BİR SABAH KAPIM ÇALSA, ANNEM “GÜNAYDIN “DESE…

SERAP EFLANLI
SERAP EFLANLI
  • 14.05.2018
  • 367 kez okundu

Yaş aldıkça özel günlerden iyice uzaklaşıyorum.

Anneler Günü’nde, aramaktan, aranmaktan bir miktar rahatsızlık duyuyorum mesela.

Erken yaşta, annesiz kalmış bir anneyim. Dolayısıyla da onaltı yıldır el yordamıyla annelik ediyorum kızıma. O bir şey yapıyor, ben korumacı yanımla, ona doğal olarak duyduğum sevgi ve ilgiyle bir şeyler yapıyorum karşılığında.

Kimse bilmiyor anne olmayı. Okulu yok, kursu yok, yirmi konu başlığında, online sertifika veren annelik siteleri yok.

Bir eylem gerçekleştiriyorsun. Bunun sonunda çift çizgi çıkmışsa test cihazında, birden havaya giriyorsun. O andan itibaren, anne ünvanına doğru ilerlemeye başlıyorsun. Bu yollardan geçmişlerin deneyimleri, okuduğun kitaplar, internet sitelerindeki hamilelik ve annelik üzerine yazılar, videolar seni “anne” olmaya hazırlıyor. Gün geliyor bir çocuğa sahip oluyorsun. Sahip olmak! Ne kadar egosantrik bir durum…

Çok geçmeden anlıyorsun; sahip olmadığını, olamadığını, olamayacağını…

Bedeninde bir canlı büyütmenin, doğurmanın (sezaryen de olur), emzirmenin büyülü ve kadını, tanrı yapan bir durum olduğunu düşündüğüm yıllarda; “sahip olma”, ters gelmezdi. Tanrı da bizim sahibimizdi. Çocuklar, “iyi, güzel, tatlı ya da sinirli, gergin, … bir anne var” der, ama “bir anneye sahibim” demez, mesela. Bizler “öyle bir tanrıya sahibim ki; kendisi çok iyi kalpli, babacan”, demeyiz!..

Kimi kadınlar, bilmediğim ve de anlamadığım bir ya da birçok nedenle, çılgıncasına çocuk severler ve mümkün olan miktarda da doğururlar; kardeşlik müessesesinin değerine de işaret ederler. (Şapşahane bir ağabeyim vardı; bu nedenle kardeşlik müessesinin değerine, ben de katılıyorum).

Anneliğin, kişinin annesinden, onunla olan ilişkisinden, civardaki anne karakterlerden öğrenilen bir şey olduğunu düşünüyorum. (Annesizlik de, anneliği etkiliyormuş). Anneyi, civardaki teyze/anneleri tecrübe edememiş biri olarak, anne ünvanını aldığım günden beri, merkezin ben değil, o olduğuna inandım. Aile ilişkilerinden anlamayan, bağımlılıktan hoşlanmayan, sıkılınca giden, sıkıldığından bir an evvel kurtulmak isteyen ben gibi bir kadının, anne olması zor aslında.

Zorda kalınca, “annenim ben senin…” diye başlayan cümleler kurmaktan çekinen bir yanım da var. Zira o cümlenin karşılığının, “ne yapalım, doğurmasaydın o zaman …” olma ihtimali, ilk cümlenin devamını getirememe sebebin olabilir.

Hal böyle olunca, anladım ki; bir çocuk dünyaya getirme yetisine sahip olmak, pek de mühim bir şey değil. Aslolan o çocuğa neler verebildiğin, nasıl donattığın, hamurunu nelerle yoğurduğun?

Sözün özü, yoksa ise eğer fizyolojik, psikolojik bir dert sende ya da erkek kişisinde, iş çocuk doğurmakta, anne ünvanını almakta değil. Onunla neler yapabildiğinde…

***************

Bazı insanların zerafet, şefkat, adalet, güzellik hamurlarındadır. İlk başta göremeyebilirsin ve bence en güzeli de ilk başta görememektir. Apacayip şeyler düşünürsün onlar hakkında; alttan alta beğenmezsin; nedensizce… Ufak tefek detayların peşinde biriysen, sıradan bir günde, önce ondaki zerafeti görürsün…

Sonra, bir sabah, bir kaç kişiyle yapılan sohbette anlarsın, onun hamurunu yoğurana duyduğu derin özlemi, sevgiyi, acıyı, kendinden bile vazgeçişini…

– Ooffff! Çok erken uyandım bu sabah.

– Neden?

– Annem geldi, sabahın köründe. “Günaydın” demek istemiş bana…

– Bir sabah kapım çalsa, annem “günaydın oğlum” dese; ben 15 dakika sonra ölsem!..

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ