YAŞAMA CESARETİ / Tunç Şanad BG Dergi yazıları…

TUNÇ ŞANAD
TUNÇ ŞANAD
  • 09.02.2018
  • 879 kez okundu

tunç-şanad-bg-dergi-yazıları-YAŞAMA-CESARETİ

Kerem, hastanenin B2 katına inmiş, kan bankasının bulunduğu bölüme doğru yürüyordu. Başı önüne eğik olmasa, karşısından gelen biri ne kadar üzgün ve ne çok düşünceli olduğunu kolaylıkla anlayabilirdi. Kısa koridorun köşesini dönerken aksi istikametten gelen biri ile çarpıştı. Ufak tefek kadının saçları adamın çenesindeki sakalı sıyırıp yüzü göğsüne çarptı. Kerem, elindeki paketleri yere düşürmekte olan kadının dengesini kaybetmemesi için onu kollarından kavradı. Jale asabi bir ses tonuyla daha adamın suratına bakmadan “Dikkat biraz!” dedi. Sonra başını kaldırıp Kerem’in hüzünlü yüzünü gördü. Bir insanın bakışlarına acı bu kadar mı yerleşebilir diye düşünmeden edemedi. Adam dalgın halinden kurtulup, nazik olmaya çabalayarak “Özür dilerim” dedi, “Tamamen benim hatam.” Sonra yerdekileri topladı, mümkün olduğunca düzeltip kadına uzattı. İkisi de yürüyüp yollarına devam ettiler.

Hastanenin 12. katındaki karaciğer servisinin 1228 numaralı odasında yatan Cem, transplantasyon için değerlerinin uygun seviyeye gelmesini beklemekteydi. Yaşamına devam etmesi diğer rahatsızlıklarından ileri gelen engellerin ortadan kaldırılması ve operasyonun başarılı geçmesine bağlıydı. Kapıdan giren Jale’yi görünce sevindi. “Hoş geldin” dedi, “İstediğim kitapları bulabildin mi?” Adamın karısı giderek artan ümitsizliğinin yüzüne vurmasını engelleyebilmek için gülümseyerek, “Birkaç kitabevi dolaştıktan sonra üçünü de tamamladım” dedi.
Kan bankasından ameliyat günü gelene kadar yapması gerekenlere dair bilgileri alan Kerem, çıktığı 17. katta yanında 1711 yazan kapıyı açıp içeri girdi. Adam odanın ortasına gelmeden durup, yatakta uyuyan Gonca’yı seyretti bir süre… Yatak, çarşaf, pike ve yastıklar; hepsi ne kadar beyaz ve cansızdı. Karısı birkaç güne kadar önemli bir operasyona girecekti. Beynindeki tümörün alınması gerekiyordu ve başarı şansı epey düşüktü. Gonca kararını ameliyat olmaktan yana kullanmıştı. Aksi halde olacakları bugüne kadar gittikleri tüm doktorlar ikisine de açıkça anlatmıştı. Kolundaki hareketsizlikle başlayan nörolojik rahatsızlıklar operasyon gününü belirsiz hale getiriyordu.
Asansör beyin cerrahisinin bulunduğu 17. katta durdu. Kerem binip üzerinde 19 yazan düğmeye bastı. Kapı iki yana açılıp da adımını dışarı attığında esen serin rüzgârı yüzünde hissetti. İyi geldiğini düşünse de siyah pardösüsünün yakalarını kaldırdı. Burası hastanenin terasıydı ve sigara içmek için kaçılabilecek bir yer olduğunu bir müddet önce keşfetmişti. Çepeçevre dönen parapete yaklaşırken cebinden yassı cigarillo paketini çıkardı, kapağını açıp bir tane aldı. Puro çakmağı ile yakıp da dumanını savururken çoğunluğu işyeri olan yüksek binaların oluşturduğu manzarayı seyretmeye başladı. Şimdiki hastaneler eskisine göre ne kadar çok katlı inşa edilmeye başlamıştı.
Terasın kenarını takip ederek yavaş adımlarla yürümeye başladı. Binanın ilk köşesini döndüğünde ileride sigarasını yakmaya çalışan bir kadın gördü. Yanına yaklaşıp da rüzgârdan etkilenmeyecek puro çakmağının düğmesine basana kadar Jale onu fark etmedi. Hafifçe başını çevirip de Kerem olduğunu anladığında bile yüzünün ifadesi değişmedi. Sigarasını yaktı ve ikisi de ufka bakarak arkalarından gelen rüzgârın dumanlarını savurmasını seyrettiler.
Son nefesi çekmeden önce kadın, “Bugün size biraz kaba davrandım; özür dilerim” dedi. “İnsanlardan çok da normal davranmasının beklenmeyeceği bir binada olduğumuzu düşünüyorum” diye karşılık verdi Kerem… “Doğru” dedi Jale, ”Yüzünüzü görünce dalgınlığınızın epey üzüntülü olmanızdan kaynaklandığını anlamıştım. Ama ben de öylesine öfkeliydim ki…”
“Ben girerken siz de kan bankasından çıkıyordunuz sanırım.”
“Aynen… Eşimi ne gün ameliyat edecekleri belli değil; ama şimdiden kan ihtiyacı için neler yapacağımı anlatıyorlar.”
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
Jale hastanenin kafeteryasında oturmuş, henüz bir lokma bile almadığı yemeği sanki içinde bir şey arıyormuş gibi elindeki çatalla eşeliyordu. Adam yaklaşıp karşısındaki sandalyeyi tutarak “Afiyet olsun. Size eşlik etmeme müsaade var mı” diye sordu. Kadın dalgınlıktan kurtulup “Tabii buyurun lütfen” dedi. Kerem otururken de “O kadar düşünceliyim ki, özür dilerim” diye devam etti. Adam “Evet, daha önce de sizi gergin görmüştüm, ama bu kadar değil” diye soran gözlerle baktı. “Belli oldu” dedi Jale, “Çarşamba günü operasyonu yapacaklar.”
“E, gözünüz aydın. Belirsizlikler içinde beklemekten iyidir.”
“Ben de öyle olacağını düşünüyordum. Cem’in bazı değerlerini yeteri kadar düşüremediler. Dolayısıyla ameliyat masasında kalma riski çok fazla… Bu düşünceler beni öyle bir hale getiriyor ki…” Kerem onu yatıştırmaya çalıştı, “Üzülmeyin, her üzüntünün bittiği bir nokta vardır. Bizim de durumumuzun sizden pek farkı yok. Ama kendimi sağlam tutmaya çalışıyorum.”
Cep telefonu çalınca, adam özür dileyerek açtı. Kısa bir konuşma sonrası kapatınca, “Gonca’nın ameliyatını yapacak hoca aradı. Beni odasına çağırıyor. Size tekrar afiyet olsun. Sonra görüşürüz” deyip masadan kalktı.
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
Jale 12. kata çağırdığı asansöre binip, terasın düğmesine bastı. Asansör 19. kattan önce 17’de durdu. Kapı açıldığında Kerem’i gördü. “Aynı yere gidiyoruz galiba…” dedi.
Sigaralarını yaktıklarında kadın, “Sizin de benden farkınız kalmamış. Bir şey mi oldu?” diye sordu. “İki gün sonraymış. Gonca’nın ameliyatı da sizinle aynı gün.” diye yanıtlayan adamın gözleri şehrin puslu görüntüsüne kilitlenmişti.
“Aynı tedirgin, şüpheci, çaresiz noktaya geldik yani…”
“Öyle…” dedi Kerem, “Az önceki halinizi şimdi çok daha iyi anlıyorum.”
Kendi dertlerini bir yana bırakıp, karşısındakini rahatlatmak için havadan sudan konulara girerek bir müddet sohbet ettiler.
Kadın ameliyat öncesi evden bir şeyler alıp getirmesi gerektiğini söyleyerek izin istedi. “Bu kafayla araba kullanırken kaza yapmam dilerim.” dedi.
“Benim de aynı şeyleri yapmam lazım. Ne zaman gideyim diye düşünüyordum. İsterseniz birlikte çıkalım. Tek araba gider geliriz. Siz de bu halinizle direksiyona geçmemiş olursunuz.”
“Bilmem ki…” diye tereddüt etti Jale, “Size zahmet vermek istemem. Hem evimiz ta Kandilli’de…”
“Çok yakınmışız” dedi Kerem, “Biz de Çengelköy’de oturuyoruz.”
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
Kerem, Jale’nin evinin önünde arabayı durdurunca, “Ben seni burada beklerim. Acele etme, alacaklarını toparlayınca gelirsin. Bekliyorum diye telaş edip, bir şeyleri unutma sonra…” dedi. Kadın bir an duraklayıp, “O zaman sen de gel ki, burada öyle bekleyip durduğunu düşünüp tedirgin olmayayım.” diye öneride bulundu. Eve girdiklerinde Jale adama salonu gösterdi. Pardösüsünü çıkarıp bir sandalyenin arkalığına bırakırken ikisinin de artık birbirlerine sen diye hitap ettiklerini fark etti. Kerem salondaki iki berjerden birine oturdu. Kadın “E, hoş geldin” dedi, “Sana bir kahve yapayım.” Adam “Yok…” dedi, “Canım hiç kahve istemedi doğrusu…”
“O zaman bir iki parmak viski koyayım, gerginliğini alır.”
“İyi fikir…”
“Gerginlik deyince, ben de birazcık alsam iyi gelecek galiba… Buz ister misin?”
“Yoo…” dedi Kerem. Jale viski kadehini uzattı ve karşıdaki koltuğa oturdu. İkisi de birkaç yudum boyunca sessiz kaldılar. “Şu hastane ortamı beni ne kadar huzursuz eder. Doktorlarla konuşurken bile hep gerilirim. Oysa, ailede hekim de yok değildir hani…” dedi kadın ve anlatmaya devam etti. “Büyük dedem liseyi bitirince askere alınmasın diye tıbbiyeye gönderilmiş. Sonunda iyi bir dereceyle de mezun olmuş. Hastanede işe başlayacakken Şişli civarında bir köşk kiralamış ailesi… Ee, aile zengin, para da var. Köşkün bahçesinde partiler, saz meclisleri… Nişantaşı sosyetesinin tazeleri boş bırakmamış boylu, poslu, yakışıklı genç doktorumuzu.” Adam “İlginç hikayeymiş, sonra…” diye devamını dinlemek istedi.
“Ehh, bu kadar popüler olunca evliliği de hiç düşünmemiş büyük dedem. Kırklarını sürdüğü yıllarda hastanede verem teşhisi koyduğu bir kadına kaptırmış gönlünü. Kadın da ona… Ama ne aşk… Kadının kocası durumu fark edince bizim doktora gidip, aradan çekilmek istediğini, karısının sağlığına kavuşması için de bunun en doğrusu olduğunu söylemiş. Büyük dedemin annesinin şiddetli itirazlarına rağmen kadın boşanınca evlenmişler. Hatta köşkü kapatıp, annesinin yanına taşınmışlar. Bir gün kayınvalide misafirliğe gelen bir arkadaşına gelinini çekiştirip, hiç sevmediğini anlatıyormuş. Onun yüzünden oğlunun da hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacağını söylerken kadın bunu kapı aralığından duymuş. Hırs yapmış ve hamile kalmış. Oğlunu, yani dedemi doğurduktan kırk gün sonra da ölmüş.”
“Acıklı bir hikayeymiş” dedi Kerem, “Benim de ailemde yaşanmış başka bir facia var. Dedem de doktormuş. Evliliği sürerken hastanedeki bir hemşire ile ilişki yaşamaya başlıyor. Büyükanneme durumu fısıldayanlar olduysa da, inanmıyor. Hemşirenin bir yıl boyunca süren ısrarlarına dayanamayıp, bir gece karısına boşanmak istediğini söylüyor ve kadınla o zamanlar on iki yaşında olan oğlunu evde bırakıp, çekip gidiyor. Babam sabah uyandığında annesini yatağında intihar etmiş olarak buluyor. Daha önce yerini keşfetmiş olduğu babasının tabancasını sandıktan çıkarıp, hastanenin yolunu tutuyor. Dedemi koridorda karşısına çıkıp tek bir kurşunla öldürüyor. Bir müddet ıslahevinde yattıktan sonra salıveriyorlar. Kapıda onu dedemin annesi, yani babaannesi karşılıyor. Kadıncağız, o günden itibaren oğlunu öldüren torununu sarıp sarmalıyor, bakıp büyütüyor.”
“Baban hayatta mı” diye sordu Jale… “Hayır” dedi adam, “Hayatı boyunca suskun olmasına rağmen çok öfke doluydu.”
Kadın, elinde viski kadehi, ağır adımlarla pencere kenarına yürüdü. Tül perdenin ardından dışarısını seyretti. Bir müddet sonra Kerem kadının omuzlarının sarsıldığını fark etti. Bardağı yanındaki sehpaya bırakıp Jale’ye yaklaştı, “Ağlıyor musun?”
Kadın, yüzü dışarıya dönük, titrek bir sesle, “Hayır” dedi. Adam, Jale’yi omuzlarından tutup kendine çevirdi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Anlattıklarım mı bu kadar üzdü seni” diye sordu Kerem… Kadının omuzlarının sarsılması daha da arttı. Adam, Jale’nin gözyaşlarıyla yanağına yapışmış bir perçem saçı yavaşça onun kulağının arkasına attı. Kadının gözkapakları ve dudakları titriyordu. “Sinirlerim çok bozuk; dayanacak halim, destek alacağım kimsem kalmadı” dedi.
Kerem elini Jale’nin yanağından çekmeden gözlerinin içine baktı ve “Buradayım” dedi. Kadın iç çekerek başını biraz daha yukarı kaldırdı. Yüzleri aynı anda birbirine yaklaştı ve şiddetle öpüşmeye başladılar. Jale’nin elleri adamı ensesinden daha çok kendine çekiyor, onunkiler ise kadının sırtında hızla geziniyordu. Vücutları savrulurken masa kenarındaki bir sandalyeyi devirdiler. Jale dudaklarını Kerem’inkilerden ayırmadan masanın üzerindeki tığ işi örtüyü yere savurdu. Ortasında duran gümüş gondol tepsinin düşünce çıkardığı ses, hızla alıp verdikleri solukları bastırmaya yeterli değildi.
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
Gonca ve Cem’in operasyonlarının üzerinden üç gün geçmiş, yoğun bakımda yatıyorlardı. Hastanenin 19. katındaki terasın kenarında Kerem, önce Jale’nin sonra da kendi sigarasını yaktı. İkisi de derin bir nefes çekip dumanı havaya savurdular. “Bu binadan sağ olarak çıkabileceklerine inanıyor musun?” diye sordu kadın… “Hiç sanmıyorum.” dedi adam, “Zaten başarı yüzdesi düşük operasyonlardan çıktılar. Şimdi de kimse ileriye dönük iyi bir şey söyleyemiyor.”
“Fark etmez aslında… Hiç dayanamayacak olsalar bile biz onların ardından bu vicdani yükle nasıl yaşarız?.. Onlar hayata tutunmaya çalışırken, biz neler yaptık…”
“Yazdığın mektubu ne yaptın?”
“Ameliyat öncesi onunla ilgilenen kat hemşiresine bıraktım. Acilen şehir dışına çıkmak zorunda olduğumu, ben dönmeden odaya çıkartılır ve kendini iyi hissederse vermesini söyledim.”
“Ben de evde telefonun yanına bıraktım. Ola ki dönebilirse…”
Jale adamın elini sımsıkı tuttu. “Bana güç ver” dedi. Birlikte adımlarını atıp, terası çevreleyen parapetin üzerine çıktılar. Etraftaki gökdelen iş merkezlerinin üzerinden puslu ufuk çizgisine doğru baktılar. Son yıllarda şu hastaneleri ne çok katlı ve yüksek yapmaya başlamışlardı…
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
Cem, kapının karşısında indiği arabasına dayanmış bir müddettir bekliyordu. Kadın hastaneden çıkıp, ona doğru yürüdü. Adam, gülümseyerek yaklaşıp, elindeki çantayı alırken “Her şey yolunda mı?” diye sordu. Gonca da epey memnun bir ifadeyle, “Evet” dedi, “Yaşayacakmışım.” İkisi de kahkahalar atarak arabaya doğru ilerlediler.
Yola çıktıklarında Cem, “Dün akşamdan gelip senin bavullarını da yüklediğimiz ne iyi olmuş. Şimdi hiç vakit kaybetmeyeceğiz” dedi. “Evet” diye cevap verdi kadın, “Bundan sonra geçireceğimiz her saniye bizim için değerli.”
“Hayat ne garip… İkimiz de üç ay önce onların intihar mektuplarını okuduğumuzda birbirimizin duygularını merak etmiştik.”
“Evet, bizi ayakta tutan da birbirimize verdiğimiz destek oldu.”
“Hale bak; şimdi de ne kadar süreceğini bile bilmediğimiz bir tatilin ilk kilometrelerindeyiz.”
“Bizim… Pardon, benim Bodrum’da bir yazlığım var. Orada da birkaç gün konaklarız değil mi? Bodrum’u o kadar özledim ki…”
“Ben de çok severim Bodrum’u… Çok güzel olur.”
“Bundan sonra bizi nasıl bir hayat bekliyor acaba?..” derken mutlu bir ifadeyle Cem’e baktı. Adam “Cesaretin var mı?” diye sordu.
“Neye?..”
“Albert Camus demiş ki…”
“Ne demiş?..”
“Kimi kez yaşamak için, intihar etmekten daha çok cesaret gerekiyor.”

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ