ELVEDA PRENSES – 2 / Serdar Anlağan Yazıları…

SERDAR ANLAĞAN
SERDAR ANLAĞAN
  • 11.12.2017
  • 921 kez okundu

Sa_K_Gorkay_1993Karyalı Prenses Salonu, Kale’nin en yüksek kulesi olan Fransız Kulesi’nde idi. Ben bir yandan fresko işini yürütürken, bir yandan da teşhir mekânının tefrişi ve çevre düzenleme işleri için çalışılıyordu. Projenin müellifleri Gülay ve Cenap Tezer idi.

İşin yüklenicisi, kızılderili filmlerindeki gibi “Kıyançiçek” soyadlı biriydi. Kimse adını bilmiyordu, çünkü EM onu “Kıyançiçek gel, Kıyançiçek git…” diye çağırıyordu. Adamın kaba işler yaptığı belliydi. EM bunun işçilerini çalıştırmak için sık sık köfte-ekmek ısmarlıyordu. Böylece işi zamanında, sorunsuz bitirebileceğine inanıyordu.

Kontrol işi İzmir Rölöve ve Anıtlar’dan gelen teknik elemanlar tarafından yapılıyordu. Havalandırma sisteminin uygulamasında ciddi hata olduğunu farketmiş, şantiyeye beş dakikalığına uğrayıp güya kontrol ediyormuş gibi davranan mühendislerden biraz daha ilgili gibi görünenine yanaşıp, uyarmıştım. Adam “…He…he…” dedi, sonra koşar adım EM’in peşine seyirtti. Büyük olasılıkla kontrolörler, o zamanlar yasal olarak faaliyet gösteren otel kumarhanelerindeki beleş içki ve yemeğin peşinde, bir an önce akşama hazırlanmak için acele ediyorlardı.

Bir kaç yıl sonra, Karyalı Prenses Salonu’nun havalandırma sistemindeki hatadan dolayı su aldığını ve bunun benim freskoyu tahrip ettiğini gördüm.

Ama asıl büyük olay “Karyalı Prenses“in gelişiydi.

EM tarafından reklâm için “Karyalı Prenses” olarak  adlandırılan mezar buluntusundaki kadın aslında kimdir bilemiyordum ama EM’in müthiş girişken olduğunu biliyordum.

EM, İngiltere’de saygın bir arkeolog ve onunla beraber çalışan önemli bir kriminal tıp uzmanı ile temas kurmuş, mezarda bulunan kafatasını bakanlığın izni ile Manchester’a götürmüştü. Kafatası, daha önce Korkunç İvan’a yapıldığı gibi “etlendirilecekti.”

Böylece “Karyalı Prenses“in gerçekte nasıl bir çehresi olduğu anlaşılacak ve müze ziyaretçilerine teşhir edilecekti.

Bodrum’un tanıtımı için “dahiyâne” bir fikir olarak telâkki ediliyordu.

Fakat yalnızca kafatasının etlendirilmesini istemiyordu EM. “Karyalı Prenses“in elveda_7WEBtüm vücudunun da etlendirilmesini, balmumundan mumya müzelerinde olduğu gibi, boyuyla posuyla, kıyafeti ve takılarıyla, teşhir salonunun odak noktasında, ayakta yer alarak “canlanmasını” istiyordu.

Lâhitte kadının tüm iskeleti bulunduğundan bu iş bilimsel olarak mümkündü.

Etlendirilmiş mankeni almak için müze uzmanlarından Harun Özdaş görevlendirilmişti. Ve Harun teslim aldığı manken ile Bodrum’a bardaktan boşanırcasına yağmur indiği bir akşam geri döndü.

Tüm müze uzmanları EM’in odasında toplandı, “Karyalı Prenses yağmurla geldi…” esprileri yapılırken, küçük bir kutlama partisi verildi.

Çırılçıplak ayakta duran bir kadın mankenin etrafında bidolu insanın parti yapması gerçeküstü bir film sahnesi gibiydi.

Fakat kadın çirkindi.

Kadının çirkin yüzü hayal kırıklığı yaratmıştı. Bununla beraber vücudu mükemmeldi. Büyük bir tezat vardı.

Bunun esprileri de yapıldı.

Sonradan “Karyalı Prenses“in çirkinliği bile Bodrum’un tanıtımı için kullanıldı.

Ne zaman ki iş mankenin teşhir edileceği nişin hazırlanmasına geldi, işte o zaman büyü bozuldu. Ve ben düşten uyandım.

Niş, benim getirdiğim terrakota rengi kök boya ile boyandı. Nişin üstüne de alçıdan bir palmet motifi yani büyük bir palmiye yaprağı süsü kondu.

EM bana geldi:

-Ressam Bey, bu palmet gömülsün mü yoksa dışarlak mı dursun? dedi.

-Ben anlamam, bilmem, dedim.

-Olsun sen fikrini söyle, dedi.elveda_8WEB

-Gömülsün, dedim.

 Gitti.

Güneşli, rahiyâlı öğle vaktinde, yemek için havuz kenarına indim, Aykut Ağabey hışımla geldi, öfkeyle sesini yükselterek:

-Serdar, sen o palmet motifinin gömülerek kullanıldığını nerede gördün? dedi.

Anlamamıştım ve Aykut Ağabey‘in bu davranışına şaşırmıştım.

Aykut Ağabey öfkeyle devam etti:

-O motif her zaman dışarlak kullanılır, EM senin gömülmesi gerektiğini söylediğini söylüyor, dedi.

-Ben bilmem ki, EM geldi bana sordu, ben anlamam, bilmem dedim ama ısrar edince ben de gömülsün dedim, diye kendimi savundum.

Aykut Ağabey, sakinleşip gittikten sonra, sanki bir köşeden bizi izliyorlarmış gibi aniden EM ve Şef kıs kıs gülerek masaya geldiler, EM:

-Gördün mü Aykut‘u, dedi bana.

Sinirlenmiştim, soğuk bir sesle:

-EM, Aykut Ağabey ve Aynur Abla benim anne-babamın kırk yıllık arkadaşları, lütfen beni aranızdaki meselelere karıştırmayın, dedim ve müsaade isteyip kalktım.

Müzede dışarıdan izlenen uyum ve başarının altında çürüyen bir şeyler vardı.

Bu olay tadımı kaçırmıştı. İşi rahatlıkla bitirebileceğimi kestiriyordum. Çalıştığım Hıbır ve Joker dergilerinden henüz tam ayrılmamıştım. EM’e gittim:

-Benim İstanbul’a gitmem gerekiyor, dergi yöneticileriyle görüşeceğim, beni çalışmaya mecbur ederlerse iş yarım kalabilir, ne yapacağız? diye sordum.

Aslında işin az bir kısmı kalmıştı, ona kızdığımdan mahsus söylüyordum, kurnaz EM ise rahattı, gâyet sakin:elveda_9 WEB

-Son bitirdiğin sahneden itibaren mavi bir ışık koyarsın olur biter, dedi.

Adamın pragmatizmi bir kez daha şaşırttı beni.

İstanbul’a gittim. Dergi ile ilişkimi kestim. Zaten Ahmet Özal‘ın avukatı Münci İnci‘nin yönettiği İnterpress‘e bağlı dergide, en çok işi yayımlanan çizerlerden biri olduğum halde kadroya alınmıyordum ve düşük telîf ödeniyordu. Üstelik Necdet Şen‘in Kürt Meselesi üzerine çizdiği “Memet ile Memo” yüzünden DGM savcısı dava açmıştı ve dergi yöneticileri benim Necdet‘le yakın arkadaş olduğumu biliyorlardı. Aylardır hakettiğim telîfi ödemeyerek, beni kendiliğimden ayrılmaya zorluyorlardı.

Necdet‘i zaten kovmuşlar ve ona da parasını ödememişlerdi.

Hakkını yemiyelim, emeğimizin karşılığını aylar sonra Hasan Kaçan sayesinde aldık.

Bodrum’a döndüm.

İşi namusuyla bitirmek için yeniden iskeleye çıktım. Ben işine kıskanç adamlardanımdır, kimseyi karıştırmam. Müzede Behçet Dinçer adlı bir tekniker arkadaş vardı, işime saygı duyuyordu ve yardım teklif etmişti, reddetmiştim. Behçet, ikinci kez yardım teklif etti, belki de EM onu yönlendirmiştir.Behçet kabiliyetliydi, profesyonel tabelâcıydı, mükemmel fırça kullanıyordu. İşindeki ustalığı görünce sevindim, işin son üç-dört sahnesinde arka plandaki terrakotayı Behçet boyadı, kontürleri çekti, bana da bol boş vakit kaldı Bodrum’u gezmek ve insanları gözlemlemek için.

O zamanlar Bodrum’da iki kişi tanıyordum.

Birincisi ağabeyimin askeri olan, Hadigari’nin barmeni Mesut‘tu. Ağabeyimi çok seven Mesut, sezon açılmadan evvel ne zaman gitsem Jack Daniel’s’tan başka bir şey içmediğim halde benden para almazdı.

İkincisi, bir kez karşılaştığım ama çok iyi anlaştığımız solcu bir ağabeyin arkadaşı olan Serap‘tı. Serap‘ın Barlar Sokağı’nda Serapis adlı bir takı dükkanı vardı. O da bana yakınlık, dostluk gösterdi. Yarımada’yı gezdirdi. O zamanlar Turgutreis hakikaten Karatoprak’tı, bir tane bar vardı, gerisi kapkaranlıktı. Gölköy ve Türkbükü’nde ise hiç bir şey yoktu, el değmemiş doğadan başka.elveda_10WEB

Serapis EM’den nefret ediyordu. EM’in Bodrum’daki bir numaralı düşmanı Erkan Ayral‘ın yakınıydı. Bir gün beni aldı, Erkan Ayral‘ın malikânesine götürdü. Fakat içeri girmedik, denize dalması yasaklanan sarı denizaltısını sergilediği bahçenin kapısının önünde bekledik, adam dışarı çıktı, uzaktan bana baktı, sonra döndü gitti. Bu olay ve Serap‘ın EM hakkında mütemadiyen kötü şeyler söylemesi beni rahatsız etti, onunla görüşmeyi kestim.

Akşamları arabamla yarımadayı geziyordum, gece otomobil kullanmayı severdim. Bir çok koy inşaatlar sebebiyle kapatılmıştı. Özal‘ın yağması vardı. Bir akşam Kos Otel’in lobisine girdiğimde, televizyondan Cumhurbaşkanı Turgut Özal‘ın öldüğünü öğrendim. Hiç üzülmemiştim, sevmezdim. Ama şaşırmadım da. “Türkî Cumhuriyetler”e seyahatinde büyük kalabalıklar toplamaya, iki elini şişko bedeninin üzerinde güçlükle birleştirerek kavuşturduğu o meşhur ANAP selamıyla, “Türklük Yemini” ettirmeye başlamıştı. Yıllar sonra Kanlıca’da komşum ve dostum olan Cengiz İsrafilÖzal‘ın en yakınlarındandı, “Öldürüldü mü?” diye sormuştum; Cengiz BeyÖzal‘ın vefat ettiği günü ayrıntılarıyla anlatmış, kesinlikle Turgut Bey‘in kendine dikkat etmemesi ve perhizini bozması sebebiyle aldığı aşırı kilo ve yorgunluktan kriz geçirdiğini, bu ölümün cinayet olmadığını söylemişti.

Mayıs’a girildiğinde işler kızışmaya başladı.

EM, sabahtan akşama kadar açılışta yapacağı konuşmayı ezberlemek için, yazdığı metni yakaladığı herkese yüksek sesle okuyordu. Şimdi bile aklımda, şöyle başlıyordu: “…Bugünnn 15 Mayıs 1993, Yunanlı dostlarımızın ülkemizi işgale başladıkları günün yıldönümüü…” Bu berbat konuşmayı en az beş kez dinlemek zorunda kalmıştım, artık kaçıyordum.

Açılışa bakan  ve vali katında katılım olacağından, bir terslik ihtimaline karşı Ankara’dan büyükbaşlar kontrole gelmeye başlamışlardı. Dönemin Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Prof. Engin Özgen ve eski müsteşarlardan Nadir Avcı geldiler.

Bu adamlar anne-babamdan dolayı beni tanıyorlar ve yakınlık gösteriyorlardı. Ben de onlara “Engin AğabeyNadir Ağabey” diye hitap ediyordum. Özellikle rahmetli Nadir Ağabey‘i ilgisi, kibarlığı, zerafeti ile etkileyici birisi olarak hatırlıyorum.

Büyükbaşlar denetimlerini yaptıktan sonra, Kale’nin girişindeki o güzel kafeye indiler.

Gelenler arasında bölgenin küçükbaşları da vardı. Elbette memurlar arasındaki hiyerarşiden dolayı, bir teslik olursa asıl kabak bunların başına patlardı ve gergindiler. Bunlardan biri de,elveda_11WEB tam hatırlayamıyorum ya İzmir ya Muğla’dan Kültür Müdürü gibi, hiç bir işe yaramayan, genelde Teşkilât’ta siyasi, militan tiplerin yerleştirildiği, uyduruk mevkilerdekilerden birisiydi.

Genel Müdür ve beraberindekiler usûlünce ağırlandıktan sonra, ayrıldılar, EM ve müzeciler rahatlayarak sohbete başladılar. Kafedeki her masada ahşaptan yapılmış bir numara kübü vardı. Şef, EM’in oturduğu masadaki 18 numaralı kübü aldı, gitti, 1 numaralı küple değiştirdi ve kasılarak: “…Benim müdürüm 1 numaraya lâyıktır” dedi.

Bu kültür müdürü, ayaklanıp, bağırıp çağırmaya başladı. Kendisine hakaret edildiğini iddia ediyordu. Meğer herif Çankırı’lıymış, Çankırı’nın da plakası 18’miş, bu hareketle ona hakaret edilmişmiş.

Herkes şaşırdı, adam sakinleştirildi ama herkesin de tadı kaçtı.

Sinirler iyice gerilmeye başlamıştı.

İşi vaktinden evvel bitirdim. Son sahne, Jeppesen‘in çizimine bakarak yaptığım Mausoleum idi. Gece yarısı bitti iş, Şef yanıma geldi, rakı almış, iskelede beraber içerken son rötuşları yaptım. Kafam güzeldi, imza atıp atmama konusunda tereddüt ettim.

Şef, kesinlikle imzalamam gerektiğini söyledi. Çakımla kazıyarak imza attım. Ama atar atmaz da pişman oldum ve sanki biraz da büyük oldu.

Öğleye doğru Kale’ye gittim. Herkes gelip, biten işe bakmış. Aykut Ağabey, omzunda deri çantasıyla suratı beş karış geldi.

Herkesin içinde çok sert bir ses tonuyla:

-Bu kadar büyük imza mı olur Serdar! dedi.

Cevap vermedim.

EM’in yanına gittim, anlattım.

-Aldırma, ben gördüm çok güzel bir imza olmuş, dedi.

Aslında Aykut Ağabey dişlektir ve güldüğünde çok şirin olur, hayvanelveda_12WEBcıklara ve çocuklara karşı şefkatlidir, yalnızca kontrol edemediği bir ani parlama huyu vardır.

Sonra İngilizler geldi.

Kale’de iki önemli profesörün rüzgarı esti.

Birincisi arkeologtu. Orta boylu, toplu, sempatik ve sıcak kanlı, Sami havalı bir üstattı. Koca profesöre Kadıköy’ün antik dönemdeki adı olan Kalkedon’un “Körler Ülkesi” anlamına geldiğini anlattım, bir baba gibi sabır ve sükûnetle dinledi karşısındaki veledi, ama öykümün sonuna doğru aniden salaklığımı anlayıp “…Imm…Elbette siz bunu zaten biliyorsunuzdur…” deyince, “…Yo, anlat sen, güzel anlatıyorsun” demişti. Toleranslı, hoş bir adamdı.

İkincisi kriminal tıp uzmanı yani etlendirmeyi yapan hocaydı. İşinde en yüksek mertebede biri olduğu seziliyordu. Uzun boylu, sırım gibi, tam Anglo-Saxon havalı, soğuk ve yaklaşması zor birisiydi. Az konuşuyor, gülümsemiyordu.

Her ikisi de ak saçlı, altmışlarında hocalardı.

Evli asistanları da yanlarındaydı. Manchester’lı bu çift, Afrikalı-İngiliz, abanoz rengi tenli çok yakışıklı, güzel, sempatik insanlardı. Otuzlarındaydılar.

EM, ekibi mükemmel ağırladı. Her şey saat gibi işliyordu. Bana Anglo-Saxon hocayı ve asistanlarını, arabamla müze konvoyunu izleyerek, KaryalıPrenses Projesi’nin önemli bağışçılarından birinin villasındaki davete götürme görevi verildi.

Soğuk hocadan çekiniyordum, yolda “Pek usta bir sürücü değilim, yeni öğreniyorum” dedim, adam “…Yo, gayet güzel takip ediyorsun öndeki aracı” dedi, beni rahatlattı. Hemen çenem düşüp, Monty Python‘ın mizahını ne kadar sevdiğimden bahsedince, hocanın yüzündeki şaşkınlığı okudum. Meğer o da çok severmiş Monty‘i.

Dönüşte hoca başka araca geçti, biz Manchester’lı çift ile makara yaparak döndük Bodrum’a.

Akşam Hadigari’de ağırlandılar. Hadigari o zamanlar çok büyük bir alandaydı ve müthiş bir atmosferi vardı. Manchester’lılar bin kişinin dolunayın şavkı denize vururken, süper DJlerin yaptığı müzikle dans ettiklerini görünce uçtular. elveda_13WEBAdam şaşkınlıkla “Manchester’da böyle bir yer yok!” dedi, garibim.

Güzel bir kıza dansetmek için yaklaştım, bu işlerde hep kabiliyetsizimdir, kız kabaca uzaklaşınca sap gibi kaldım ortada, Manchester’lı ablam hemen yanıma geldi, beraber dansettik. Çok çekici ve iyi kalpli bir kadındı.

Hadigari’nin müdürü Numan Ağabey, müze uzmanlarından Serap‘ın eşiydi. Numan Ağabey‘i Ferhan Şensoy‘a benzettiğimden ona “Ferhan Ağabey” derdim. Sezon açıldığından kapıda sorun çıkmaması için Numan Ağabey kartvizitine kısa bir not yazıp imzalamış, “Kapıda bunu göster, içeri geç” demişti.

Açılış için çocukluk arkadaşım, şimdi Zeugma’nın hâfiri olan, Prof.Dr. Kutalmış Görkay geldi. Kutal ile Hadigari’ye gittik, kapıdaki kolu bacağım kadar tip bizi almadı. Kartı verdim, baktı, “Bu kart geçersiz arkadaşım…” dedi, biraz ısrar edecek oldum, “Elini kolunu oynatma…” dedi. Herif psikopat, dövecek bizi. Giremedik mekâna.

Ertesi gün Serap‘a anlattım. Sonra Numan Ağabey geldi, meğer o herifin adı da Serdar’mış, Numan Ağabey bunu hapiste yatmaktan kurtarmış. Bir kaç gün sonra Hadigari’ye çağırdılar, herif benden özür dileyecekmiş. Gitmedim.

Artık son aşamaya, açılışa gelinmişti.

…devamı var

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ