enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Düşünce-Söylem-Eylem Üzerine

27.11.2014
0
A+
A-

serdar_anlagan_bodrum_gundem

İster sağdan ister soldan gidilsin, faşizm tam da sanatçının durduğu yerin karşısındadır, “toplumsal bir anlayıştan bile yola çıksak, sanat hiç bir düşüncenin ya da bilimin veya felsefenin tutsağı olamaz.” Buna göre hiçbir “izm”, “cılık” ve “culuk”a bağlı olmayan biri olarak HAZİRAN DİRENİŞİ’ne destek vermem üzerine kişisel açıklamamdır :

Bizi bir araya getiren, faşizme ve diktatörlüğe karşı birleşmedir. Bu bir amaç değil bir tepkidir. Amacı olmayan tepki, umutsuzluktur. Umut amaç ile var olur. Umudu yaratan Haziran Direnişi’dir. Haziran Direnişi, düşünce ve söylemini kendiliğinden eylemle üretmiş ve halk amacı belirlemiştir.

Amaç : Eşit, özgür, bağımsız, laik, demokratik, insan hakları evrensel bildirgesinde tanımlanan hakların sosyal devlet tarafından korunduğu yeni bir anayasayı oluşturmaktır. Amaç, çocuklarımızı Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde eşit, özgür, doğa ile denge ve barış içinde büyütmektir. Amaç yaşamak ve yaşatmaktır.

Düşünce : Bu anayasanın nasıl oluşturulacağının yöntemini saptar.

Söylem  : Kitleleri bu düşünceye davet eder. Fluoxetine online

Eylem   : Bu anayasayı yürürlüğe koymaktır.

Yöntem, her türlü hiyerarşiyi reddeden, eşit, özgür, insan ve doğa sevgisi ile düşünen ve davranan bireylerin oluşturacağı yerel kolektiflerin, demokratik seçimle belirleyecekleri yetkin temsilcilerin bulunduğu bir halk meclisi oluşturmaktır.

Bu amaç için önce düşünmek, ilkeleri belirlemek, sonra söylem ile kitleleri davet etmek ve seçimlerde yönetime gelmek için gerekli eylemleri gerçekleştirmek gerekir. Buy Levitra

purchase Disulfiram Düşüncenin ve söylemin değişebileceğinden, evrilebileceğinden, gelişebileceğinden hareketle, liderlik yaratmadan halkın faydasını düşünen, özeleştiri yapabilen, çalışkan kolektif üyelerinin  nöbet ve görev paylaşımı ile eylem gerçekleştirilebilir ve sürdürülebilir.

Direnişin inisiyatifi halktadır!

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. Necdet Çelikhan dedi ki:

    Syn Anlağan;
    “Amaç : Eşit, özgür, bağımsız, laik, demokratik, insan hakları evrensel bildirgesinde tanımlanan hakların sosyal devlet tarafından korunduğu yeni bir anayasayı oluşturmaktır. Amaç, çocuklarımızı Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde eşit, özgür, doğa ile denge ve barış içinde büyütmektir. Amaç yaşamak ve yaşatmaktır.” Paragrafı doğrusu kulağa çok hoş gelmektedir.
    Yine de;
    Bu amaca ulaşmanın tüm yollarını,Demokratik tepkime,Demokratik seçim ve hukuksal yollarının tümünü hile,desise,zor kullanarak engeleme karşısında yöntem-söylem-eylem gibi kavramların nasıl hayata geçebileceği ya da göründüğü gibi bunun imkansızlığı karşısında “Bursa Nutku” konusu hakkındaki düşüncenizi öğrenmek isterdim,efendim.

  2. Serdar Anlağan dedi ki:

    …tartışmalı bir konuyu ortaya atıyorsunuz. Nasıl hukukta “hüsn-ü niyet” ilkesi asalsa, sizin yaklaşımınızda da “hüsn-ü niyet” olduğunu varsayarak yanıtlıyorum :

    1938 Tarihinde vefat etmiş liderin, dönemin koşulları içindeki DÜŞÜNCE-SÖYLEM-EYLEM bütünlemesi, “Tarih Bilimi” içinde analiz edilerek ve tezler oluşturularak tartışmaya açılmaktadır. Çağının tanığı olmak ve doğa ile uyum içindeki insanı tüm kutsalların üzerinde tutmak içinde bulunduğumuz sömürüden kurtulmanın tek yolu iken, milliyetçilik, ırkçılık ya da başka dogmaların baskın olduğu siyasi akımların peşine takılmak sizce çare midir?

    Yazılarımı okur musunuz? Propaganda üzerine çok yazım var. Herakles’in oniki işinden birini, Nemea Aslanı’nı bilir misiniz? Bu aslanın derisine silah işlemez, Herakles boğarak öldürür. Ama işi aslanı öldürmek değil, postunu teslim etmektir. Sonunda Athena’nın yardımıyla çözümü bulur. Derisini aslanın kendi tırnaklarıyla yüzer. İşte faşizm ATATÜRK’ü ve ATATÜRK’ün insancıllığını, devrimciliğini böyle yok etti. İnsanlara “İstiklal Marşı” dinlettirilerek işkence edildi bu ülkede.

    Kendini türk olarak tarif eden insanların kutsalı, “Anafartalar Kahramanı”, “Halâskârgazi Mustafa Kemal Atatürk” tıpkı diğer kutsallaştırılmış liderler gibi dikkatle, özenle anılması gereken bir isimdir. Bu kültürel bir yaklaşımdır.

    Bilim ise bununla ilgilenmez, gerçeği arar. Bilimde “kutsal” yoktur.

    Filozof Jiddu Krishnamurti’ye Nisan 1985’te New York’ta Birleşmiş Milletler’de şu soruyu sormuşlardı :

    “SORU : Eğer barış ve huzur içinde yaşarken TİRAN size saldırırsa n’aparsınız? Kendinizi savunmaz mısınız?

    Jiddu Krishnamurti : O zaman n’aparsınız? Barış ve huzur içindesiniz ve bir tiran veya soyguncu size saldırıyor, işte o zaman n’aparsınız? Soru bu. Barış ve huzur içinde bir gündür mü yaşıyorsunuz yoksa iki gündür mü? Yoksa tüm yaşamınız boyunca barış ve huzur içinde mi yaşamıştınız? Eğer uzun yıllardan beri barış ve huzur içinde yaşamışsanız işte o zaman saldırıya uğradığınızda ne yapacağınızı zaten bileceksiniz. (gülüşmeler)

    Efendiler, bu konuşmacı bu konu üzerinde Demir Perde dışındaki tüm dünyada altmış yıldan fazla zamandan beri durmaktadır. Büyük savaştan evvel bu konuşmacı tüm Avrupa’nın her yerindeydi ve bu konuşmacıya bu tür sorular altmış yıldır sorulmaktadır. Günümüz Amerika’sı gibi medeniyetlerden gelen yeni kuşaklar tarafından aynı sorular aynı niyetle konuşmacıyı tuzağa düşürmek için ya da konuşmacıyı gerçekten anlamak için ya da kendi kendini anlamak için tekrar edildi. Ve eğer siz altmış yıldır bu konular üzerinde konuşma talihsizliğine veya talihine erişmişseniz tüm soruları ve tüm cevapları bilirsiniz. Soru ve cevabı arasında bir fark yoktur. Eğer soruyu gerçekten, derinlemesine anlarsanız cevabı içindedir.”

    …”hüsn-ü niyet” ilkesi ile sorduğunuzu farzettiğim bu konuya yanıt verirken, aynı niyetle Atatürk üzerine oldukça bilgili olduğumu ve sizin acaba Jiddu Krishnamurti üzerine ne bildiğinizi merak ettiğimi de belirterek yanıtımı bitiriyorum Sayın Çelikhan.

  3. Necdet Çelikhan dedi ki:

    Salt basit bir soruya aynı basitlikte verilebilecek bir cevap için seçtiğiniz yol aslında sıkça karşılaştığım bir olgudur.Konu ile ilgili olanı şahsiyet ile ilgili olan varsayımlar ile ikame etmek!

    Jiddu Krishnamurti referansı ise apayrı bir çelişki,zira kendisine atfedilenleri,kategorize etme çabalarını ret eden bir şahsiyetin tam da inandığım felsefenin asıl müştereki olması gibi bir ironi mevcut burada!Bunuelbette bilemezdiniz.
    Ben cevabımı aldım syn Anlağan.
    Ancak atfetmek istediğiniz hiçbir kategoriye uymadığımı bilmeniz gerektiğini düşündüğümden şunu ifade etmeme izin veriniz lütfen; Bana doğuştan atfedilmiş olanı da dahil olmak üzere,hiçbir ırk,etnisite inancım mevcut değildir.Salt insan olmak nedeni ile öğünmek isterdim ki doğrusunu isterseniz,insanların diğer insanlara yapabildikleri karşısında bundan da utanç duyar olduğumu belirtmek isterim.
    Asıl konu ile ilgili olarak ise,içinde bulunulan şartların,bahis konusu güne oranla daha vahim olduğu şahsi kanaatimi belirtir,
    Saygılarımın kabulünü dilerim,

    Necdet ÇELİKHAN

  4. Serdar Anlağan dedi ki:

    …sorunuz basit değildi. Ya alçakgönüllülük yapıyorsunuz ya mecaz. Basitlik süfli yalınlık ulvidir. Söylemde samimiyet aranır, retorik mugâlata değildir. Açtığınız konuya doğrudan yanıt verdim, herhangi bir ikâme yoktur, konu doğrudan şahıslarla ilgilidir. Kavramla ilgili yanıt içeriktedir.

    Jiddu Krishnamurti hakkında bilgili olmanız sizin için sevindirici. Filozofu “inandığınız felsefenin müştereki” olarak nitelemeniz bizim için sevindirici. Yalnız burada çelişki yok ama sanırım sizde biraz öfke var ya da tam anlatamamışız.

    Cevabınızı almanız zaten amacımızdı, demek ki burada başarmışız.

    Sizin deyiminizle sizi “bir kategoriye atfetmek” gibi bir amacım nerede var? Yalnızca “BURSA NUTKU” sorunuza karşı “milliyetçilik, ırkçılık ya da başka dogmaların baskın olduğu siyasi akımların peşine takılmak sizce çare midir?” diye sordum. İnsan olmaktan utanmak mizantropik bir ruh halidir, niye utanalım ki insan olmaktan?

    Şartların ağırlığını 1919 ile karşılaştırıyorsanız eğer işte bu tartışılır doğrusu. İhtiyacımız olan serdengeçtilik değil sağduyu iken, romantik palavralardan çok akılcı analizler iş görürmüş gibi geliyor.

    Vehamet konusunda haklısınız. İşte bu yüzden özgürlük ve eşitlikten yana tüm demokrat örgütlenmelerin faşizme karşı güç birliği yapması için çaba harcıyor, yazı yazıyor, ders anlatıyoruz.

    Nezaketiniz ve zarif üslûbunuz için teşekkür ederim Sayın Çelikhan.

  5. Necdet Çelikhan dedi ki:

    Syn Anlağan;daha bir net olmak adına,takriben 13 yıldır nasıl bir Kişi ile nereye gideceğimiz konusunda yazıp durdum.
    Şimdi bir süredir, artık aşağıda biraz önce alıntıladığım durumu,anlatıyor;

    “Zahide Uçar
    Bana gönderilen bir ileti: Gılman Mehmet Faik Kahyaoglu

    27 kasım 2014 günü TÜRKİYE ÇOK ÖNEMLİ ÖLÜMLERE ŞAHİT OLDU…

    Bilinen bir öyküdür:
    Krallıkla idare edilen bir ülkede, ölümler çanlarla duyurulurmuş.

    Bir çan vurumu halktan bir kişi için, iki çan vurumu zengin biri, üç çan sesi soylu, dört çan sesi ancak kral ölürse duyulurmuş.

    Günlerden bir gün; çok sevilen, dürüst, çalışkan, yasalara saygılı bir kişi; zengin biri tarafından şikayet edilmiş.

    Herkes bu davanın dürüst kişi lehine sonuçlanacağına inanıyormuş ama mahkeme dürüst kişinin aleyhinde karar vermiş.

    Herkes bu karara çok çok üzülmüş; suskun evlerine dönerlerken bir çan sesi duymuşlar. Ardından iki üç dört… “Eyvah!” Demişler “kralımız öldü”…

    koşmuşlar çan kulesinin yanına onlar koşarlarken;
    çan 5. kez vurmuş sonra 6 ve 7…

    Bakmışlar ki çan kulesinde; aleyhinde karar verilen adam var; “Neden çan çalıyorsun, Kraldan büyük kim vardır ki; 7 kez vurdun çana?”

    Dürüst kişi yanıt vermiş, ADALET ÖLDÜ. O HER ŞEYDEN ÜSTÜNDÜR…

    27 KASIM 2014 Günü, Çok değerli bir bilim insanı, ANAYASA’YA UYDUĞU İÇİN;

    HAPİS CEZASINI ÇEKMEK ÜZERE UĞURLANDI…

    Ona verilen bu ceza ile DERİN YARALAR ALMIŞ OLAN LAİKLİK ÖLDÜ.

    Hak edenler yerine, hak etmeyen cezalandırıldığı için, ADALET ÖLDÜ .

    kamu yararına, doğruyu yanlıştan ayırabilme bilinci kazandırmakla görevli kişilerin yanlışı ile, HUKUK ÖLDÜ.

    Üniversitenin yanlışını onayıp, bir uzlaşama sağlayamadığı için; YARGI ÖLDÜ.

    TÜRKİYE’MİZİN YETİŞTİRDİĞİ TÜM HUKUKÇULARI;

    Bu ölümler olmasın diye; Günlerdir yaptığımız çağrıları duymadınız ya da duymazdan geldiniz.

    ÇANLARI DUYDUNUZ MU? GECE RAHAT UYUDUNUZ MU?”
    Ve,diyorum ki:

    Yukarıda ki örnekte de açıkça görüldüğü gibi,Devletin tüm kurumlarını mevcut rejimi değiştirmek adına esir ettiği,kıskıvrak bağladığı,şikayet ve karşıtlığınızı dile getirebileceğiniz herhangi bir özerk kurum kalmadığı zaman,Adaletin artık yokluğu durumunda,birisi alay ederek gözünüzün içine bakarak
    “Ve sandık kardeşim,sandık !”derken,tüm bunlar yokmuşcasına,üç maymunu oynamak yerine,aynaya bakmak ve tüm bunları başıma getiren adam benim asıl hedefim olmamalı.Zira,ben karşı çıkma yeteneği,yürekliliği gösterebilse idim,şimdi şikayetçi olduklarım asla başıma gelmez idi diyebilme gerektiğini,bas bas bağırıyorum!

    Kimse bana,entelektüel bir form da tüm bu olumsuzlukların üstesinden gelinebileceği lafını etmesin.
    Atatürk’ü,kişiliğinden bağımsız olarak düşünün ve eylemlerine bakın.Hangisi doğru sonuçları olmayan idi?
    Ve o bu eylemleri YAPTI !
    Yaptıklarının doğruluğu herhangi bir ırkı ya da etnisite ile bağlantılı olarak algılanmamalıdır!

    O halde doğru örnekleri de entellektüelizm ile sulandırmadan,yine basit doğruları fark edebilmek sureti ile görülecektir ki o kadar karmaşık değil.

    Hangi kişinin söylediği salt, kanıt teşkili açısından istatistiki bilgi taşıdığı için önemli ama aslında söylemin bağımsız bir terazide ki ağırlığı nedeni ile değerli olduğuna inandığım şu sözler, benim için tüm soru ve cevapları yek diğerine uyumlu ve bağlı sonuçlar içermektedir:

    “George Washington;
    Özgürlüğün kutsal ateşinin idamesi ve cumhuriyetçi iktidar modelinin kaderi adaletle ayni derinlikte ve ayni derecede riske edilerek, bu tecrübe ABD halkının ellerine emanet edilmiştir.”

    “Benjamin Franklin’in, yaklaşık aynı felsefeye benzer aşağıdaki sözü,Amerikan anayasasındaki silah taşıma hakkı’nın derci nedeni ile silahlanma yasağı getirilememektedir ülkede;

    “Those that can give up essential liberty to obtain a temporary safety deserve neither liberty nor safety” yani,“Demokratik ülkenin ana ögesi özgürlüktür. Geçici güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda eden insanlar ne özgürlüğe ne de güvenliğe layıktırlar. ”
    Ve,hemen hemen Bursa Nutku ile aynı şeyi ifade eden şu söylem;
    “This country, with its institutions, belongs to the people who inhabit it. Whenever they shall grow weary of the existing government, they can exercise their constitutional right of amending it, or exercise their revolutionary right to overthrow it.Abraham Lincoln”

    Laflar doğrudur ve şartlar o şartlardır,efendim.
    Saygılarım ile,

    Necdet ÇELİKHAN

  6. Serdar Anlağan dedi ki:

    …tabi kişisel tecrübelerinizi esas alarak yazıyorsunuz. Doğrusu oldukça riskli bir yöntemdir. Eğer “espri” yoksa, istemeden gülünç duruma düşülebilir. 2005’te İstanbul’da Dünya Mimarlar Sendikası’nın düzenlediği (UIA) 22.Dünya Mimarlık Kongresi’nde okuduğum manifestodan bir iki ay sonra o zamanki TC Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer’e, AKP iktidarının “profanus vulgus” olduğunu ve durdurulması için derhal önlem alınması gerektiğini ikaz eden bir mektup göndermiştim. Mektubumda “dalâlet” sözcüğünü “delâlet” olarak yazdığımı sonradan bir başkasının uyarısı ile farketmiştim. Bu minör bir maddi hata değil, aldığım ezbere dayalı faşist ortaokul-lise eğitiminden kaynaklanan majör bir kavramsal hata idi. Çünkü ; “dalâlet” doğru yoldan ayrılma, sapma, sapkınlık anlamına gelirken, “delâlet” belirti, işaret, kılavuzluk anlamına geliyordu. Mektubu gönderdiğimin ertesi günü, Kanlıca’da hep takıldığım bir antikacıda kendini emekli MİT Binbaşısı olarak tanıtan birisi, Ege adalarından birinde nasıl bir yunan casusunu boğazlayıp geri geldiğini anlatmıştı, belki de tesadüftür.

    O günden beri yazılarımda alıntı verirken ezbere dayanmamaya çok dikkat ve özen göstermeye çalışırım. Birisinden alıntı yaptığınızda dikkat etmeniz gereken nokta alıntı yaptığınız kişi olmamaktır. Yani alıntıyı ancak tarafsız bir araştırmacı olarak, diyalektiği oluşturmak için kullanmalı, asıl fikrinizi yani tezinizi kendiniz oluşturmalısınız. Yoksa propagandaya düşersiniz.
    Bayım, siz alenen sağdasınız. Ben soldayım çünkü ezilenlerden yanayım. Ezilenler çocuklar, kadınlar, emekçiler, kürtler, “indigenismo” yani yerliler ve hepsinden önemlisi DOĞA’dır. Müslümanlar ezildiğinde onlardan yana oldum ve müslümanlar en çok ezilenlerdendir.

    CHP’ye angaje Yarkadaş’ın Gerçek Gündem’i, “Fedakarlık Olmadan Devrim Olmaz” manşeti ile Deniz Gezmiş’in fotoğrafını yaydığında şöyle yazdım :

    “Kimisi idol olarak Deniz Gezmiş’i, kimisi Nazım Hikmet’i, kimisi de Aziz Nesin’i alır…Yirmi yaşındayken Aziz Nesin’e “sizi çok seviyorum ama idolüm değilsiniz” diye yazmıştım, yanıt verdi, yüz yüze geldik, şiirlerimi okudu, “farkındasın” dedi…Onurdur benim için…Can Dündar 12 Eylül faşizminin işkencesini anlatan öyle bir belgesel çekti, yayınladı ki kör oldum ona. Adamın, insanlarımızın çektiği o korkunç acıyı güya tüm çıplaklığıyla verme çabası içindeymiş gibi görünerek aslında sırf kişisel şöhretini arttırmak için mizantropiye hizmet etmesini, korku salan aydınlık karşıtı propagandasını sezmiştim. “Mustafa” filmi ile bir kez daha yaptı aynı işi…Şimdi de Cumhuriyet’te Deniz’i sömürüyor…Bir “Koca Usta” tanırım ben TİP’in emekçilerinden, sevdiklerimden biri anlar kim olduğunu, derdi ki : “ellerinde kan var” diye, Cumhuriyet Gazetesi’nin 12 Mart ve 12 Eylül’de çocukları, gençleri ateşe atan, ölüme süren yazarlarını-yöneticilerini kastederek, hiç aklımdan çıkmaz ve AND İÇERİM burdan, asla alet olmayacağım çocukların, gençlerin cepheye sürülüp öldürülmelerine…”

    …sanırım bunlar son sözlerimdir, Sayın Çelikhan.

  7. Necdet Çelikhan dedi ki:

    Anlaşıldı.Siz yadsısanız da kişiler ile ilgili kişilikler üzerinden teşhis ve tespitler alışkanlığı ihtimal
    mesleğiniz ile ilgili olmalı. Doğrusu bence mahsuru yok.Yine de ben çok uzun yıllardan beri böyle yapmayı seçmiyorum.Ancak,değindiğiniz “humanizm” dahi,doğrudur,kendim ile tartışmaya açtığım bir konudur,75 yıl önce doğduğum ve bana yakıştırılmaya çalışılan sıfatları giderek sorgulamaya başladığım tarihlerden itibaren!
    Neden?
    “Süfli” olmayan bir “basit”kelimesi izah edecektir;BİLİMSELLİK İNANCI!
    Neyse,konu dışına çıkmak istemem.
    Sanırım sizin de pek şikayetçi olmayacağınız yazışmalar yaptık burada.
    Kendi adıma,teşekkür eder,sürçü lisan durumları mevcut ise şayet,affınızı istirham ederim.
    İyi dileklerim ile,

    Necdet ÇELİKHAN