enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

SESSİZ VE KESKİN BİR ÇIĞLIK…

26.02.2016
0
A+
A-

Sessiz ve Keskin Bir Çığlık : Sanatçı Batural Cırık’ın Çalışmaları…

“Otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu kahkahadır.” 
Hannah Arendt
Hakikaten, “Bilim daha önce kimsenin bilmediği yeni bir şeyi herkesin anlayabileceği biçimde ifade etmek”* ise bilginin paylaşımı da ancak bu anlayış ile gerçekleştirilebilir. Ancak sömürü, burjuvasını elit bir azınlık dili ile anlaşılmaz-anlaşamaz kılıp, bilginin paylaşımını engellediği için, siz bilgiyi çok kısa, net, herkes tarafından anlaşılan bir açıklıkla ifade ettiğinizde kinik-sinik bir düşmanlıkla karşılaşırsınız. Sanki o bilgiyi bu kadar kısa ve net açıklamak, yanlış bilgi-eksik bilgi vermekmiş gibi, çürütülmeye çalışılırsınız.

Örnek :

“Anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişin temel nedeni buzul çağının sona ermesiyle av hayvanlarının azalması ve insanların göçerek su kenarlarına yerleşip, tarıma başlamalarıdır” diye anlatırken, sizi dinleyen bir genetik mühendisinden :
-Neden buzul dönemi bitince av hayvanları azalsın ki? Gibi çocukça bir soru ve kinik-sinik bir tavırla karşılaştığınızda afallayabilirsiniz.
Oysa  :
-Efendim, pleistosen devirden holosen devire geçişte mega-faunanın majör yok oluşu neticesinde neolitik devrim yaşanmıştır, diye anlatırsanız kimse size bir şey diyemez.
Nazi savaş suçlusu Adolph Eichmann’a “Onbinlerce insanı ölüme göndermek sizin için zor değil miydi?” diye sorulduğunda “Doğrusu kolaydı, dilimiz bunu kolaylaştırdı” yanıtı alındı. Marshall Rosenberg bu bilgiyi aktarırken, Almanca “Amtssprache” sözcüğüne odaklanıyor. İngilizce “Official Language”, Türkçe “Resmi Dil” anlamına geliyor. Buradan anlıyoruz ki Naziler insanlığa karşı işledikleri korkunç suçları bireylerin vicdanlarına kabul ettirmek için “Resmi Dil”i kullanmışlar. Bu, sömürü-dil ilişkisinin açık kanıtlarından biridir.
“Silin Faşistleri!” diyoruz ama bunlar her yerde. Ailenizde, okulunuzda, iş yerinizde, televizyonda, sokakta. Bunların çoğu faşist olduklarının farkında değiller. Aralarında kendini sosyal demokrat veya muhafazakâr sananlar var. Irkçıları ayırıyorum, o ruh hastaları ne olduklarının bilincindedir. Zehirlerini bilerek yayarlar.
Peki nasıl oluyor da bayağı eğitimli, çalışkan, dürüst görünen insanların zihinlerinin yaldızı kazınınca altından faşizm çıkıyor?
Bunu dille ilintilendiriyorum. Türkiye’deki ırkçıların ve faşistlerin en büyük başarısının dilin evriminin yavaşlatılması olduğu, bunun birincil etken olabileceği üzerine kafa yoruyorum. Kanıtlar bu doğrultuda. T.C. Devleti tarafından halâ Türkçe etimolojik sözlük basılmamıştır. Bu konuda yapılan çalışmalar halka ulaştırılmamıştır.
Yalın ifadeyle, uygarlığın aktarımı anlamına gelen bilim, felsefe ve sanat dili Türkçeye yanlış ve yalan aktarılıyor ve bu sistematik uygulanıyor. YÖK bu sistemin zirvesindedir. Profesörlük ünvanı almış kişiler bile kendi dillerini bilmiyorlar, kendi dillerinde araştırma-analiz-sentez yapamıyorlar. Aktarmacılık (bu da yine kendi dillerini bilmedikleri için yalan-yanlış çevirilerle geliyor) ve intihal üretiliyor.
Özellikle sosyal bilimler, felsefe ve sanat birincil hedefidir dilin evrimselleşmesini yavaşlatmayı amaçlayan halk-insanlık düşmanlarının.
Teknik eğitim ve iştigali bundan istisnadır çünkü bu alandan yetişen teknokratlar sosyal problemleri idrak etmede doğadaki sistemin ele alınışından hareketle önerdikleri teknoloji odaklı çözümlerde aşırı ırkçı ve otoriter bakış açılarına düşerler. Bu sömürünün işine gelir. Evvelden beri devam eden ve 1980 Faşist Darbesi ile sıçrama yapan sömürü, mühendisler tarafından sevk ve idare edilmiştir. Siyaset sahnesindeki mankenlerin imam-hatipli olmasının bu durumu değiştirmediğini, ırkçı-faşist görüşlerini alenen yayan elitist doğa bilimcileri izlediğimizde anlayabiliyoruz. Yobazlar bunlara saygıyla “hocam” diyor. Aşırı ırkçı ve faşist görüşleri olan, akıl sağlığı bozuk “deli-dahi”lerin dil üzerine yazdıkları saçma sapan kitapların gençlere pompalandığını unutmadık.
Kendini yurtsever zanneden sağcılar, muhafazakârlar, milliyetçiler bu halk düşmanlığına alet olurken, dar kafalarıyla iman ettikleri “idealist değerlere” ihanetlerinin ve aslında sömürüye hizmet ederek bu “idealist değerler”in yıkımına  sebep olduklarının farkında bile değildir.
Yine yalın ifadeyle, insanlığın yüksek bilgisini Türkçeleştirme yetkinliğine sahip olanlar, İngilizce, Almanca, Fransızca, Latince ve Yunanca bilenlerdir. Bunların çoğu daha çocukken sömürücüler tarafından devşirildiklerinden, kimsenin bilmediği yeni bir şeyi herkesin anlayabileceği biçimde ifade etmekten kaçınır, halkın sömürülmesinin aracı haline gelirler.
Arada Bedrettin Cömert gibi “mefkûreci”ler çıkarsa, öldürülür.
Bu arada sömürü propagandistlerinin asimetrik çalıştığını da unutmadan eklemeliyim ki, bilginin halka ulaştırılmasını engellemek için “Hödüğün sanatçıyı aşağılamasını “halkçılık”, entelektüelin hödüklüğü afişe etmesini “elitlik” diye pompalamak” da yaygın olarak kullanılmaktadır.
Ezilenlerden yana olanlar, bulanık, donuk, sisle gizlenmiş, karartılmış bilgiyi halka eriştirmek için mücadele etmektedir. Bugün Türkiye’de bu mücadelenin öncülüğü 1980-2000 arası doğan kuşaktadır. Bunlar mahkûm edildikleri “dilsizliği” sanat ile yıkmaktadır. Sanat dirilmiştir.
Bodrum GSF’den yetişen tanıdığım genç ustaların üçüncü ve sonuncusunu yazıyorum.
Batural Cırık 1986 yılında Mardin’de doğdu. 2008-2012 yılında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nü bitirdi. Halen Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Grafik Tasarım Ana Sanat Dalı Yüksek Lisans Programı’na devam etmektedir.
Bodrum GSF’den her baskı ve yozluk ortamında baş kaldıran ekspresyonist işler çıkması da şaşırtıcı değil.
Naziler tarafından “Dejenere Sanat” olarak ilan edilen ekspresyonizmin ana edimi “Angst”tır. “Angst”tan gelen “Anksiyete” veya endişe, canlılarca deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. Sanat tarihinde genellikle “Alman Ekspresyonistleri” ile tariflenen bu akım, aslında baskı altında yaşanmış tüm çağlar boyunca varolmuştur. Yani ekspresyonizm  denince aklımıza  Munch’un “Çığlık”ı, Kirchner’in işleri ya da Kafka geldiği kadar El Greco, Grünewald ve Goya da gelmelidir.
Batu’nun işlerinde şüphesiz bir anksiyete ve çığlık görürsünüz. Sessiz ve keskin bir çığlık. Batu, gerçeklerle yüzleşmenin engellenemez gerilimini “az insiyak çok şuur”la inşa ettiği yüzeylerin üzerine çoğunlukla “stenciling” (aktarma) metodu ile oluşturduğu figürler, portreler ile anlatmaya çalışır. Bununla beraber “color field” anlayışında işleri olduğu gibi, yaratım sürecinde “action painting”i kullanmaktan da sakınmaz. Batu, soyut ve figüratif arasında izleyiciye, oluşturduğu espasın kendisini, kompozisyonun ötesine taşıyan dengeli pentürler üretir. Evet, çok moderndir ama işleri pentürdür. Batu’nun işleri izleyiciye gerçeği, dengeli estetiğiyle lirikliğe düşmeden anlattığı için değerlidir.
Batu’nun resmine yansıyan eleştirel düşüncenin şiire dönüşmesinin bir örneği olarak 31 Aralık 2010’da yazdığı bir paragrafı paylaşmak istiyorum :
“…İşte böyle sevgili çocuk, sana daha sonra sanatın maceralarını, zaman içinde nasıl gelişip serpildiğini, olgunlaştığını sonra değiştiğini anlatırım. Hadi sen şimdi yüzünü yıka, şu mahmurluğun perdelerini arala. 21.Yüzyıla uyanmak ne kadar zordur bilirim. Upuzun kahvaltıda sana yeni, geçmiş, gelecek düşleri anlatacağım. Hadi çocuk, burada zaman çabuk geçer; bazen yanından gelip geçer…Hadi sütünü iç çocuk, bir dahaki sefere sana Kübizmi anlatırım, iyi adamların öldürücü yanlarını da anlatırım.

…Eski bir Çin atasözü “Hızlı ol ama acele etme” der. Bu yüzyıla o kadar çok şey sığdırdık ki…İstersen hızlı ol, ama acele etme.”

Daha öğrenciyken işleri fark edilen ve katıldığı hemen her yarışmada dikkat çeken, derece, sergileme alan ve pratiğini teori ile güçlendirmek için durmaksızın araştıran, sorgulayan bu genç sanatçı, içinde bulunduğumuz yoz ortamda, tevazuu ve dürüstlüğü ile dikkat çekmektedir.
Bunlara ek olarak Batu’nun çalışmalarında diyalektiğin bütünsellik ilkesinden hareketle işlerinin dizinini şuurla geleceğe yönelik tasarladığını düşünüyorum. Güçlü bir akademisyen adayıdır.
Orijinal iş saklayan bir sanatseverin bugün edineceği bir Batu resminin on yıl sonra çocuğunun üniversite masrafını çıkaracağı kanaatindeyim.
Çalışkan ve üretken sanatçı Batural Cırık‘ın başarılı çalışmalarını ilgiyle takip ediyorum.
NOT : Bazıları akademiyi evi sanıyor, akademide “ev ahlâkı” ile iş yürütülmez. Bodrum GSF üzerine yazdığım izlenimlerim kimi öğretmen arkadaşlarımda tenakuza sebep olmuş. Bu beni engellemez çünkü sorgulama ve eleştirme hakkımı kullanıyorum. Amacım tanıklığımı aktarmak, halka gerçekleri göstermektir. Yazdıklarımı yalnızca entelektüellerin okuduğunu sanmayın, halktan insanlar da okuyor. Ayrıca entelektüel’in halktan gayrı olduğunu kim iddia ediyor?
Örneğin, Tevfik Fikret‘in yazdığı gibi kimseden bir fayda ummadan, kol kanat dilenmeden, kendi boşluk, kendi gök kubbesinde kendi gezgin, eğik bir başı bir boyunduruktan ağır hisseden, fikri, irfanı, vicdanı hür yaşamaya çalışan biri olarak canlısını hiç görmediğim, tanımadığım ama sanki dışardan baktığımda ulaşılmaz, erişilmez bir lider, efsanevi bir karakter, adeta bir Bloomberg, bir Justin Bieber, bir Sünger Bob gibi ünlü görünen, iki dönemdir Bodrum İlçe Belediye Başkanlığı yapan, önceden de Ortakent Belde Belediye Başkanı olan Sayın Mehmet Kocadon ile karşılaşsam, şu soruyu sorardım :
“Bodrum GSF’nin 2007’de Ortakent’de kurulmasına karşı çıktığınız, işin başında 1000 dönüm arazi üzerine kurulması planlanan Fakülte ve Teknokent Projesi’nin alanının 300 dönüme düşürülmesine sebep olduğunuz ve okulun inşaatını mühürlediğiniz ve iktidarınız süresince bundan dolayı okula sırtınızı döndüğünüz doğru mudur?” 
*Paul Dirac
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.