YARATAN VE YARATILAN / Ronald Karel yazdı…

Ronald Karel
Ronald Karel
  • 20.06.2016
  • 8.667 kez okundu

ronald-karel-yaradan-ve-yaratılan-2

Bu makaleme nereden başlayacağımı uzun uzun düşündükten sonra, dünyaya öncelikle kuşbakışı bakarak başlamaya karar verdim.

İnsanoğlu altı kıtaya yayılmış, aşağı yukarı 197 ülkede yaşamaktadır.

Her ülke kendi bünyesinde kanunlar çıkarmış ve halklarının bu kanunlara uygun bir şekilde yaşamalarını sağlamıştır.

Buraya kadar problem yok.

Problem, insanların hayata yanlış bakış açılarından ve doğru olmayan yaşam kültüründen kaynaklanıyor. Bunun en büyük sebebi de bana göre, insanoğlunun yeteri kadar “hayat” kavramını inceleyememiş ve bu konuda araştırma yapmaktan kaçınmış olmasına dayanıyor.

Temel problemler arasında kısaca bazı örnekler verelim. Devletlerin kendi halkını nasıl koruduğu, kanunlar önünde her insan denilen canlının eşit olup olmadığının yanı sıra ırk, din, kültür farkı gözetmeksizin bir çatı altında yaşayan insanların mutlu olup olmadıkları, dünya insanlarının mutlu ve sağlıklı bir şekilde yaşayıp yaşamadıkları tabiât kanunu gereğince ve insanların ruhsal dengesi bakımından çok önemlidir.

Yüce Allah’ın bize bahşettiği hârikulâde tabiâtı bozup bozmamamız dünyada sağlıklı yaşamın ve barışın sağlanabilmesi bakımından çok önemli faktörlerdir.

Lâkin bırakalım bütün bu yürümeyen kanunları, hepimizin bildiği gibi bütün kıtalarda problemsiz tek bir ülkenin mevcut olmadığı bu dünyamızda, acaba biz insanlar neyi anlayamadık? Dünyanın bütün okullarında filozofik dersler mevcuttur, dünyamız yüzlerce meşhur filozof, şair, gerçek bilim adamı yetiştirmesine rağmen neden acaba dünyamızda insanoğlunun nerede hata yaptığına dâir derin, spritüel, bilimsel araştırmalar yapılmaktan kaçınılmıştır?

Bu sorulara cevap vermeden önce yine hayâlî uydumdan yeryüzüne bakmaya devam ediyorum.

Gördüklerim çok acı…

Birbirlerini yok etmeye çalışan resmî ve gayriresmî kuruluşlar.

Para için aile içerisinde cinayet işlemeye kadar giden aile fertleri, çocuklarını satan anne ve babalar.

Para için kendilerine bir müddet düşman gösterdikleri ülkelere arabulucu şirketler vasıtasıyla gizlice ve müttefiklere açıkça silah satan devletler.

Para için dünyanın en gelişmemiş ülkelerinden başlayarak, daha sonra gelişmiş ülkelere sıçrayabilecek hastalıkları başlatıp, yüzlerce hatta binlerce ölümden sonra bir aşıyla milyarları cebe atan kalpazanlar.

Sonuçta son verilere göre dünyadaki 65 kişinin zenginliğinin, yeryüzünde yaşayan insanların varlıklarından çok daha fazla olması, herhalde dünya yaşam kanununa ve filozofisine son derece ters düşen bir sonuç olsa gerek.

Dünyamızda birçok din mevcut. Dindarım diyen herkes Allah’a inanıyor.

Eeee? Allah sevgi ve aşk demek. Allah’a inanmanın insan ruhuna ulvî bir zenginlik getirmesi lazım. Yani dinler, peygamberler tarafından yeryüzüne getirildiği zaman “Vay senin dinin bu, benimki şu” diye birbirimizle savaş etmek için getirilmediler bildiğim kadarıyla.

ABD’de savaşa “Allah adına” gidildiğine göre, demek ki bazı ülkelerdeki Allah benim bildiğim Allah değil. Şimdi, biraz bana inandırılmaya çalışılan Allah’ı düşüneyim bakalım.

Ben Katolik olarak dünyaya geldim ve her pazar sabahı ayinden sonra Fransız kilisesinde din dersi alırdım. Bana din dersinde “elindekini paylaş, insanları sev, günahların varsa kilisede itiraf et, iyi insan ol; Hz. İsa hep veren bir peygamberimizdir” diye yıllarca öğrettiler. “Sağ yanağına vurduklarında, sol yanağını da uzat” dediler. “İsa çarmıha gerildiğinde acı çekti. Sen de çek ki ruhun yükselsin” dediler.

Eeee?

Bugün Vatikan milyarlar içerisinde yüzerken, dünyanın dört bir yanında Katolikler açlıktan ölmektedirler. Hele Güney Amerika kıtası içler acısı durumda. Vatikan şu an emlakçılıkla uğraşıyor, para için birbirlerini yiyorlar.

Ee? Bu Allah da mı, benim Allah’ım değil?

“Biz de İsa gibi ıstırap çekelim”i bakın biz nasıl anlamışız?

Sicilya’da bir dinî, yani Katolik merasimine katıldım. Gördüklerim tüylerimi ürpertti. Ayakları çıplak bir şekilde onlarca insan kendilerini kırbaçlayarak yollarda bağıra bağıra koşuyorlardı.

İsa gibi ıstırap çekiyorlarmış.

Be kardeşim… İsa vücudunun acısından ıstırap çekmiyordu.

Ruhu ıstırap çekiyordu. Ruhu!..

Bu işler, yani ruh yükseltmek, chakra yükseltmek fizikî ıstırap ile olmaz, ölümsüz ruhun ıstırabı ile olur. Ruhun acı çekecek; fizikî vücudun değil!

Ama kime ne söyleyebilirsin ki?

O zaman nerede benim Allah’ım?

Benim Allah’ım, ruhuma enerji verebilen, beni anlayabilecek, zor durumlarımda bana bir ufak çıkış yolu verebilecek büyük ve olağanüstü bir güç olmalıdır. Kendisine dua etmem için hiçbir ibadet yerine gitmem gerekmez. Kendisine yalvarmam için aramızda hiçbir papazın olması gerekmez.

Hayatımı bilime adayan ve imanı olan bir kişi olarak Katolik kiliselerine boş oldukları zaman gidip Allah’a dua ederdim. En çok gittiğim kilise Paris’teki yaşamım esnasında Notre Dame de Paris Katedrali olmuştur. Tavandan gelen koro sesleri, mum kokuları, muhteşem tablolarla süslenmiş olan kilisede yukarı ve ruhumla transa girerdim. İnsanoğlunun girdiği her yer kirlenir mantığıyla araya kimseyi sokmazdım.

Protestanlar bu işi iyi kıvırttı. Dini kutsallıktan çıkarttılar ve “hayat bilgisi” dersine çevirdiler. Ortodoks papazlar gibi, papazlar evlenip yuva kuruyor ve çoluk çocuk sahibi oluyorlar. Bizim fantezist Katolik papazlar ise evlenemedikleri için ya çocuklara saldırıyor ya da birbirleriyle cinsel ilişki kuruyorlar…

Kınıyor muyum?

Hayır, çünkü onların inançlarına göre hayat şartları oldukça zor. Her insan cinsel ilişkide bulunmak ister. Bu bir tabiât kanunudur. Bu yüzden kınamıyorum ama acıyorum. O genç çocuklara acıyorum, ilerde delikanlı olacaklar ve ömür boyu o sahneleri hatırlayacaklar. Bence Katolik mezhebinin de büyük bir reforma tâbi tutulması lazımdır.

Neden benim dinimi örnek olarak gösterdim? Çünkü biz kendimizi dünyanın merkezi sanıp diğer inançları hor görürüz de ondan. Eğer mezhebim reformdan geçmezse yakın bir tarihte, Vatikan başta olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki Katolik dünyasında skandallar çoğalacaktır.

Dâima fazlasını isteyen, paranın kölesi olan insanların, zenginimizin fakiri yuttuğu, kuvvetlimizin kuvvetsizi yok ettiği, erkeklerin kadınlardan üstün tutulduğu, beyaz ırkın diğer ırklara göre daha üstün sayıldığı hatta ve hatta bazı gelişmiş ülkelerde, hâlâ siyah ırkın ezildiği bu hayat akışında insanoğlu neyi anlayamadı ve nerede hata yaptı?

İnsanoğlunun başına ne gelmeli ki bu maddiyata dönük ihtirasının doğru olmadığını ve ırkçılığın bir katliam olduğunu anlasın ve zamanla gerçek hayatı hazmetsin?

Yaratıcı, biz insanlar başta olmak üzere bütün canlılara inanılmaz güzel bir dünya bağışlamış.

Yüce Allah, fevkalâde astronomik bilgilerle kainâtı kurmuş ama canlılar o güzel dünyamızda doğru dürüst yaşayamıyorlar.

Ne büyük tezat değil mi?

Yüz sene sonra hangi yıldızın nerede olacağını bilebiliyoruz ama bir dakika sonra âkıbetimizin ne olacağını bilemiyoruz.

Kimisi Afrika’da ağzında sineklerle doğuyor, kimisi aynı anda Buckingham Palace’da milyoner olarak doğuyor.

Eee?

Hani hak? Hani Allah?

O zaman daha fazla uzatmadan naçizâne ben inandıklarımı, düşündüklerimi açık açık yazayım arkadaşlar.

HAYAT BİR CONTINIUM’DUR…

İnsanın hayatı bitmez. Ruhumuz kabuktan kabuğa girer ama ölmez. Yani bizim BEN dediğimiz ruhumuz, hiçbir zaman ölmez.

Bundan tamamen emin olabilirsiniz. Yok öyle bir şey.

Şimdi bu konuyu açalım.

Öteki tarafla dünya yaşamı arasındaki ilişki sadece bir tanedir. O da hastanelerde operasyon anında geçici olarak kalbi duran, nabzı atmayan veya derin komaya giren hastaların vücutlarını terk ederek gerek tavandan kendilerini görmeleri ve sadece kendilerini değil doktor ve hemşirelerin hareketlerini dikkatle inceleyebilen, hatta yan odalarda neler olduğunu görebilen kişilerin kendilerine geldiklerine anlattıklarıdır.

Ancak bu anlattıkları son derece önemlidir. O derece önemli olmuştur ki, benim de Brüksel’deyken üye olduğum tarihlerde (1990-1996)  İANDS organizasyonu bütün dünyada seçtiği hastanelerle ilişkiye geçip cerrahlardan bilgiler almaya başladı. Web siteleri www.iands.org olup bugün faaliyetlerine devam etmektedirler.

Tıp dünyası önce karşı çıkıp “her ölen insan belki halüsinasyonlar görebilir, bunlar kısa sürer, sonra kaybolurlar” diye bir cümle sarf etti.

O bakış açısı bir günde çürütülmüştü. Şöyle ki, “halüsinasyon değil. Gerçek. Çünkü halüsinasyon olsaydı herkes aynı şeyi görmezdi. Zencisi, beyazı, zengini, fakiri dünyanın dört bir yanından elde edilen şahitlerin yazdıkları beş aşağı beş yukarı aynı. Önce fiziksel vücuttan kopma, kendini hafif hissetme, çok mutlu olma, kendi vücutlarını tavandan görebilme, hatta tepelerinde beyaz bir ışık görme, o ışığa doğru ilerleme ama daha sonra yer çekimi gibi vücuda geri dönme”.

ronald-karel-yaradan-ve-yaratılan-1

Daha ileriki tarihlerde başka araştırmalar yapılmaya başlandı. Southampton’da cerrahlar 2000 kişiyi incelediler, galiba 300 kişi beyni durduktan, kalp atışı durduktan sonra vücutlarından ayrıldıklarını görmüşler.

Doktorlar yeterli değil diyorlar, o zaman belki ölümden sonra 3 dakika kadar insan yaşayabiliyor sonucunu çıkarmışlar.

İnsanoğlu neden bu kadar ölümsüzlükten korkuyor? Nedir bizleri bu denli korkutan? Araştırma yaparken bile negatif düşüncelerle çalışmaya başlayan doktorlar ve cerrahlar neden bu denli hayatın gerçeklerini araştırmaktan çekiniyorlar?

Tıp dalında psikiyatri ve psikoloji dalları tam bir rezalet. Hastalar psikiyatrlara gittikleri zaman daha da kafayı yiyor gibime geliyor. Daha bilim, ruhla beyini ayırabilmiş değil. İnsanlar bertaraf ediliyorlar, üstelik de Fransa psikolojiye hiç önem verilmediği için, isteyen vatandaş benim zamanımda kapısına “psikolog” yazıp doktorluk yapabiliyordu. Yani tam bir insan katliâmı.

İsviçre’de Elizabeth Kübler Ross psikiyatrik hastaneleri ziyaret ettiği zaman ve hastaları iyice dinleyip kendilerine sevgi gösterdiği zaman, hastaların büyük bir kısmında rahatlama ve iyileşme görülmüştü. Kübler Ross ölümsüzlüğe tamamen inanmış bir araştırmacıdır. O zamanlar rasyonel psikiyatrların ve nörologların insanlara verdiği zararları da anlatmıştı. Bu konuda yayınladığı kitaplar mevcuttur.

Bugün deneye dayalı (ampirik) bir bilim dalı olan tıp bilimi ruhun materyalini çözdüğü zaman matematik gibi “exacte science”a terfi edecek. Yoksa bugünkü gibi çelişkiler içerisinde olmaya devam edecek.

Bu yazdıklarımı bir kısım insan anlayamayacaktır ve bana kızıp şu andan itibaren okumayı bırakacaktır.

Neden insanların büyük bir kısmı bu yazdıklarımı anlayamaz ve hatta okumadan ellerinin tersiyle iterler?

Cevabı gayet net ve açık.

Eğer bir insanın ruhu yüksek ise, yani spiritüel ise, o zaman bu dediklerimi anlar ve inanır. Çoğu kişiler “spirituel olduğuna inanıyorum, ama tam çıkaramıyorum” derler.  Ama ruhu “ölümlü ve anatomik” olan beyin tarafından aşırı derecede idare ediliyorsa ki, bunlar kendilerini “rasyonel” diye tanıtırlar ve de rasyonel olmanın mârifet olduğuna inanırlar, o zaman bu yazılanlardan bir şey anlamazlar ve de sinirlenirler. “Ben gördüklerime inanırım” diye kendilerini methederler.

Bu onların suçu değildir. Bu olayların, dünyamızdaki eğitim seviyesiyle yakından uzaktan ilgisi yoktur. Ordinaryüs profesör olursunuz ama bir şey anlamazsınız. Demek ki siz dünya insanısınız. Yok olmaya doğru hızla giden dünya insanlarının bir parçasısınız.

İlkokul diplomanız bile olmaz, şehir yüzü bile görmemiş olursunuz ama yüksek ruhlu bir kişiliğiniz varsa o zaman bu yazdıklarımla ilgilenebilirsiniz hatta kendinizi daha da aşabilirsiniz.

Dünyaya geldiğimiz zaman beraberimizde bazı bilgiler getiririz. Bu herkes için geçerlidir. Dünyaya gelen ruh, bebekle beraber yeni bir dünya hayatına başlar. Ayrıca bazı doğuşlar karmiktir. Yani alın yazısı çizilmiştir. Ne yaparsanız yapın onu bozamazsınız. Bu bilgiler geçen hayatlarınızdan kalmıştır. Yani ölümsüz ruhtan. 1963 yılında Nobel ödülü alan nörolog John Eccles ve Edelman 90’lı yılların başında “ruhun materyali” üzerine kitap yayınlamışlardı. Lâkin o kitap Brüksel’de birkaç ay sonra raflardan kaldırıldı.

ronald-karel-yaradan-ve-yaratılan

HAYAT MEKANİZMASI VE FİLOZOFİSİ…

Hayat hiç bitmez ve devam eder. Mühim olan yaşadığımız süreçte ruhumuzu ön plana çıkarmamızdır. Doğuşta, ruhun beyine ne kadar etki ettiği hâlâ araştırma konusudur. Lâkin ruhu yüksek bir insanın, böyle vahşi bir dünyada huzur içerisinde yaşaması zordur.

Kararlarımızı ölümsüz ruh ve ölümlü beyinle, sosyal adaptasyon, aile, arkadaş çevresi de göz önüne alarak dengeli bir şekilde vermemiz lâzım diye düşünüyorum. Bu aşamaya gelmenin en önemli unsuru ölümsüzlüğün farkına varmış olmamızdan geçer. Eğer bunu anlarsak o zaman hayatımız daha çekilir hale geliyor.

İANDS kurulduğunda içerisine teologlar, cerrahlar, psikologlar alınmıştı. Onların korkuları şöyleydi.

“Ya ölümün rahatlatıcı bir yaşam tarzı olduğuna inanırsalar, o zaman insanlar intihar edebilirler”…

Yapılan araştırmalarda NDE’ler (ölümü görenler) tam tersine bir tepki gösterdiler. Hayata geri döndükleri zaman çok daha rahat bir yaşam sürmeye başladılar. Bazıları ABD de çiftliklerini sattılar ve aileleri ile sakin bir bölgeye taşınıp hayatlarına yeniden başladılar.

chakras 1

Ruhu yüksek insanın farkı diğer insanlara göre nedir?

Ruhları ne kadar yüksek olanlar, yani uzak doğuluların söylediği gibi çakraları 5 veya üzerinde ise (en fazla 7), o zaman eren olabiliyorlar. Yani beraberlerinde getirdikleri bütün bilgilerin bir kısmını o yeni insan kabuğunda tatbik edebiliyorlar. O kişiler beraberlerinde getirdikleri bilgi haricinde ruh seviyeleri 4 ve daha üzerinde olduğu için kozmozla ilişki kurabiliyorlar, lakin çok büyük bir yüzde, bu ilişkinin farkında olmuyorlar. Ruhlarını fiziksel vücutları vasıtasıyla dışa vurabiliyorlar. İçlerindeki sesle, bilgiyle ve zenginlikleriyle önemli romanlar yazabiliyorlar, klasik müzikte muazzam besteler yapıp bütün dünya insanlarını etkileyebiliyorlar, önemli ulusal veya uluslararası şarkıcı olabiliyorlar; ruh ellerine vurduğu zaman büyük ölümsüz ressam olabiliyorlar; bazıları spor dallarında büyük muvaffâkiyetler elde edebiliyorlar. Bu kişilerin tekrar edelim çakra – ruh yükseklikleri en aşağı 4-5 olup, zaman zaman beyinleri rahat olup stres yaşamadıkları zaman 6 ya ulaşabiliyorlar. İşte bizler buna bilmeden 6. his diyoruz.

O eserler ölümsüz olur, gerçek ruhtan geldiği ve bütün dünya insanlarının bir ruha sahip oldukları için o eserler kâinatın sonuna kadar sevilirler.

Mesela kim Beethoven’in 9. senfonisini sevmez? Kim Edith Piaf’ı dinlemez? Kim Zeki Müren’in sesini dinlemez? Vs vs…

Rasyonel insanlar da entel dantel takınarak, birbirlerine kültürlü gözükmek için bu müzikleri, resimleri severler. Bugünkü dünyada bu gibi konular derinden incelenmediği için herkes entel-dantel gözükmek için bu tanınmış isimleri öğrenip etrafta zaman zaman konuşurlar.

Ama siz sanata beyni karıştırırsanız, ruhunuzun yüceliğinin farkında değilseniz o zaman bugün bestelenen ve sadece cızırtı olup baş ağrısı yapan klasik müzik bestelerini dinlemeye çalışırsınız. Mecburen de seversiniz çünkü etraf kınar. İşte bugünkü dünyanın gerçek hali budur.

Ruhtan gelen spor, sanat ve bilim gerçektir ve rasyonel – memur kafalı insan beyni işin içine girdiği zaman telef olurlar.

Ölümden sonra ruh serbest kaldığında hayal ettiği, arzu ettiği her hareketi yapabilirler. İşte ruh seviyesi, yani çakra seviyesi yüksek olan kişilerde kaâbiliyet dolu olurlar ve fizikî vücutta kapalı olduklarından istedikleri gibi hareket edemezler ve yarattıkları zaman da muazzam bir bürokrasiyle karşılaşıp mutsuz olurlar.

Yüksek ruhlu insanların doğduklarında beraberlerinde getirdikleri sanat, bilim ve spor dallarındaki pozitif atomlarının sosyal hayatta tatbik edilirken önlerine ne beyin sınırı, ne kanun, ne devlet sınırı konulabilir.

Zengin ruhlar serbest kaldıkları zaman sınırsız bir şekilde yaratabilirler, yarattıklarını tatbik edebilirler; sanat, spor ve bilimde büyük katkıları olur.

Sadece bu kişilerin özel hayatları inanılmaz derecede zor olur, etrafları tarafından çok zarar görüp kritik edilirler, çünkü basit beyinlerin yarattığı abuk sabuk kanunlar onların yaratıcı beyinlerinin çalışmasına mâni olurlar.

Hayat maâlesef bir savaştır… Her insanın içinde bir savaş vardır. Doğru karar verme savaşı.

Bir hatırlatma daha, naçiâne benim düşüncem ve benim gibi hayatı araştıran araştırmacılara göre, bir ruh seks zamanında bir hanımın rahmine girdiği için “çocuk aldırma” günahtır. O üniversal atomun (ruh) karmasına mâni olmaktır. Ötenazi başka bir konudur, her hastaya göre değişir.

Şimdilik bu kadar olsun. Eğer bu makaleme pozitif tepkiler gelirse o zaman gelecek yazılarımda da bu konularda düşündüklerimi ve inandıklarımı yazabilirim.

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. sevim dedi ki:

    Oldukça ilginç savlar içeren makalenizi okudum. İnançlı birisi değilim fakat farklı pencerelerden de bakmayı severim. Yazınız bu pencerelerden biri oldu benim için. Bence yazmaya devam edin. Tüm bunlar size enerji veriyor. Yazınızda hissedebiliyorum. Saygılar.

  2. Raife dedi ki:

    Çok enteresan ve kapsamlı bir konuydu. Umarım devamı gelir.

  3. SULEYMAN dedi ki:

    Ronald Bey Merhaba, yazınızı bir solukta okudum. Beni şaşırttınız. Sizin derin bilgiye sahip olduğunuzu, zaten görüyor ve düşünüyordum, ama algınızında aynı derinlikte olduğunu bilemiyordum. Üstüne kendinizde dahil tüm hakim yapıları karşınıza alıp, benliğinizin ve korkularınızın (cesaretinizin) kontrolü olmadan sorgulamanıza aynı derinlikte saygı duydum. Yazınızı bilgim ve algım çerçevesinde irdelemek ve fikirlerimi size aktarmak isterim, eğer izin verirseniz. Bunu yapabilmem için bana sadece sizin denetiminizde olan mail adresinizi gönderebilirseniz memnun olurum. Yazıyı 1-2 hafta içinde gönderebilirim. Zira bu kadar kıymetli bir paylaşıma çok hızlı cevap veremem diye düşünüyorum. Saygılıarımla,
    Süleyman

    1. ronald karel dedi ki:

      İyi günler Sülayeman bey, benim emailime gönderebilirsiniz.. ronaldkarel@msn.com

      Saygılarımla

  4. özlem dedi ki:

    Degerli hocam bizleri cok guzel bi konuda aydinlattiniz yazilarinizin devamini merakla bekliyorum cok tesekkur ederim.

  5. Yalçın dedi ki:

    Lütfen devam edin.İlgi ile okuyoruz bizler

  6. Nurten Akzanbak dedi ki:

    Sevgili Ronald,makaleni okurken gözlerim doldu..Dünya yaşamındaki gerçekleri olduğu gibi yazmışsın ..
    Senin kalbinin doğruluğuna inanıyorum canım arkdaşım.
    Senin bu dünyaya geliş sebebin insanlığa yararlı olan varlıklardan biri olduğuna da inanıyorum..
    Verdiğin bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum.
    SEVGİLER♥♥♥

  7. kemal dedi ki:

    malezyada müslüman olmayanların ALLAH demesi yasaklamış bilginize!

  8. methi tacar dedi ki:

    Katılımınız, yazılarınız içeriği için Siz’e teşekkür ederim.
    Lütfen bizleri aydınlatmaya, kimi yerde bilgilerimize
    ileriye taşımamıza devam ediniz.

  9. nihat inal dedi ki:

    ilginç tesbit ve yorumlarınızı dikkatle okudum. teşekkür ediyor ve devamını merakla bekliyorum.

  10. boswelia dedi ki:

    Bilim,delinin olmadığı hiç bir şeyi kabul etmiyor…bu yüzden Bilim,spritüel oluşumun karşısında.Kişilerin yaydığı enerjilere inanıyorum,öyle olmasa,nedensiz yere sevdiğimiz insanların varlığı olmazdı hayatımızda.Bilim,bize geleceği sunar…ama hayatın anlamını,özel kişilerden ediniriz…sizde bunlardan birisiniz.Din konusunu naif bir şekilde geçtiğiniz için olumsuz eleştiri almayacaksınızdır…Bu döngüden çıkabilsek keşke.Devamını sabırsızlıkla bekleyenlerdenim.Sevgiler,saygılar.

YORUM YAZ