ayak pedalına dördüncü basmasında çalıştırdı. Yokuşbaşı sokaklarından hızla geçti, antik tiyatro yolunda ışıltılı deniz  tarafından gözlerini kaçırıyordu, diskonun yeşil lazer ışığı gökyüzünde geziniyordu, sanki bir ışıklı gürültü tünelinden geçiyordu,  pistonları aşınmış yağlı eksoz dumanı  savuran Karakız’ la, eski türbe yokuşunu kamyonlar, otobüsler, jipler arasında zorlu tırmanışta, aklına birden 12 Eylül darbesi öncesi üniversite günleri geldi “ öğrenci yürüyüşleri, Kızılay meydanında yerlerde sürüklenmeler, sırtına inen coplar, karşıt gücün dayakları, Kurtuluş semtine doğru sokaklarda koşmalar”  türkü söylüyordu: “Dağda Kızıl Ot Biter / İçinde Keklik Öter / Eşkiyadan da beter / Uslan Be Halil İbrahim”.

Mehmet,  Konacık düzlüğüne doğru inerken gömleği yarı ılık, yarı soğuk gece ayazı ile doldu. Mehmet artık İkarus’tu, sanki uçuyordu , çocukluğunun dağlarında çoban ateşleri yanıyor,  keçilerin çan sesleri geliyordu, ay ışığında Kaz deresi kanyonu kıyısındaki  zeytinlikler içinde koyunlar otluyordu. Bitez döner kavşakta bir araçla çarpışmaktan kurtuldu, motoru deniz tarafına sürdü,  hızla Adalet Sarayına ulaştı, mobileti mezarlık duvarına yasladı. Adliyenin merdivenlerindeki jandarma erine, “ nöbetçi savcı ile görüşmek istediğini , insanca yaşam hakkı bulunduğunu, disko sesinden uyuyamadığını “söyledi. Asker “ adliyede hiçbir yetkili bulunmadığını, savcının ancak cinayet gibi önemli bir olay olursa evinden çağrıldığını” söyledi.

unnamed (1)Madem ki yetkili yoktu, Mehmet cebinde getirdiği sprey boya ile kaldırıma “ Gece yetkili  yok mu ? “ yazmaya karar verdi, daha “ Gece Yet” yazdığı anda askerlerden biri  “ ağabey ne yapıyorsun böyle yaparsan askerliğimiz bitmez “ deyince yazmayı bıraktı.  Biraz sonra merkezden bir minibüs dolusu jandarma ekibi geldi, Mehmet kelepçelendi, o gece karakolda kaldı, sabah serbest bırakıldı.

İfadesi alırken komutan “adliyeye ne ile geldin” diye sorduğunda keşke “dolmuşla geldim “deseydi , “mobiletle geldim”  deyince,  “nerede” diye sordular, mezarlık duvarına dayadım “ dedi, bir ekip gitti, Karakız’ı karakola getirdi. Karakız’ın beş yıldır bandrolu ödenmemiş, trafiğe çıkışı sakıncalıydı, Karakız tutuklandı, emniyet parkına yediemine gönderildi.

Bir seneye yakın süren kamu davasının kararında “Her ne kadar sanık hakkında kamu malına zarar vermekten dava  açılmış ise de, olay tarihinde gece geç saatlerde alkollü gelip bir yetkili ile görüşme yönündeki talebinin jandarma tarafından mesai saatleri dışında olması nedeniyle gündüz gelinmesi yönündeki telkini üzerine alkolün verdiği tesirle “ gece yetkili yok mu” şeklinde yazı yazmak üzere elinde püskürtmeli boyayı adliye bahçesinin otopark olarak kullanılan kısmındaki kaldırım taşına “gece yet “ ibarelerini yazarken, daha sonra pişman olarak eyleminden vazgeçtiğinden  sanığın suç kastının bulunmadığı sonucuna varıldığından beraatine karar vermek gerekmiştir.

Yine her ne kadar trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan kamu davası açılmış ise de, sanığın alkollü olarak motorsiklet sürdüğü sabit olmakla birlikte trafik güvenliğini tehlikeye sokacak herhangi bir davranışının tespit edilememesi, sırf alkollü araç kullanmasını tehlikeye sokmak suçunu oluşturmayacağı nedeniyle beraatine karar vermek gerekmiştir.”yazıyordu.

Mehmet, Karakız’ı emniyet otoparkından bir ay sonra kurtarabildi, babasının veraset ilamını çıkardı, vizesini yaptırdı, bandrol borçlarını ödedi, kırık farlar, stop lambaları yeniden takıldı. Ertesi günü sabah tersaneye işe giderken İçmeler yolunda Karaada’ya  bakarak bir türkü tutturdu. “ Kıvırcık saçlarına  / Kar düşmüş uçlarına / Dağın yamaçlarına / Yaslan be Halil İbrahim / Hızlan be Halil İbrahim.

Ikarus olmak, özgür olmak ve ne olursa olsun hayallerinin peşinden gitmektir. Ama kontrolsüz öğrenme ve özgürlük tutkusu onun düşüşüne neden olur. Özgürlük bedel ister.

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. hüseyin özgül diyor ki:

    yeterki uyan efem bu şehrin senin ufkuna düşüncelerine ihtiyacı var

YORUM YAZ