ÖTEKİ/Tunç Şanad BG Dergi yazıları…

TUNÇ ŞANAD
TUNÇ ŞANAD
  • 08.08.2017
  • 912 kez okundu

otekibaslikTolga, birkaç müstakil evi çevreleyen kısa duvarın yanına arabasını park ederken mırıldandı: “Uzun bir yolculuk oldu…”

Kontağı kapattıktan sonra eliyle ensesini ovuşturdu, başını sola sağa yatırıp rahatlatmaya çalıştı. İstanbul’dan yola çıktıktan sonra direkt Bodrum’a gelseydi bu kadar yorulmazdı, ama İzmir’e uğrayıp birkaç işi halletmesi gerekmişti.

Gece yarısını geçmiş, saat neredeyse ikiye geliyordu. Bagajdan sadece orta boy bir el çantasını aldı. Bavulları sabah uyanınca taşımak daha doğru olur diye düşündü. Bahçe kapısını araladı ve sağdaki ilk eve doğru yürüdü. Emlak komisyoncusu şirketin İzmir’deki merkezinden aldığı anahtarı çıkarıp, kapıyı açtı. Işık yakmaya ihtiyaç duymadı; denizin üzerinde yükselen mehtap içerisini yeterince aydınlatıyordu. Hayatının geri kalanını bu evde geçirmeye dair ne derece doğru bir karar vermiş olabileceğini düşündü. Ama, artık buradaydı işte…

Emekli olmak için erkendi; ama ilk gençliğine ait birçok güzel anıyı saklayan Bodrum, yıllardır onu çağırıyordu. İkizler, kızıyla oğlu, mezun olduktan sonra ofisteki işleri öylesine üstlenmişlerdi ki, artık birkaç ayda bir İstanbul’a bir iki günlüğüne gitse yeterdi. Üstelik zamanın iletişim teknolojileri, elektronik posta, cep telefonu gibi şeyler fiziki uzaklıkları önemsizleştiriyordu.

Bu koy, Bodrum’un en kalabalık olduğu aylarda bile huzur doluydu. Hem bahçeden, hem de üst kattan görülen deniz manzarası insanın keyfini artırıyordu. Bu evi satın alma fırsatını yakalayabildiği için kendini çok şanslı görüyordu.

Tolga, sabah erkenden uyanıp evi dolaştı. Tam istediği gibi bulduğu için daha da mutlu olduğunu hissetti. Mimar arkadaşları Ebru ile Yelda, iki ay kadar önce başlayıp, evin gerekli tamirat ve yenilemelerini yapmışlar, birlikte seçilmiş mobilyalar ile döşeyip, dekorasyonunu tamamlamışlar; tatil planları nedeniyle İstanbul’a dönmeyecekleri için anahtarı İzmir’e bırakmışlardı.

Arabadan bavulları taşıyıp, içindekileri dolaplara ve gerekli yerlere kaldırdı. Kızların buzdolabının üzerine üç gün önce iliştirdiği notta, geldiği ilk günler için yiyeceklerin onu beklediği, alışverişe çıkmasına gerek olmadığı yazıyordu. Mutfak masasında bir iki lokma atıştırdı. Kendine yeni bir çay daha doldurdu ve diğer elinde takım çantası ile balkona çıktı. Saat on buçuğu geçmişti. Terasın tavanından yanında getirdiği dekoratif birkaç şeyi sallandırmak istiyordu. Bu saatten sonra kimsenin uykusuna zarar vermeyeceğini düşündü. Küçük merdivene çıkıp, matkabı çalıştırdı.

Açtığı ikinci deliğin içine plastik dübeli yerleştirmek için çekici vuracakken arkasından gelen öfkeli bir seslenişle eli havada kaldı: “İki aydır yaptığınız gürültüden tam kurtulduğumuzu zannederken, sabahın köründe bu saygısızlık yeterince sabır zorlayıcı!”

Bir ayağını merdivenin alt basamağına indirip yavaşça arkasını döndü. Hemen yanındaki evin terasında durmakta olan kadının üzerinde tek parça uzun bir elbise vardı. İnce kumaşın siyah fonu üzerine muhtelif renklerden küçük küçük çiçek motifleri serpiştirilmişti. Omuzlarına başlamadan biten dalgalı saçları vardı. Ayakları çıplaktı ve ellerini meydan okur bir edayla beline koymuştu.

Tolga, bundan sonra huzur içinde yaşamaya hazırlandığı yılları bu komşu kadınla mı geçireceğini düşündü. Bir an gözlerini kapadı ve henüz uyanmayıp, bunun bir kötü rüya olmasını diledi. Daha gözlerini açmadan “Burası Bodrum; böyle düşüncesizliklere tahammülümüz yok. En iyisi siz bugün İstanbul’a geri dönün. Herkes için en iyisi bu olur!” diye sesini yükseltmeye devam etti komşu kadın…

Merdivenden indi ve kibarlığını korumak için kendini zorlayarak “Rahatsız ettiğim için özür dilerim hanımefendi…” dedi. Kadının ateş saçan bakışları üzerindeyken, dönüp evden içeri girdi.

Akşama doğru çıkıp arabasını Gümüşlük istikametine sürdü. Üç buçuk kilometrelik yolu altı yedi dakika sonra tamamlayıp, yeni açılmış bir mekânın önünde durdu. Metin’s, müzik direktörlüğünü eski bir dostu olan Ayhan’ın yaptığı keyifli bir yerdi. Beyoğlu Balık Pazarı’ndaki Cumhuriyet Meyhanesi’nde içmeye başlayıp, Asmalı Mescit’deki Babylon’dan sabaha karşı nasıl çıktıklarını hatırlayamadıkları geceden bu yana konuşacak ne çok şey birikmişti. Güneş batmadan birkaç kadehi sohbetlerine katık etmişlerdi bile…

On gün kadar Tolga hem gündüzleri hem de geceleri mümkün olduğunca sessizliği korumaya itina gösterdi. Akşamları evin bahçesine kurduğu küçük masada rakısını yudumlarken yanındaki sehpaya yerleştirdiği eski ve küçük bir pikaptan kimseyi rahatsız etmeyecek kadar kısık bir sesle 45’lik plaklar çalıyordu. 70 ve 80’li yılların Türkçe ve yabancı şarkıları şimdikilere göre ne kadar farklıydı.

Biteni kaldırdı ve yenisini koydu. 74 yılına ait plak ne kadar olsa arka planda biraz cızırtılı çalıyordu. Dalida;

“l est déjà huit heures et quart

Tu vas encore être en retard

Arrange le col de ta veste

Brosse les cheveux blonds qui restent

Je suis toujours là quand tu veux

Ne prends pas cet air malheureux

Elle pourrait bien en faire un drame

Ta femme” diyordu.

Önce bir cam şıngırtısı duyuldu. Ardı ardına savrulan tabakların parçalanma sesleri arasında çok yüksek olmasa da lanet okunan öfkeli cümlelerin içinden tek tük kelimeleri anlamaya çalıştı. Kısa bir sessizlikten sonra kesik kesik hıçkırıklar birkaç dakika boyunca sürdü. Hepsi yandaki komşu kadının evinden geliyordu. “Ta Femme” bitmiş, pikabın iğnesi plağın sonunda epeydir kendi kendine dönüyordu. Tolga, ufuktan yukarılara baktı, ay giderek bir bulutun arkasına saklanıyordu.

Sabah bahçe ile ilgilenmeye başladı. On dakika geçmemişti ki komşu kadının sinirli sesi duyuldu: “O begonvillerin bodur olanları da var biliyorsunuz değil mi?!.. Büyüdükçe benim deniz manzaramın yarısını kapayacaklar. Mahsus mu yapıyorsunuz bunu?..”

“Hiç böyle düşünmemiştim hanımefendi… Ama benim de manzaramı kapatan şu ağaçlarınıza bakarak ve sizinle aynı mantığı güderek diyebilirim ki; nar ağaçlarının da bodurları var, biliyorsunuz değil mi?..”

“Ukala!..” dedi kadın; “Senin ağaç, çiçek işlerinden ne kadar anladığın ortada zaten… Şu bahçene bak! Çakıl ve tüfle güya süslenmiş kaya bahçesi… Ortasında kaktüsler ve sukkulentler… Tam tembel erkek işi! Arada bir birkaç damla su ver bitsin. Emek sıfır!..”

Adam, kadının, gül ibrişim, feijoa, maymun çıkmazı, sardunya, hatmi ve benzeri çiçeklerle, ağaçlarla dolu bahçesine bakınca “Kadın derin, adam yüzme bilmiyor” dedi içinden ve tartışmaya devam etmedi.

Tolga, iki hafta sonra bir sabah “imdat” sesleriyle uyandı. Bahçeye çıktı; ses yandaki evden geliyordu. Kapıya ulaştı, ama kilitliydi. Yardım isteyen ses devam ediyordu. “Tamam, seni duydum. Neredesin?” dedi adam… Kadın “Bodrum kattayım” diye cevap verdi; “Dolaplar üzerime devrildi, kıpırdayamıyorum.”

Tolga, çaresiz terasa açılan kapının camını ayağıyla kırdı. İçeri girdiğinde bodrum katına indi. Merdivenlerin sonundaki ahşap kapıyı açtı ve odaya girdi. Cebindeki çakmağı yakıp, ortalıkta gezdirdi. Gerçekten de kadın enli birkaç kalasın altında kalmıştı. “Dayan” dedi, “Seni şimdi kurtaracağım.”

Daha ilkini kaldırırken, gürültülü bir şekilde kapıya yakın birkaç dolap daha devrildi. Adam, önceliği kadını kurtarmaya verdi. Yeni yıkılanlar, üzerindeki kalasların da yerinden oynatılmasını zorlaştırıyordu. Uzun bir uğraştan sonra kadın artık ayaktaydı. Soluk almak için ara vere vere konuşabiliyordu. “Dün gece çok yağmur yağdı. Erzak dolaplarına ulaşmaması için bodrum katı kontrol edeyim demiştim.”

Tolga, kapıya doğru yöneldi. Kolu çevirdi, açılmadı. Birkaç kez zorladı, vücudunun ağırlığını vererek çekti, ama olmuyordu. “Dolaplar devrilirken kapının kasasını da yamultmuşlar; iyice kasmış. Kapıya yakın dolapların metal olanları da var. Önünü öyle bir kapatmış ki, birinin bizi buradan çıkartmasını beklemekten çare yok.”

Kadın yeniden yardım çağrısı için bağırmaya başlamıştı ki, heybetli bir gök gürültüsü sesini bastırdı. Dışarıda çok şiddetli bir yağmur başlamıştı. O bile sesinin etraftan duyulmasını imkânsız kılıyordu. Kısa aralıklarla çakan şimşekler yeni gök gürültülerini getiriyordu. Kadın çaresizlikle duvarın dibine oturdu. Bakışları yere sabitlenmiş “Üşüyorum…” dedi.

Tolga, biran ona baktı ve sonra gidip duvarın dibinde o da yanına oturdu. Biraz tedirgin sol kolunu kadının omzuna attı. Soğuk değildi, ama kadın gerçekten titriyordu. Dişleri birbirine vurarak “Çok oldu…” dedi ve başını adamın omuzuna dayadı.

Uzun bir müddet sessizce öyle kaldılar. Dışarıdan yağmurun giderek hızlanan sesi geliyordu. Neden sonra “Niye geldin?” diye sordu kadın.

“Burada olduğunu bilmiyordum. Salacak’taki evi restore ettirirken bu evi mi yoksa Cunda’dakini mi satacağını düşünüyordun. Biz ayrılmadan önce Cunda’dakine kıyamayacağına karar vermiştin.”

“Hayır, Bodrum’dan kopamayacağımı anladım.”

“Yıllar önce üç günlüğüne kaçıp geldiğimiz bu yerde yan komşunun evini satacağını öğrenince hemen almak istedim. Senin çoktan buraları terk ettiğine o kadar emindim ki…”

“Niye yalnız geldin, sen boşandın mı?”

“Evet, sana o zaman da söylemiştim; günü geldiğinde boşanacaktım.”

“Sana inanmamıştım” dedi Suna iç geçirerek…

“Beni dinlemiyordun ki… Evliliğimin son beş altı senedir sadece kağıt üzerinde sürdüğünü, ama boşanmak için ikizlerin en azından on sekiz yaşını bitirmelerini ve üniversiteye girmelerini beklemek zorunda olduğumu anlatmaya çalıştım sana… Ama sen giderek hırçınlaşıyordun.”

“Pazartesi sabahları niye bu kadar sinirli olduğumu sorardın ya hep… Bir hafta sonunu, cumartesi ve pazar iki günü karının yanında geçirdiğini bilmek ve pazartesi sabahına kadar sesini duyamamak ne demek biliyor musun?”

Suna’nın gözyaşları usulca yanaklarından süzülüyordu. Devam etti; “Herkes için yuva yıkan ikinci kadınız biz. Bizim dramımızı kim anlar ki? Bir tek o şarkı..”

“Ondan mı tabakları kırıp ağladın Dalida’nın şarkısını duyunca?”

“Evet, Aylâ Algan söylemişti ya Türkçesi’ni hani…” Suna şarkıyı usulca mırıldanmaya başladı:

“Ben senin tüm arzuların
Özleyince aradığın
Kollarında yaşadığın
Kalbindeki gizli aşkın.
O senin kader ortağın
Her derdine katlandığın
Hoşgördüğün inandığın
Karın…”

“Birkaç yıl sabredebilseydin…” dedi Tolga.

“Akrabalarımın, arkadaşlarımın evli bir erkekle birlikte olduğum için bana nasıl baktıklarını bir bilsen. Hatta kızımın… Dayanılır bir şey mi bu zannediyorsun.”

“Çaresizce seni hayatımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım. Geriye buraya kaçabildiğimiz o üç gündeki gibi anılar kaldı. O günlerce, gecelerce… Bu da bir şarkı unutamadığımız.”

“Evet, o zamanlar buradaki bahçeyi yeni yeni yapmaya başlamıştım.”

“Yaa… Kalkıp, bati ladini, mavi servi, salkım söğüt, Osmanlı şimşiri falan gibi şeyler dikmeye çalışıyordun, boşuna uğraşma dememe rağmen. Catalpa, manolya dikme, burası rüzgarlı, yaprakları yanar diyordum da dinlemiyordun.”

“Ben çok istedim diye Positano’dan limon getirmiştin. Çekirdeklerini çıkarmıştık ve o zaman nasıl ekileceğini bilmediğimiz için heba olmuştu. Sonra öğrendim ve bir yolculuğum sonrası yeniden denedim. Şimdi bahçede, senin evinin ters tarafında kaldığı için görememişsindir. Yıllardır limon veriyor.”

“Bir daha denedin, öyle mi inatçı?..”

“Evet, hatta kış güneşi ve rüzgardan dökülse bile ilkbaharda manolyaların tekrar yeşerdiğini gördüm.”

Suna, adamın omzundaki başını kaldırıp gözlerine baktı.

Tolga, kadının burnuna küçük bir öpücük kondurdu. “O zaman çıkıp hayatta yeniden neler yeşerebiliyor ona bakalım” dedi.

“Nasıl çıkacağız, sesimizi duyuramıyoruz ki…”

Adam kalkıp kapıya doğru yürüdü. Kolunu tutup çevirdi. Kapı kolayca açıldı.

“Üçkağıtçının tekisin sen…” dedi kadın “Beni konuşturmak için kandırdın.”

Tolga elini ona doğru uzattı. “Haydi Suna; bak yağmur dindi. Birlikte ekeceğimiz çok çiçek var. Dışarıda yeni bir gün başlıyor. Yepyeni