Yılmaz Bozkurt Bodrum Gündem yazıları / SON YÖRÜK…

Yılmaz Bozkurt
Yılmaz Bozkurt
  • 15.05.2018
  • 984 kez okundu

yörük-ali-efe-muğla-bodrum-gündem

Yüzünden sağlık fışkıran, yanakları tombul ve al al olmuş, ak sakallı yaşlı adam mavi gözlerinden yaşlar süzülürken kafasını yukarıya kaldırıp yüksek sesle:

“Kara çadır is mi tutar,

martin tüfek  pas mı tutar,

Anan ağlar,bacın ağlar,

Elin  kızı yas mı tutar…”

thumbnail_Öyküde adı geçen Kurtuuluş savaşı Gazisi Amcam Mustafa Bozkurt

Diye yanık sesle türküsünü söyledikten sonra bana dönerek “Ey oğul bu dağlar ne yiğitler, ne kahramanlıklar ve ne kahpelikler, ne sevdalar ve ne ihanetler gördü…” dedi. Sonra közde pişirilmiş kahvesinden bir yudum aldı. Tombul parmaklarında kahve fincanı çok eğreti duruyordu. Ardından elini alnına götürerek kalaylı bakır maşrapadan bir yudum su içti. Kafasını iki yana sallayarak “Bu dağlarda bize hayat hakkı kalmadı. Yörüklük bitti…” dedi.

Temmuz ayının yarısı geride kalalı neredeyse bir hafta olmuştu. Ekinler biçilmiş, harmanlar bitmek üzereydi. Keçi kılından dokunmuş kıl yaygıdan oluşan çadırın karşısında oğlunun ailesiyle kaldığı dört adet kesilmiş çam ağacının gövdesi üzerine kurulmuş ve gölgelik yapması için keçi boynuzu ve sakızlık dallarıyla üstü örtülmüş çardak üzerindeki kurumuş keçiboynuzu yaprakları rüzgarın sesiyle ıslık gibi ötmekteydiler.

Çadır düzlüğün başladığı yerde kurulmuştu. Çadırın içinde yorgan, yastık, örtü ve birkaç giysinin dışında bir şey yoktu. Yere kıl yaygı üzerine kilim serilmişti. Çadırın hemen yanında daire şeklinde etrafı harçsız duvarla çevrilmiş yurt adı verilen kapısız, üzeri ağaç dallarıyla örtülmüş, birkaç çanak çömlek ve kumanya ile ocağın içinde duvara yaslanmış ekmek sacı ve üzerinde haranı  (tencere) konulan bir bir sacayağı ile ocağın kenarına konmuş bir dıyan (tava ), kapı diye bırakılan açıklıktan gözükmekteydi. Ocakta bir şey piştiğinden; Yanan odunlarla dumanın ve yemeğin kokusu çadıra kadar ulaşmaktaydı.

Birden, bir yelevi belirdi. Ortalığı toz duman, çakır diken ve ot kırıntılarından oluşan bir toz bulutu kapladı. Yaşlı adam birkaç kez kelime-i şehadet getirdikten sonra “Bunun içinde şeytan var ‘’demesinin ardından toz bulutu bütün düzlüğü geçtikten sonra zayıfladı ve kayboldu.

Ekinlerin biçilmesinden sonra tarlalar sap sarıydı. Sağda solda çok sayıda sığır biçilen ekinlerin yerde kalan saplalarını yemeleri için otlamaya salınmıştı. Sığırlar su ihtiyaçlarını Ağustos başına kadar insan eliyle açılmış küçük toprak göletlerden sağlardı. Ağustos ayından itibaren göletin kurumasıyla birlikte insanların da içme ve kullanma su ihtiyaçlarını karşıladıkları üzeri kubbeli sarnıçlardan kovalarla sulanırlardı.

Mazı’nın köy içi ve sahillerinin tütün ve darı ekilmesinden dolayı, köyden dört arkadaş bir çoğu hısım akrabanın olmak üzere 30 kadar sığırı, büyük çoğunluğu yokuş olan patika yolu üç buçuk saatlik bir sürede yürüyerek Çukurova’ya getirmiştik. Çukurova’da kalan hısım akraba sığırlar ile ilgilenir, öğlen ve akşam olmak üzere iki kez sulamaya götürürlerdi.

Bulunduğumuz yer adı üstünde “Çukurova’’ olarak adlandırılmasından bellim etrafı büyük çam ormanlarıyla çevriliydi. Düzlükte yüzlerce armut, incir ve asma, pinar ve meşe ağaçları yer almaktaydı.

Köyden gelirken beraberimizde üzerlerine ikişer adet büyük küfeler sarılı iki katır getirmiştik. Küfelerin içi domates, biber, patlıcan, salatalık ve kabaktan oluşan zerzevatla doluydu. Bunları hısım akrabaya dağıttıktan sonra, yakın akrabam komşuları olan yaşlı adama vermem için sepetin içine bir miktar getirdiğimiz sebzelerden koymuşlardı. Yaşlı adam bana teşekkür ettikten sonra çadıra buyur etmişti.

Yaşlı adam beyazlaşmış sakalını sıvazladı ve bana dönerek “Evlat biz son Yörük’üz. Bizden sonra bu dağlar ıssız kalacak…” dedikten sonra bana “sen kimlerdensin?” diye sordu. “Aşağı Mazı’dan Muhtar’ın yeğeniyim…” diye karşılık verince, adamın yüzünde bir tebessüm belirdi. Ardından “Muhtar’ın babası benim seferberlik arkadaşım, kardeşi de benim 50 yıllık dostum. Biz onlarla eşkıyalığın kol gezdiği 1920’lerin sonlarından beri hep buralardaydık’ deyince, Ben “Muhtarın amcasının oğluyum. Köy içi tütün ve darı ekili olduğu için buraya sığırları getirdim…” diye karşılık verdim.

thumbnail_O dönemde kullanılan yurtlardan birinin kalıntısı

Çukurova, Milas Fesleğen Köyüne bağlı bir yayla olup arazilerin tamamı bizim köylülere aitti. Buradaki hayat Türkmen boylarının yöreye yerleştiği 1300’lü yıllardan bu yana devam etmekteydi. Köylüler yarı göçebe bir vaziyette Mazı ve Çukurova arasında gelip gitmekteydiler.

Yaşlı adamın bana bakışları değişmişti. Yüzüme bakarak bana “Babanı çok iyi tanırım buralarda çok çift sürdü.Bize çok bal getirdi…” Dedikten sonra “Sende rençber kılığı yok, elin yüzün ak pak, yoksa okuyon mu’’? diye sorunca .’’ Evet.Bodrum Lisesi’nde okuyorum .Orta okul üçe geçtim ‘’diye cevapladım.

Yaşlı adam hem sakalını sıvazlayıp,hem de kafasını aşağı yukarı sallayarak ‘’ Oku evlat. Oku. Kuran’ın ilk emri “Oku” dur. Bizler dağlarda mektep medrese görmediğimizden cahil kaldık. Şehre inip bir devlet dairesine gittiğimizde elimize verilen kağıda bön bön bakıp oradakilere okuturduk. Aynı şekilde oğlanın askerden mektupları geldiğinde köye gidip kahvedekilere okutmak zorunda kalırdım…” dedi.

Dış dünyayla tek bağlantıları olan transistörlü radyodan havadisleri ve türküleri dinlemek en büyük eğlenceleriydi. 1974 Temmuz’unun 15’in itibaren ortalık karışıktı. Radyolardan sürekli Hasan Mutlucan’dan kahramanlık türküleri çalmaktaydı. Kıbrıs’la ilgili haberler veriliyordu. Bu arada Kıbrıs’ta Makarios’u deviren Nikos Samson’un Türklere saldırıya geçtiği haberleri verilmekteydi.

Yaşlı adam Bir ajansını (Saat 13 öğle haberleri) dinlemek için radyoyu açtığında ordumuzun Kıbrıs’a ayak bastığını müjdeleyen dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit’in “Biz Kıbrıs’a sadece Türkler’e değil, Rumlara da barış getirmek için çıktık…” sözleri üzerine yaşlı adam birden canlandı. Yüzüne renk geldi.

Gözlerinin içi gülerek bana “Evlat, biz istiklal Harbi’nde emminle birlikte (amcanla) savaştık. Bu Yonan gavurunu iyi bilirim. İngilizlerin dolduruşuna gelip İzmir’e asker çıkardıkları yetmiyormuş gibi. Batı Anadolu’da çok mezalim yaptılar…” Dedikten sonra “Allah ordumuza, Mehmetçiklerimize ve Devletimize zeval vermesin…” dedi.

Çocukluğumdan itibaren o dönemlere kadar Amcam rahmetliden çok hikayeler dinlemiştim. Bu hikayeler çok ilgimi çektiği için can kulağıyla dinlerdim. Bu arada radyoda bombardıman tehlikesine karşı 12 ilde karartma uygulanacağı uyarısı yapılmaktaydı.

Yaşlı adam konuşmasına “Evlat bizim buraları Yonan mezaliminden İtalyanlar kurtardı.İtalyanlar Menderes Irmağı’na bayrağı diktiler ve buradan aşağısı bizim dediler…” diye devam ettikten sonra benim ilgim hoşuna gitmiş olacak ki;

“İtalyan işgali döneminde Emmin, Baban, ben ve sizin köylülerden birkaç kişi daha, balyaladığımız tütünleri katırlara sarıp satmak için Milas’a giderken Karakaya Boğazı’nda önümüzden bir İtalyan cipi geldi. O zamana kadar hiç cip görmeyen bizim hayvanlar ürktü ve yoldan aşağı kaçmaya başladılar. Üzerlerindeki tütün balyaları bozulup parçalanmıştı.

İtalyan cipi durdu. Yanlarındaki tercüman vasıtasıyla İtalyan komutan bizimle konuşup, tütünlerin parasını ödedi. sağlam kalan birkaç balyayı Milas’a götürüp sattık…” Deyince, Ben “ Bu hikayeyi babamdan da dinlemiştim…” diye karşılık verdim.

Radyoda kahramanlık türküleri çalmaya devam ederken, yaşlı adam “Evlat memleket işgal altındaydı. Hükümet işgalleri kabullenmiş, halk çaresiz bir durumdaydı.Bunlar yetmezmiş gibi Heyet-i Nasiha adı altında hocalar şehirleri,kasabaları ve köyleri dolaşarak  işgallere karşı direnmeyin bunlar padişah efendimizin misafirleri diye halkı kandırmaya başlamışlardı…” diye sözünü tamamladıktan sonra “Esma!” diye eşine seslendi.

Bir kaç dakika sonra yaşlı bir teyze çadırın yanındaki yurdun içinden çıktı. Üzerinde Yörük kadınlarının giydiği parçalı elbise vardı. Başında da önleri boncuklarla süslü bir başlık bulunmaktaydı. Beyazlaşmış saçlarının uçlarında kına yakılmıştı. Çadıra gelen yemek kokularından, yemek hazırladığı belliydi. Az sonra sini içinde yemekler geldi. Yemek Menemen, bulgur pilavı ve ayrandan oluşmaktaydı.

Yemekten sonra kıldan dokunmuş ve içi samanla doldurulmuş büyük dayanmalık yastıklara yaslanarak, gözlerini bana dikti ve “Evlat Bizim buralara eskiden Marçal Dağlarından Yörük obaları gelirdi. Duyduk ki Yörük Ali Efe Muğla’daymış. Kızanlarını adam toplamak için Muğla’dan buralara yollamış. Biz Heyet-i Nasiha’yı ve Yörük Ali Efe’nin Muğla’ya geldiğini onlardan öğrendik…” Dedi.

Ben “Siz Yörük Ali Efe’yi gördünüz mü?” diye sorduğumda; “Hayır, görmedim…” dedikten sonra “Evlat biz Cihan Harbi’ndeki seferberlikte Milas’ta toplandık. Oradan yaya olarak Aydın’a gittik. Aydın’dan bir süre trenle gittikten sonra tekrardan yaya olarak Afyon’a kadar yürüdük. Afyon’da bizi tekrardan trene bindirdiler. Beş günde Kudüs’e vardık. Oradan da Kanal Harbi’nde İngiliz Covuruyla harbettik. Biz yenildik. İngilizler çok sayıda esir aldılar. Sizin Mazı’dan Dedeoğlu İsmail de benimle beraberdi.O esir düştü.Bir buçuk yıl İngilizlerin elinde esir kaldıktan sonra kurtulmuş.Ben ise ihtiyat kuvvetleri içinde olduğumdan  kurtulmuştum…” dedi

Temmuz ayı yarılandığından dolayı sıcakların en güçlü olduğu dönemdi. Her ne kadar oturduğumuz yer gölge olsa da bunaltıcı bir sıcak hüküm sürmekteydi. Kuşluk vakti çıkan rüzgar kesilmişti. Yaşlı amca ter içinde kalmıştı. Başındaki beresini çıkarıp ibrikten avucuna bir miktar su alıp eliyle başını meshettikten sonra “İki yıl sonra geri döndük. Derken harp bitti ama sene dolmadan Yonan Covuru İzmir’e asker çıkardı. Ben askerdeyken oğlum Ahmet dünyaya gelmiş. Döndüğümde çoktan yürümeye başlamıştı.

Bu yüzden Yörük Ali Efe’nin kızanlarına katılmadım. Ama daha sonra Mustafa Kemal Paşa asker toplamaya başlayınca askerler buralara geldiler. Bizler de vatan savunması deyip Emmin ile birlikte beş altı arkadaş düzenli orduya katıldık. Katılmayanlar ve sonradan çok kaçanlar oldu.

Adamları Denizli’de trene bindiriyorsun, Aydın’a varmadan trenden atlayıp kaçıyorlardı. Asker kaçaklarının sayısı savaşa katılanlardan daha fazlaydı. Mustafa Kemal Paşa asker kaçaklarına idam cezası verince bunlar köylerine de gidemediler. Dağlarda eşkıyalık yapmaya başladılar.

Daha önce adalardan gelen Rum eşkıyaların yaptıklarını şimdi bizim çoğunluğu asker kaçağı olan eşkıyalar yapmaya başladı. Ordu Yonanla harp ettiğinden, savaş bitene kadar eşkıya takımı bu dağlarda terör estirdi. Harpten sonra çoğunluğu yakalandı. Bir kısmı da “eşkıyalığın sonu yok” deyip teslim oldular… dedi.

Yaşlı adama “Amca senin adın ne?” sorduğumda “Ali Rıza” diye karşılık vermişti. Yaşlı amcanın sohbeti hem çok hoşuma gitmiş, hem de çok ilgimi çekmişti. Heyet-i Nasiha ve düğünlerde oyun havası olan Yörük Ali’nin kim olduğunu ilk kez onun ağzından duymuştum. Yaşlı adam bana “Babana ve amcana çok çok selam söyle” demesinden sonra karşı çadırda bulunan arkadaşlarım bana ünlemeye başladılar.

Arkadaşlarımın ünlemeleri üzerine izin isteyip kara çadırdan ayrıldım. Bir saat sonra da yine aynı katırlarla geri dönüş yolunu tuttuk. Bu sefer küfelerin içi kese yoğurdu, tereyağ ve çökelek doluydu…

thumbnail_Öykünün Geçtiği Fesleğen Köyü Çukurova mevkii uydu görüntüsü.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ