GAZETECİ KIZ/Tunç Şanad BG yazıları…

TUNÇ ŞANAD
TUNÇ ŞANAD
  • 18.04.2017
  • 741 kez okundu

webgazetecikizKapı, duvarlar kadar yüksek değildi. Üzerindeki kimi çıkıntılar istediği seviyeye yükselmesini sağlayabilirdi. Makinenin kayışını boynundan ve bir kolundan geçirip, yanına doğru olabildiğince sağlama aldı. Uzun objektifin demir kapıya çarpmamasına özen göstererek tırmanmaya başladı. İki kolunu da üzerinden uzatabileceği bir seviyeye geldiğinde ayak uçlarını uzun bir süre durabileceği daha uygun çıkıntılara yerleştirdi. Fotoğraf makinesini bir eliyle yakalayıp, gözüne yaklaştırdı. Artık beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.

Bahçedeki sık ağaçların arasından da olsa köşkün bazı pencereleri ve kapı olduğunu tahmin ettiği küçük bir bölüm gözükmekteydi. O an geldiğinde elinin titrememesini ve istediği açıyı yakalayabilecek süreyi bulabilmeyi diledi.

Son işittiği bir anahtarın kilitte dönme sesiydi. İki kanadından birine abandığı demir kapı bahçeye doğru hızla açılırken dengesini kaybetti ve alnını köşke doğru uzanan taşlık patikanın sivri bir kayasına sert bir şekilde vurmadan önce, -saniyenin onda biri zarfında- aklından arkasından kimin sessizce gelip kilide anahtarı soktuğu ve fotoğraf makinesinin çok zarar görüp görmeyeceği soruları geçti.

Uyandığında bulunduğu ortamın loşluğuna gözlerini alıştırmaya çalıştı. Geniş bir salondaydı. Mobilyalar eski tarz, ama bakımlıydı. O kadar sessizdi ki, düşüşünün işitme duyusuna zarar vermiş olabileceği aklına geldiyse de, yerden başlayıp en az iki metre yükselen duvar saatinin ritmik sesini algıladı. Camın ardındaki sarı parlak sarkacın salınımını seyretti birkaç saniye… Dünyadaki tüm sesler kesilmiş, sadece o büyük saat çalışıyordu sanki…

Yattığı uzun koltuktan yavaşça doğruldu. Camdan dışarı baktığında gördüğü sık ağaçlardan ötürü köşkün salonunda olduğu kanaatine vardı. Yoksa Volkan Cesurgil’e yakalanmış ve kafasını kayaya vurup, bayılınca köşke mi getirilmişti?

“Merhaba” dedi arkasından gelen ses… İrkilerek hızla döndüğünde, gördüğü adamın peşine düştüğü ünlü aktör olmadığını anladı. Olsa olsa onun bir çalışanıdır, diye düşündü. Doğrusu adamın görevinin ne olduğunu kıyafeti ve tipinden çıkarmak zordu. Siyah ceketi normalden biraz uzundu. İçindeki yelek koyu kırmızıydı, ama hareket ettikçe her bölgesi farklı tonlar sergileyen bir tür kumaştan dikilmiş olmalıydı. Adamın gözlerinin rengini bu loşlukta algılayamıyorsa da, boynundaki fuların yeşil ve mavi desenleri ile uyum sağlıyorlardı. Yakışıklı olduğu söylenemezdi, ama adlandıramadığı ayrı bir havası vardı. Alnı biraz çıkıktı, top sakalı vardı ve ten rengi bir kızılderiliyi andırıyordu. Bu yaz Volkan Cesurgil ile tatilde birlikte yanmışlardır, diye fikir yürüttü gazeteci kız.

“Beni polise mi teslim edeceksiniz?” diye sordu. Adam hiç duymamış gibi sakin hareketlerle duvara dayalı büfenin önüne gitti. Gümüş tepside duran altı ağır iki kadehten birini aldı, kristal şık bir şişeden içki doldurdu. Arkasını dönmeden, ”Sen de içer misin?” dedi. Kız, “Ben görev başındayken içmem” diye yanıtladı. Adamın arkası dönük olmasa, dudağının bir köşesinde beliren alaycı kıvrımı loşluğa rağmen görebilirdi.

Yine sakin adımlarla salondaki bordo renkli berjere oturdu. Elindeki silindirik kadehi yanındaki sehpaya bıraktı ve ahşap kutuyu açarak içindeki purolardan birini aldı. Ucunu kesti, hayli yoğun bir alev çıkaran özel çakmakla yaktı. İçkisini yeniden diğer eline aldığında bacak bacak üstüne attı ve kıza sordu: “Görev derken..?”

“Biliyorsun işte, ben gazeteciyim.”

“Ne tür bir gazeteci?”

Kız adamın bunu sorarken sesinde bir alaycılık olup olmadığını anlamaya çalıştıysa da, kesin bir karara varamadı.

“Magazin” dedi, küçümsenmesi olasılığına karşı sert bir tonla… Sonra yaptığını açıkça ortaya koymak istedi: “Volkan Cesurgil’in bir müddettir ünlü olmayan, ama kendinden biraz küçük bir kızla ilişkisi olduğu istihbaratı geldi servise… Ben de bunu görüntülemekle görevlendirildim.”

“Yani ‘günahım sadece insanların özel hayatına objektifimi sokmak’ diyorsun, öyle mi?”

“Bunun günahla ne alakası var, biz de herkes gibi işimizi yapıyoruz.”

“Mesela, ünlülerin gayet yolunda giden bir beraberliği varken, geçmişteki ilişkilerinin nasıl başlayıp, nasıl sona erdiğini eski fotoğraflarla birlikte hatırlatırken, o esnada nasıl zarar verebileceğinizi düşünüyor musunuz?”

“Yani sen de şu eski kafalılar gibi magazin gazeteciliğine karşı mısın?”

“Magazin sözcüğünden ne anladığına göre değişir” dedi adam, “Örneğin yanında sevgilisi varken bir ünlü adamın ağzına mikrofonu dayayıp, ‘Efendim, nikah ne zaman?’ diye sormak magazin kapsamına giriyor mu? Belki de bu hususta çok nazik bir süreçten geçerlerken ve zamanlama tüm hayatları için önem arz edecekken, bunu onların adına sizin istediğiniz anda gündeme getirmeniz mesleğinizin günahsız bir eylemi mi?”

“Bütün sanatçılar ve o ünlüler kendilerini haber yapmamız için can atıyorlar. Onları yakalayalım diye ne çabalar harcadıklarını bir bilsen.”

“Sanatçı mı?” diye biraz sesini yükseltirken adamın bir kaşı yukarı kalktı, “Kapsamı hususunda anlaşamadığımız bir kelime daha çıktı ortaya desene…”

Kız salon duvarlarından birine dayalı siyah piyanoyu başıyla işaret edip, “Sen de klasik müzikten başka bir şey dinlemeyenlerdensin herhalde…” dedi.

“Ahh, iyi hatırlattın, neredeyse unutuyordum, bir yerlerde karşılaşınca iki laf edenleri de ertesi gün sevgili ilan edişleriniz, ‘kaçamak yaparken yakaladık’ diye manşete taşıdıklarınız var bir de… Mevcut ilişkilerine ya da başlaması muhtemel beraberliklerine vereceğiniz zarar hiç umurunuzda değil.”

“Sana kalsa şu ‘günahkâr’ medya kuruluşlarının tümünü kapatmak gerekecek galiba…” diye soludu kız.

“Medyanın çok günahı olduğu ve gün geçtikçe buna hız verdikleri doğru” dedi adam, “Çünkü, çoğu kez ‘halktan yana olmak’ ile ‘halk yalakası olmak’ kavramlarını birbirine karıştırıyorlar. Belki de bunu bile bile yapıyorlar, ki bu daha da büyük günah. Onlar sadece ‘okuyucu-izleyici bunu istiyor’ söylemine sığınarak içi boş şeyler yapıyorlar. İnsanları bilgilendirme ve bilinçlendirme gibi en başta gelen misyonlarını çoktan unuttular.”

“Günahın olmadığını söyleyenler de var ama…” dedi kız, “Geçen hafta büyük bir grup akşam yemeğine gittik iş çıkışı… Yaşlıca bir gazeteci ağabeyimiz sohbet esnasında dedi ki: ‘Günah ve sevap tanımlamalarının hâkim olduğu bir hayat sürmemeliyiz. Kötülükten günah olduğu için sakınmanın ne değeri olabilir ki? İyiliği sevap hanene yazılsın diye mi yaparsın? Cennete gitmek için rüşvet vermek gibi bir şey bu. Dolayısıyla cennet-cehennem gibi kavramlar da bana akılcı gelmiyor. Bir insana ceza aynı yanlışları bir daha yapmasın diye verilirse, cehennemde dersini aldıktan sonra bu ne işine yarayacak?’ Buna ne diyorsun bakalım?”

“Gazeteci ağabeyinin anlatmak istediğine katılıyorum, ama cehennem belki de insanların zannettiği yerde değildir. Kimilerinin cehennemi vicdanıdır, ama vicdansız olanlar için de bir şeyler düşünülmüştür.”

Kızın cevap vermesine fırsat vermeden purosunu küllüğe, kadehini de sehpaya bırakıp ayağa kalktı, “Biraz işlerim var. Sen istediğini yap, dilediğince dolaş.”

Kız bunun büyük bir fırsat olduğunu düşündü. Köşkü dolaşıp, Volkan Cesurgil hakkında, hatta genç sevgilisi ile ilgili bir şeyler bulabilir, fotoğraflarını da çekebilirdi. Adama beklemesinin sorun olmayacağını söyleyerek daha çok vakit kazanmak için başını döndürdüğünde çoktan çıkmış olduğunu anladı. Önce bulunduğu geniş salonu dolaşmaya başladı. Ne duvarlarda, ne de bir yere konulmuş çerçeveler içinde hiçbir fotoğraf yoktu. Büyük tablolar ise koyu tonları ile iç karartıcıydı doğrusu… Kapak ya da çekmeceleri olan bir mobilya da göremedi. Salonun dışına çıkıp diğer yerleri de kontrol etmeliydi, ancak dikkatle bakınca bir kapı bulunmadığını anladı. Anlaşılan salon tüm katı kaplamaktaydı. Üstelik bahçeye açılan ana kapı da yoktu. Belli ki, köşke giriş kapısı başka bir kattaydı. Üst kata çıkan merdivenlere yönelirken, adamın alt kata inmiş olmasını diledi. Ahşap merdivenlerin ortasından koyu kırmızı renkli bir halı aşağıdan yukarıya devam ediyordu. Merdivenlerin gıcırdamadığını anladığında adımlarını hızlandırdı.

Ulaştığı katta gördüklerine çok şaşırdı. Aşağıdakinin büyüklüğünde bir salondaydı ve burada hiçbir mobilya yoktu. Karşılıklı olarak ikisi siyaha, ikisi de beyaza boyalı duvarlarda da hiçbir şey asılı değildi. Başındaki yarayı kontrol edebileceği bir ayna bile olmadığını gördü. Bahçeye bakan camlardan birine yaklaştı. Ağaçlar yine sıktı, ama bir kat yükseldiği için bahçe duvarlarını görebiliyordu. Dışarıda etrafı sis basmıştı. Kayalardan oluşmuş duvarların yaklaşık dört metre yüksekliğinden sonrasını göremiyordu. Daha da fazla olamaz diye düşündü. Her duvarda demir parmaklıkları olan birbirinin aynı üçer pencere vardı. Böylelikle tüm bahçeyi görebilirdi. Sırayla her birinden dikkatlice dışarıya baktı. Duvar kesintisiz devam ediyordu ve hiçbir kapı yoktu. Ağaçların daha sık olduğu bir görüş açısında kalmış olmalıydı.

Çaresiz aşağıya inmeye başladı. Her şeyi göze alıp, alt katı da denemeliydi. Bir iki basamak kala tüm katı gözden geçirip, aşağıya inen merdivenin yerini anlamaya çalıştı. Salon loştu, ama koskoca merdivenleri de göremeyecek kadar olmamalıydı. Arkası dönük berjerin üzerinden bir duman yükseldi. O dönmüş olmalıydı. Salonun ortasına geldiğinde, “Volkan Cesurgil hakkında bir şeyler bulman çok mu mühim?” diye sordu adam.

“Tabii bizim için önemli; çok ünlü bir aktör, fazlasıyla çapkın bir adam… Yaptığı her şeyin haber değeri yüksek.”

“Çapkın erkek yoktur” dedi adam.

Kız şaşırdı, “Nasıl yani?”

“Genellikle iki tür erkek çapkın diye nitelendirilir. İlki profesyonel bir kadınla birkaç saatliğine ya da bir geceliğine beraber olanlardır ki, bunlara ‘çapkın erkek’ yerine ‘aciz erkek’ demek çok daha doğrudur. Gerçek keyfin, karşısındaki kadına verdiği hazzın gözlerine yansımasından alınacağını bilemeyenlerdir.”

“Bir erkek olarak hemcinslerine karşı ilginç tespitlerin var. Ya ikinci grup?”

“Belki yaşın ilerledikçe görebilirdin… Dediğim gibi, çapkın erkek yoktur, sırası geldiğinde kadınların erkeklerden dokuz kat daha cüretkâr olabildiğini keşfetmiş erkek vardır.”

“Hiç böyle düşünmemiştim” diye söylendi kız… Sonra birden telaşlandı, “Bir dakika, bir dakika… Sen demin neden ‘görebilirdin’ dedin?”

Adam, purosundan derin bir nefes çekti. Ucundaki korun daha bir harlanmasını adeta keyifle izledi. Ayağa kalktı ve kızın yanına gitti. “Düştüğünde o taşın sivri çıkıntısına kafanı sandığından çok daha sert vurmuştun” dedi.

Kız, denileni anlamaya çalıştı. Sis köşkün camlarına kadar dayanmıştı ve şimdi salon daha da loştu. Sessizliğin içinde aniden duvar saatinin ritmik tıkırtısının kesildiğini fark etti. Sarı metal sarkaç artık hareket etmiyordu. Adama soran gözlerle baktı. O ise elini belli belirsiz ileriye doğru kaldırıp uzattı. Aniden önlerinde yaklaşık bir metre eninde, iki metre uzunluğunda bir delik açıldı. Onlara yakın kısa kenarın başından aşağıya inen basamakların üçüncüsünden gerisi görünmüyordu.

Adamın sakalı sanki biraz daha uzamıştı ve yüzü çukurdaki alevlerin yansımasıyla açıklanamayacak kadar çok kızıllaşmıştı. Alnının iki yanındaki çıkıklıklar giderek sivrileşmekteydi. Gözlerinin koyu maviliklerinde dalgalanan keskin parıltı bakılmasını zorlaştırıyordu.

Adam, elini kızın kolunun altından geçirip, parmaklarını onunkiyle kenetledi.

“Cesaret gazeteci kız” dedi, “Önce küçük bir adım…”

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ