enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

CHP Muğla Milletvekili Prof.Dr.Gürol Ergin Bütçe Konuşması…

CHP Muğla Milletvekili Prof. Dr. Gürol Erginin 2011 Yılı Bütçesi Üzerinde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda 01.11.2010 Tarihinde Yaptığı Konuşma…

CHP Muğla Milletvekili Prof.Dr.Gürol Ergin Bütçe Konuşması…
07.01.2011
0
A+
A-

Muğla Milletvekili Prof. Dr. Gürol Ergin’in 2011 Yılı Bütçesi Üzerinde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 01.11.2010 Tarihinde Yaptığı Konuşma


 


 


 


Sayın Başkan, Sayın Bakan, sayın milletvekilleri, değerli bürokratlar ve sevgili basın mensubu arkadaşlarım; hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.


 


Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek yaptığı sunuş konuşmasında, 2007-2010 yılları arasında istihdamda 2,8 milyonluk bir artış sağlandığını belirterek “Türkiye ekonomisindeki büyümenin en ayırt edici özelliği büyümenin istihdam yaratmasıdır” diyor. Oysa ki, AKP hükûmetleri döneminde Türkiye ekonomisindeki büyümenin en ayırt edici özelliği istihdam yaratmamasıdır. Sayın Bakan konuşmasında ayrıca “Türkiye′de her yıl 500-600 bin kişi iş gücüne katılmaktadır” demektedir. Yani üç yıllık dönemde işgücüne 1 milyon 800 bin katılım olmuştur diyor. Bu durumda üç yıllık dönemde istihdam edilenlerin miktarı işgücüne katılanlardan yaklaşık 1 milyon daha fazladır. Öyleyse 2010 yılı işsizliğinin 2007 yılından daha düşük olması gerekir. Oysa 2007 yılında yüzde 10,3 olan işsizlik oranı 2010 yılında yüzde 12′ye çıktı. Sayın Bakan iş gücüne katılım rakamlarını mı, yoksa istihdam rakamlarını mı yanlış söylüyor? Hepimiz biliyoruz ki yaşadığımız ithalata dayalı büyüme, gelişmeyi sağlamayan ve istihdam yaratmayan, işsizliğe çözüm olmayan bir büyümedir. 2010 yılı başlarında, Türkiye′de iş gücüne katılım oranı yüzde 47,5. Bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 70 dolayında. İş gücüne katılmayan 22 milyon 799 bin kişi bir iş bulması hâlinde çalışabilecek kişilerden oluşuyor. Bunlardan 2 milyon 248 bini iş aramadığını ancak çalışmaya hazır olduğunu söylerken; 827 bini iş bulma ümidi kalmadığı için iş aramaktan vazgeçtiğini ifade ediyor. Genç nüfustaki işsizlik oranı son derece vahim. Bu oran yüzde 25,9. Yani her dört gençten biri, en verimli çağında işsiz güçsüz. Halil Bey’in de kulakları çınlasın! Kadınlarda iş gücüne katılım oranı ise dramatik, yalnızca yüzde 26. Kadınların dörtte 3’ü iş gücüne katılmıyor. Kadınların yarısı iş gücüne katılmış olsa Türkiye’deki işsizlik oranı yüzde 25’lerin üzerine çıkacak.


 


Sayın Bakan geçen yılkı konuşmasında, hükûmetleri döneminde tarım dışı istihdam artışını 2 milyon 281 bin kişi olarak veriyor ve bununla övünüyordu. Bugün geldiğimiz noktada ise Hükûmet işsizlik sorununun çözümünde tarımda çalışanların sayısındaki artışa bel bağlamış görünüyor. Fakat o kadar garip ki rakamlara göre tarımda çalışan sayısı yaklaşık 1 milyon artarken tarımda bu yıl büyüme hızı sıfırdır. Bu garabete hepinizin dikkatinizi çekmek isterim.


 


Sayın Bakan işsizlik konusunda şunları da söylüyor: “İşsizlik sorununu çözmek için, bölgesel kalkınma projelerini hızlandırarak yeni istihdam alanları açıyoruz. Ulusal istihdam stratejimizde ana eksenlerden biri olarak iş gücü piyasasının esnekleştirilmesi yer almaktadır.” Sayın Bakanın sözünü ettiği bu konu, AKP İktidarında dikkati çeken bir başka husus olan çalışma ilişkilerinin ve sosyal ilişkilerin emek aleyhine çok ciddi derecede bozulmuş olması hususudur. Esnek çalışmanın fiilen aşırı biçimde yaygınlaşması, çalışma saatinin fazla mesai ücreti ödenmeden uzatılması, ücretlerin reel düşüşü, sendikal örgütlülüğün cılızlaşması bozulmanın en önemli göstergeleri olmuştur. Ne yazık ki Orta Vadeli Program, Sayın Bakanında ifade ettiği gibi, çare olarak, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılmasını öngörmektedir.


2010 yılında çalışabilme şansını bulmuş olanlar için bir başka sorun da kayıt dışı çalışma olup, bu yıl kayıt dışı çalışma oranı yüzde 45′leri aştı. Çalışan her 100 kişiden Ankara′da yüzde 30′u, İstanbul′da yüzde 32′si, Bursa′da yüzde 35′i, İzmir′de yüzde 41′i, Van, Muş, Hakkâri, Bitlis, Ağrı, Kars, Iğdır ve Ardahan′da yüzde 75′i kayıt dışı istihdam ediliyor yani sigortasız çalıştırılıyor. Yazık, günah değil mi? İşsizlik oranı hâlâ kriz öncesi düzeyine inmezken, kriz öncesinden bu yana işsizler ordusuna katılanların sayısında 357 bin kişilik bir artış yaşandı. Kayıt dışı çalışanların sayısı 10 milyon 579 bin ile son beş yılın rekorunu kırdı.


Bu arada bir de yabancı işçiler konusu var. Türkiye′de çalışma izni verilmiş yabancı işçi sayısı 2003′te 855 kişi iken 2004′te bu sayı 7 bin bandına çıktıktan sonra, izleyen yıllarda ortalama 10 bini buldu. Çalışma Bakanı, geçenlerde, Türkiye′de 20 bin Çinli işçi olduğundan ve işverenlerin yeni Çinli işçi çalıştırma taleplerinden yakındı. Çalışma Bakanı, kaçak yabancı işçi istihdamından yakınırken elinde bunu caydırıcı önlemler olduğunun farkında değil mi? TÜİK′e göre, resmî işsiz sayımız 2,7 milyon. Buna umudunu yitirdiği için iş aramayan ve mevsimlik çalışan nüfusu eklediğimizde 6 milyona yakın gerçek işsiz ve yüzde 20,5′i bulan gerçek işsizlik oranına ulaşıyoruz.


 


Sayın Bakan bölgesel kalkınma projelerini, işsizlik sorununun çözümü ve bölgesel kalkınmışlık farkları açısından değerlendiriyor ve “Bölgesel farklılıkları azaltmak için GAP, DAP, KOP gibi projelere devam ediyoruz” diyor. GAP′ta ilerleme hızı, maalesef geçmiş hükûmetlerin çok gerisinde kalmış; beş yıllık GAP stratejik planının balon olduğu ortaya çıkmıştır. İşsizlik sigortası priminden GAP için ayrılan kaynağın nereye gittiğini hükûmet bir türlü açıklayamamaktadır. DAP ve KOP ise kâğıt üzerinde kalan projeler durumuna düşürülmüştür.


 


Sayın Bakan sunuşunda, kamu borç stokunun 2002 ve 2010 yıllarındaki gayrisafi yurt içi hasılaya oranını vererek kamu borç yükünde önemli iyileştirmeler sağladıklarını ifade etmiştir. Ancak Türkiye′nin kamu artı özel toplam borç yükünün ne denli arttığını görmezden gelmektedir. Türkiye′nin kamu artı özel kesim toplam borcu 2002 yılında 221 milyar dolar iken 2010 yılında 506 milyar dolar oldu. Her bir Türk vatandaşının 2002′de 3.150 dolar olan borcu 2009′da 7 bin doların üzerine çıktı. Son sekiz yılda iç borç stoku yüzde 161,3; dış borç stoku yüzde 105,4 arttı. Türk lirasının değer kazanması, özel sektörün son yıllarda dış borçlanmaya ağırlık vermesine yol açtı. Özel sektörün 2002 yılında 43,1 milyar dolar olan dış borcu bugün 170 milyar dolar. Kurda meydana gelebilecek ani bir artış özel sektörü büyük sıkıntıya sokacak.


 


Sayın Bakan “2002 yılında 3.492 dolar olan kişi başına millî geliri 10 bin doların üzerine çıkardık.” diyor. Acaba öyle mi? Gerçekte durum hiç de böyle değil. Bugün kişi başına millî geliri yüksek gösteren, AKP döneminde yaşanan üç olaydır. Bunlar, bir: 2006 yılında millî gelir hesaplama yönteminin değiştirilerek, millî geliri daha yüksek gösteren AB yönteminin uygulamaya konması. İki: TÜİK′in değerleriyle 2010 nüfusunun 2006′daki 72 milyon 600 binin bile altında kalışı. Üç: Türk lirasının aşırı değerlenmesiyle doların değerinin 2002′de 1.640 iken, 2010’da 1.500’e düşmesi. Fert başına gayrisafi millî hasıla yapay bir yükseliş gösterdiği içindir ki çiftçi, işçi, memur ve emekliye yani emeği ile geçinenlere bir etkisi olmuyor, toplumun yaşam kalitesini, insanımızın gelişmesini sağlayamıyor. Bu büyümenin tek etkisi para ile para kazananlara ve özellikle de yabancılara.


2010 yılı için ekonominin büyüme hızı yüzde 6,8 olarak revize edilmiş olmasına karşın, ekonominin son üç yılda ortalama büyüme hızı yüzde 1’in altında bulunmaktadır. Türkiye ekonomisi 2008 yılına göre son iki yılda sadece yüzde 2 dolayında büyümüş olacaktır. Ekonominin büyüme hızı nüfus artışının gerisinde kaldığından 2010 yılında kişi başına reel gelir, 2008 yılının dahi gerisindedir.


Sayın Bakan “Krizin faturasını halka çıkarmadık. ” diyor. Tam aksine, krizin faturası halka çıktı ki yoksullaştırdığınız insanlara daha fazla makarna, pirinç, yağ dağıtmak zorunda kaldınız. Bu dağıtımları artırdınız çünkü aç sayısını arttırdınız. Bakmayın siz, çarpıtılmış değerlendirmelerle Türkiye′de aç insan kalmadığı söylemine. Eğer öyleyse, kesin, tüketim günü geçmiş gıda dağıtımını.


 


AKP döneminde Türkiye ekonomisinin üç temel sorunu var. Bunlar, cari açık, işsizlik ve kayıt dışılık. 2010 yılında dış ticaret açığının 70 milyar dolara yaklaşmasıyla cari açık da 40 milyar doları aşacak. Hükûmet, cari açığın finansmanında sıcak paraya güveniyor. Eylül ayı itibarıyla sıcak para 119,5 milyar dolar, bunun 74,9 milyar doları borsada. Sıcak para girişinin kurda aşağı doğru baskı yaratması dış satımcıyı isyan ettiriyor. Dış satım artış hızı dış alım artış hızının gerisinde kalıyor ve dış ticaret açığı dolayısıyla cari açık yükseliyor. Çünkü sıcak para olarak gelen döviz, döviz arzını artırdığından, dövizin Türk lirası karşısında değeri düşüyor, bu durumda yurt dışındaki mallar Türk lirası olarak ucuzluyor. Bu durum da dış alımı artırırken, dış satımı yavaşlatıyor. Ucuz dış alım talebi giderek büyüyor. Cari açık, başka ulusların tasarruf edip tüketim ya da yatırım için harcamadıkları paraları onlardan borç olarak alıp harcamak oluyor. Hem açığın ulaştığı düzey hem fonlama şekli risk taşımaktadır ve 2011 bütçesi, cari açığa çözüm bulacak bir bütçe değildir.


 


2008 yılında yüzde 18 azalan doğrudan yabancı sermaye girişleri 2009 yılında yüzde 58′lik daha keskin bir düşüş gösterdi. 2007 yılında cari açığın yüzde 60′ını finanse eden doğrudan yabancı yatırım girişleri 2010 Ağustos itibariyle yüzde 23′ünü finanse etmektedir. Yıl sonunda 41 milyar dolara ulaşması beklenen cari açığın finansmanında, doğrudan yabancı yatırım girişlerinin payının daha da azalacağı beklenmelidir.


 


2010 yılı Ocak-Eylül dönemindeki dış satımımız geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12 artarken, dış alımımız yüzde 29,8 arttı. Dış ticaret açığı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 77 artarak 48 milyar 639 milyon dolara yükseldi.


 


Bu yılın ikinci çeyreğinde dış satımdaki artış oranı yüzde 24 iken üçüncü çeyrekte yüzde 6,7′ye gerilediğini, dış alımdaki artışın ise daha sınırlı bir düşüşle yüzde 34′ten yüzde 24′e indiğini görüyoruz. Üçüncü çeyrek itibariyle dış satımın dış alımı karşılama oranı yüzde 57,4′e indi. Bu oran 2000 yılının son çeyreğinden sonraki en düşük orandır.


 


Dış alımdaki artışın sanayideki üretim artışına yansıyıp yansımadığına baktığımızda gördüğümüz şudur: Dış alımdaki artış sanayi üretim artışını artırmamaktadır çünkü sanayi üretim endeksine göre 2010 yılının ilk 8 ayında sanayide üretim artışı ortalaması, 2009′a göre yalnızca yüzde 8,2 oranında olmuş. Oysa 8 aylık dış alım artışı yüzde 30,5’tur. Bu, şu anlama geliyor: Dış alım üretim arttığı için artmıyor, başka bir deyişle dış alım artışı üretim artışı sonucunu vermiyor. Dış alım döviz ucuz olduğu için artıyor, Türkiye olarak biz borçlanarak döviz buluyoruz, sonra da giderek yabancıların ürettiği tüketim ve yatırım mallarını, ham maddeleri ve diğer üretim girdilerini daha fazla kullanıyoruz. Bu arada üretimde bir artış yok. Üretim artmadığı için de istihdam, gelir ve refah artmıyor.


 


Sıcak paranın girmesi için yapılan uygulamalar, yani sıfır vergi, kurun düşük tutulması ve yüksek faiz verilmesi tam bir kısır döngü yaratıyor. Sıcak parayı getirenler ülkemize tek bir çivi bile çakmadan yüksek getiri elde ediyorlar. Türkiye çekiciliğini kaybettiğinde sıcak para geri gidince tıpkı 2001 krizinde olduğu gibi döviz pahalanacak, borsa düşecek ve faizler de yükselecek. Bu nedenle, sıcak para fitili çekilmiş el bombası gibi avucumuzda duruyor. Sıcak parayla borçlanarak sağlanan büyüme:


Bir: istihdam sorununu çözmüyor.


İki: Dış ticaret fazlası verdirmiyor.


Üç: Cari açığı yükseltiyor. Böylece sonuç, borçlanma ve yıpranmış bir ülke oluyor.


 


AKP iktidarının yedi yılını kapsayan 2003-2009 döneminde yabancılar, Türkiye′deki doğrudan yatırımlarından elde ettikleri kârın 11 milyar 508 milyon doları ile portföy yatırımlarından kazandıkları 22 milyar 562 milyon doları yurt dışına transfer etti. Böylece AKP döneminde Türkiye′de elde edilen kârların 34 milyar 70 milyon dolarlık bölümü ülkeden çıkarak başka ekonomilere akmış oldu. Türkiye′nin AKP döneminde başta TÜPRAŞ, ERDEMİR, Türk Telekom gibi küresel ölçekte büyük kamu kuruluşları olmak üzere özelleştirme sonucu elden çıkardığı kuruluşları karşılığında 34 milyar dolar gelir elde edildi.


 


Bu dönemde Türkiye′nin tüm stratejik kurumlarının tapusu yabancıların oldu ve aynı dönemde yabancılar verdikleri paranın tamamını geriye alıp ülkemizden dışarıya çıkardılar. O zaman şunu sormayacak mıyız, biz bu özelleştirmeleri niye yaptık, bu özelleştirmeler ne anlama geliyor, ülkemize kârı ne olmuştur?


 


Ekonomide diğer önemli bir konu kapasite kullanım oranıdır. Sanayideki kapasite kullanım oranı Ekim ayında yüzde 73,7 oldu ve mevsimsellikten arındırıldığında bir önceki aya göre 1,4 puan yükseldi; buna karşın yine de 2004-2007 döneminde ulaşılan ortalama yüzde 82′lik kapasite kullanım oranına kıyasla hâlâ zayıf. Reel kesim güven endeksi ise Ekim ayında bir önceki aya göre 3,5 puan düşerek 107,2 düzeyine indi. Şu andaki düzey 6 ay önceki 119,3 düzeyinin 12,1 puan altında. Reel kesim düzeyindeki zayıflama, ekonomide aşırı bir ısınma olmayacağını düşündürmektedir.


 


Robaxin without prescription

Sayın Bakan, sekiz yıllık uygulamalarınızla önce halkı yoksullaştırdınız, sonra, muhtaç duruma düşen insanımızı sadaka kültürüne alıştırdınız, devlet bütçesinden sadaka şeklinde yaptığınız yardımları parti kimliği ile birleştirdiniz. Böylece halkı AKP′ye minnet duyar hâle getirip iyice ezdiniz, kimliğini zedelediniz. Bu arada halkı gaddarca, insafsızca soyan İslami holdinglere kayıtsız kaldınız. Deniz Feneri davası sizin ayıbınız olarak süreksil söylenecektir. Bu dava, Alman adaletinin “yüzyılın soygun davası” diye nitelendirdiği bir davadır ama bu davada vurdumduymaz tavır takınmanız herhâlde övünecek bir tutumunuz olarak anılmayacaktır.


 


Sayın Bakan, Telekom′u satmakla, PETKİM′i satmakla, Kuşadası Limanını, İzmir Limanını, Tekeli satmakla hangi rekabet ya da verimlilik artışı sağladınız?


 


Şimdi şeker fabrikalarını satışa çıkardınız, sonra da çay fabrikalarını, otoyolları, köprüleri, Milli Piyangoyu, İGDAŞ′ı, İDO′yu satmak istiyorsunuz. Tek kelime ile Sayın Bakan, “Yanlış yapıyorsunuz, bu ülkeye, bu millete iyilik yapmıyorsunuz.” Sayın Bakan, özelleştirme gelirleri nereye harcandı bunu da açıklayabilir misiniz?


 


Sayın Bakan, geçen yıl tarımsal desteklerden söz ederken desteklerin, üretimde etkinlik, verimlilik ve kaliteyi arttırmaya yönelik olarak yeniden düzenleneceğini belirtiyordunuz. Böylece bugüne dek uyguladıkları destekleme politikasının tarımsal üretimde etkinlik, verimlilik ve kaliteyi sağlamaya yönelik olmadığını bizzat kendi ağzınızdan ifade etmiş olmuştunuz. Bugün özellikle hayvancılıkta yaşadığımız durum, AKP iktidarında tarımda nasıl bir çıkmaz yola girildiğini açıkça ortaya koyuyor. Tarım Kanunu′na göre gayrisafi millî hasılanın  yüzde 1′inden az olmaması gereken destek 2011 yılında da yüzde 0,6 nın altında. Tarım kesimine verilecek destekten vazgeçtik. Yapılacak toplam transferler bile gayrisafi millî hasılanın yüzde 1′ine ulaşmıyor. Bu kadar küçük bir destekle Türkiye′de tarımı kalkındıramazsınız, etkinliği, verimliliği, kaliteyi artıramazsınız, çiftçinin refahını sağlayamazsınız. Sayın Bakan “Köy hizmetleri personelinin maaşları için il özel idarelerine transfer yapmaya devam ediyoruz.” diyor. Peki, Sayın Bakan, etmeyecek miydiniz de ne yapacaktınız?


 


Sayın Bakan, tıpkı öncülü Sayın Unakıtan gibi “Ekonomide kayıt dışılığın azaltılması için çabalarımız olacaktır.” diyor. Ama, sekiz yıl boyunca dinlediğimiz bu öyküyüz bize artık anlatmayın diyoruz çünkü bize artık hiç inandırıcı gelmiyor.


Sayın Bakan “Bu bütçe gerçek bir makroekonomik çerçevede hazırlanmıştır.” diyor. Biz de Sayın Bakana inanmak isteriz ancak 2009 ve 2010 yılı bütçelerinin gerçekleşme durumunu görünce ve 2011 yılı bütçesinin satır aralarını okuyunca, Sayın Bakana inanmamız güçleşiyor çünkü ilgili Bakanın tüm iddialı tavrına karşın, 2009 yılı bütçesi cumhuriyet tarihinin en tutmayan bütçesi olduğunu henüz unutmuş da değiliz. Natrexone without a prescription


 


Sayın Bakan “2008 yılında dolaysız vergilerin toplam vergiler içindeki payı OECD ortalaması yüzde 69,1, Türkiye yüzde 53,9 olup OECD ülkeleri içinde Meksika′dan sonra en düşük 2’nci ülke konumundayız. Türkiye′nin sıralamasının böyle olması, dolaylı vergiler tahsilatının diğer ülkelere göre fazla olmasından değil, ülkemizde –buraya lütfen dikkat buyurun- gelir ve kazançlar üzerinden yeterince vergi alınamamasından kaynaklanmaktadır.” diyor. Böylece Sayın Bakan gelir ve kazançlar üzerinden vergi toplamadaki aczini ifade ediyor.


 


Sayın Bakan “ülkemizde bazı akaryakıt ürünlerinde vergi yükünün yüksek olması, genel vergi yükünün yüksek olduğu algısı yaratmaktadır. Zira, OECD ülkeleri arasında benzin açısından yüzde 66,8 oranı ile en yüksek konumda olan ülkemiz, motorinde yüzde 57,1 oranıyla 2’nci sırada yer almaktadır.” diyorsunuz. Böyle söyleyerek halkı nasıl ezdiğinizi bizzat itiraf ediyorsunuz. Vergilerin bu kadar yüksek olduğunu biliyorsunuz da bunu azaltma yoluna niye gitmiyorsunuz?


 


Sayın Bakan “2011 bütçesi kamu görevlilerini gözeten bir bütçedir. 2011 yılında memur aylıklarında yapılacak artışlar, toplu görüşme süreci sonunda anlaşmaya varılan hususlar göz önünde bulundurularak belirlenmiştir” diyorsunuz. Oysa ki memur sendikaları toplu görüşmeye oturduklarında hükümetin önerisi yüzde 4 artı yüzde 4 idi. Masadan kalktıklarında da sonuç yüzde 4 artı 4. Böylece Sayın Bakanın ifadesinden toplu görüşmenin ne anlama geldiğini de öğrenmiş bulunuyoruz.


 


Sayın Bakan “2011 bütçesi ile kız öğrencilerin taşıma giderlerini bütçeden karşılıyoruz. Böylece Anayasa değişikliği ile gelen pozitif ayrımcılığın bir örneğini hayata geçiriyoruz.” diyor. Şimdiye kadar kız öğrencilerin taşıma giderleri acaba karşılanmıyor muydu? Pozitif ayrımcılık Sayın Bakan tarafından bu kadar basit bir konu olarak mı algılanıyor?


 


Sayın Başbakan herkese 3 çocuk yapmayı öneriyor ve dün Şanlıurfalılara kaç çocukları olduğunu soruyor, aldığı yanıt üzerine duraksıyor. Demek ki, Sayın Başbakan, Güneydoğu’daki ailelerin kaç çocukları olduğundan bihaber. Güneydoğu′da “3 çocuk yapın” ifadesinin hiçbir anlamı olmadığını bilmiyor. Herhâlde Hükûmet kalkınmayı ekonomik büyümede değil, nüfus artışında görüyor, ona göre önlem alıyor.


 


İşsizliğin astronomik boyutlara ulaştığı, Hükûmetin işsizliği azaltacağının sözünü bile veremediği bir dönemde çocuk sayısının artışı ne getirecektir? Gerçekten düşünmeye değer.


.


Ayrıca, işsizlik, ülkede kayıtsız çalışmayı da hızlandırmış, kayıt dışı çalışan sayısı her yıl bir yıl öncesine göre artarak 10 milyon kişinin üstüne çıkmıştır. Başka bir ifade ile çalışanların yüzde 45′i kayıt dışıdır.


 


Sayın Bakan “kaçakçılıkla mücadele etkinleştirilecektir” diyorsunuz. Ne zaman başaracaksınız kaçakçılıkla mücadeleyi? Bu ülkeye kaçak et girişini, kaçak çay girişini, kaçak şeker girişini acaba bu maddelerin Türkiye’ye girişine izin vererek mi sağlayacaksınız?


2011 bütçesi daha devreye girmeden alkollü içkilerin ÖTV′sini yüzde 30 artırdınız. Bu vergi artışı alkollü içkilerdeki kaçağı artırmayacak mı?


 


2010 yılında yaşadığımız iç ve dış politika olaylarına baktığımızda, bütçenin tutarsızlığından daha büyük tutarsızlıklarla, yanlışlarla karşı karşıya kaldığımız görülüyor. Bu konuları ilgili bakanlıkların bütçeleri görüşülürken enine boyuna değerlendireceğiz.


 


Tüm övünme ve övgülere karşın, orta vadede büyüme hızı düşük, dış ticaret ve cari işlemler açığı büyüyen, fiyat artışı hızlanan, istihdam yaratamayan, imalat sanayisi giderek montaj sanayisi hâline dönüşen bir ekonomi ile karşı karşıya olduğumuz inkâr edilemez. Türkiye sürekli cari açık üreten ekonomisini değiştirmek; yılda yüzde 7 dolayında bir büyümeyi sağlamak zorundadır. Bu büyüme bugünkü gibi dış alıma dayalı bir büyüme değil istihdam dostu bir büyüme olarak gerçekleştirilmelidir. Bu dönemde iç politikada Türk milletine yaşatılan sıkıntılar, sıkıntı olmanın ötesine geçmiş, toplum hızla ayrışmaya başlamıştır.


 


buy Lasix online

Sayın Bakan, geçen yılki konuşmanızın sonunda “Cumhuriyetimizin kurulmasında ve yaşatılmasında büyük katkıları olan başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere herkese şükranlarımızı ifade etmek istiyorum.” demiştiniz ve ben de itiraz ederek, “Burada bir hata yapıyorsunuz Sayın Bakan, Mustafa Kemal Atatürk cumhuriyetimizin kurulmasında ve yaşatılmasında büyük katkısı olan değil, cumhuriyetimizin kurucusu olan insandır. O, Şevket Süreyya Aydemir′in veciz olarak belirttiği gibi ‘tek adamdır’ ve en büyük Türk′tür.” demiştim. Bu yıl aynı hataya düşmemenize ve cumhuriyetin Mustafa Kemal′in önderliğinde kurulduğunu belirtmenize memnun olduğumu söylemek isterim.


 


Hepinize saygılar sunar, teşekkür ederim.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.