enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

MURAT SERTEL’İN BAHÇESİ – 2

Sertelinbahcesi_kapak2

Ben Murat Abi’de yapmacık hiçbir şey görmedim. Ne halinde tavrında ne evinde, bahçesinde ne insan ilişkilerinde. Murat Sertel, burjuva, bayağı, sahte şeylerden tiksinirdi. Uzun boylu, karizmatik, yakışıklı bir adamdı. Sportmendi, hafifti, hızlı ve dengeli yürürdü, bahçeden uçar gibi geçerdi. Bilim insanından çok sanatçı gibiydi, müzisyenliğinden ve ressamlığından bahsederler. Dansı sevdiğini ve iyi dansettiğini işitmiştim. Bir Toyota Corolla’sı vardı, pek de değer vermezdi araca. Taksi severdi, Emirgân taksicileri Murat Abi’yi gururla taşırlardı. Arabayı çoğunlukla Jenny kullanırdı, garaja parketmezler, yolun kenarındaki bir boşluğa bırakırlardı. Bazen sabahları, Jenny ile beraber çıktığında, hızlı olduğundan, önceden arabaya biner, motoru çalıştırır, beklemeye tahammülsüzlüğünden kornaya basardı, Jenny çıldırırdı.

O zamanlar Google falan yoktu. Murat Abi’nin Boğaziçi’nde hoca olduğunu, Bilkent’te de ders verdiğini biliyordum. DPT’de çalışan iktisatçı bir arkadaşıma sormuştum, “Çok iyi bir mikro-iktisatçıdır” demişti.

İnşaat işinde genelde kabadan inceye gidilir, ben tersini yaptım. İçmimarlık uygulamalarından, mimarlığa, dekorasyondan restorasyona ve tasarımcılıktan müteahhitliğe yürüdüm. Çok zorlandım, çizdiği projeleri uygulayan birisi olarak günlerim kaba erkeklerin ve zorlu iş rekabetinin içinde geçiyordu. Murat Sertel’in bahçesi benim sığınağımdı. O bahçenin dinginliği beni sağaltıyordu.

Ancak müştemilatın ciddi bir problemi vardı. Evcik, sokak kotundan aşağıda olduğundan yağışta lağım geri basıyor mutfaktan pis su geliyordu. Bunu Murat Abi’ye yansıtmadım. Kurtuluş’ta onu yumruğuyla döve döve yetiştiren ermeni ustasını minnetle hatırlayan ; Istanbul’un en iyi lağımcılarından yetmişlik Sivaslı Turan Usta beni severdi. Çağırdım geldi, asfaltı güzelce deldi, sorunu kalıcı olarak giderdi, çukuru doldurdu gitti. Bu işi bir hafta sonu yaptı.

Deli Akın’a alışmıştık ama bitişikteki küstah fransız kadının oturduğu, berbat, güya restore edilerek katledilmiş, kitsch evin betonlu bahçesindeki boktan çiçekleri sabahları sularken çıkarttığı gürültü, sinirlendiriyordu meselâ. Sonradan Murat Abi anlatmıştı, bitişik evi hıyarın biri satın almış, Anıtlar Kurulu’ndan, Boğaziçi İmar’dan falan geçirtmiş, yıkmış, bodrum yapmak için kazıyı derinleştirmek istemiş, kaya zemini kıramayınca dinamit kullanmış. Murat Abi’nin evinin temelleri sallanmaya başlamış. Murat Abi, sonunda çalışmasını yarıda kesip fırlamış, herifin canına okumuş. Herif Murat Abi’yi umursamamış üstüne bir de dayılanmış.

Murat Abi, durmuş, sakince :

-Sen beni tanımıyorsun daha anlaşılan, demiş.

Kısa bir süre sonra herifin inşaatı mühürlenmiş. Herif, uzun süre Murat Abi’ye onu affetmesi için yalvarmış. aracılar sokmuş devreye, çoluğu çocuğuyla beraber gelmiş özür dilemeye. Ben tanıdığımda Murat Abi’ye Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları danışırdı.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Tansu Çiller’in önünü açmak için Murat Sertel’i yurtdışında görevlendirdiklerini de söylerlerdi. İnanırım, Murat Abi kimselerin manipule edebileceği biri değildi, demir leblebiydi, Çiller gibi birini yükseltmek için onun ülkedeki akademik çalışmalarını geciktirmek gayet akla uygun geliyor.

Bir sabah Murat Abi’nin asistanlarıyla kahvaltılı çalışmalarından birinin sesiyle uyandığımı hatırlıyorum. İyice kendilerini kaptırmışlar, yüksek sesle  “ALİ ÖYLE YAPARSA, AYŞE N’AAPAR? AHMET VE ZEYNEP’İN DURUMU N’OLUR?” gibi, garip konuşmalar, bağrışmalara sinirlendiğimi hatırlıyorum. Sonradan anladığım kadarıyla, Murat Abi, “Oyun Teorisi”ne kattığı ve bilimsel literatüre “Sertel Yaklaşımları” diye geçen çalışmalarının ışığında, Türkiye için “Çoğunlukçu Uzlaşı” diye adlandırılan yeni bir seçim sistemi önerisi üzerine çalışıyordu. Çok basit görünen ama çok zor bir problemi çözmeye çalışıyordu. Murat Sertel iktisattan matematiğe yürümüştü.

Ağaç istifinin kaldırılmasından sonra, Murat Abi ile epeyce uzak durduk. 99 Depremi’nin akşamı, ben evde yokken Sultan’a sahip çıkmışlar, dışarda yatmışlar. Ne bizim müştemilatta ne Murat Abi’nin ahşap karkas üç katlı evinde bir hasar yoktu.

Daha sonra ona:

-Murat Abi, yirmi milyar dolar zarar var diyorlar, doğru mu? diye sordum,

-Yok o kadar, dedi.

Bir seferinde de, Kemal Derviş’i sordum, şöyle, o alaycı bakışıyla :

-Kemal öyle söyledikleri gibi birilerinin adamı falan değildir, işini iyi yapan biridir, demişti.

Bir süre sonra Murat Abi, enfes bir Boğaziçi gecesi, küçük terasımızda rakı içerken masamıza geldi. Geç vakitti, çakırkeyifti, oturdu, baktı rakı kadehine :

-Eskiden ben de içerdim bunu, dedi biraz da canı çekerek, şarap kadehi elindeydi.

Murat Abi’nin artık beni kabullendiğini ve sevdiğini o zaman anladım. O zaman dost olduk. O gece bana ilk gençlik yıllarını, babası ile olan çatışmasını, evi terkedip bir sirke katılmasını ve onlarla Avrupa’yı gezmesini anlattı.

Murat Abi iyi şaraptan anlardı, büyük marketlerde uygun fiyatla bulunca kasayla alırdı. Şişelerini de atmaz, depoda saklardı. Sıcak bir yaz öğle sonrası, kendi terasında, annesi hanımefendi de varken şarap verdi,

içine de buz attı :

-Şaraba buz atılmazmış, palavra, şaraba buz atılır, dedi, muzipçe gülerek. Dediğim gibi, Murat Abi yapaylıktan, burjuvalaşmış her türlü sahte ritüelik gösterişten nefret ederdi. Şarap içmenin “kutlanması” gibi soytarılıklar onun için bayağılıktı, çok fena dalga geçerdi.

Dijitürk ilk deneme yayınlarında Murat Abileri ve bizi denek seçti, bedava yayın önerdi. Jenny kabul etti, biz de ettik. Eski uydu sistemini söktüler, kendi sistemlerini kurdular. Tam giderlerken, Jenny panikle teknisyenleri durdurdu :

-İspanyolca kanal yok bunda…Murat haber seyrediyor oradan, diye.

Murat Abi’nin kaç dil bildiğini bilmiyorum ama İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve Yunanca  bildiğine eminim. Bunlara ek olarak Arapça, İbranice ve Portekizce bildiğini de söylüyorlar.

Yazın bahçede bir hareketlilik başladı. Anladık ki, Murat Abi’nin ve Jenny’nin kullanmadığı garaja yeni bir kapı yapılacak ve bu işi Murat Abi’nin saygıdeğer babası Ahmet Bey üstlenmiş. Bir pazar sabahı, Ahmet Bey kapının montajını kontrol için erkenden geldi, bahçenin bize yakın bir yerinde bir iskemleye oturdu. Sultan bakkala gitti, gazete aldı, ben Ahmet Bey’e bir sehpa ile gazeteleri ve demlenince çayı verdim, çok memnun oldu. Sonra yanına gidip sohbet ettim. Türkiye Cumhuriyeti’nin erken döneminde devletin gıda endüstrisi kurumlarının tesislerinin kuruluşuna katkılarını, çabalarını anlattı. Anadolu’yu nasıl karış karış gezdiğinden, Bodrum’u 40’lı yıllardan beri bildiğinden bahsetti :

-Antalya taraflarında bir ada alacaktım, sonra alamadım, Rahmi Koç aldı, dedi.

Ahmet Bey’in vefatında eşi hanımefendiye taziye ziyaretinde bulunmuştum. Ama Murat Abi’nin beklenmeyen vefatında, o zaman hayatta olan annesini ziyaret etmeye gücüm yetmedi, sadece telefonda titreyen bir sesle taziyede bulunabildim.

Murat Abi’yle sonbaharda bir ara tekrar buluştuk. O gün Yorgo Papandreu’dan bahsetmişti. Yorgo arkadaşıymış, çok kalmışlar birbirlerinin evinde.

O vakitler, kapitalist basın yapay bir türk-yunan dostluğu propagandası yaymaya başladı. Nurettin Sözen “Taksim Toplantıları”na Yorgo Papandreu’yu davet etti. Bu toplantıyı evde canlı olarak izliyordum. Salonda bir bayram havası estiriliyor, herkes yapay bir şekilde türk-yunan dostluğunun ne kadar güzel olduğunu anlatıyordu, riyakârlığın kokusunu TV ekranından bile alabiliyordum.

Yorgo kürsüdeyken, en önde oturanlardan Murat Sertel elini kaldırdı, söz alıp ayağa kalktı :

-Madem Türkiye’nin dostusunuz lütfen izah eder misiniz, neden Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine engel oluyorsunuz? diye sordu.

Nurettin Sözen’in antipatik sırıtışının suratında donduğunu hatırlıyorum. Adam bir an kendine gelemedi. Murat Abi, riyakârlığın yapış yapış döl zarını tek bir soru ile yırttı attı, gerçeği doğurttu. Sözen’in Sertel’e nefretle bakışı gözümden kaçmadı.

Çok güzel bir kıştı. Bahçenin karlı hali mutluluk ve huzur veriyordu. İş ortaklığımda ciddi sorunlar baş göstermeye başlamıştı. Sonradan ihanete uğradım ama yıkılmadım. Bu zor süreçte, Murat Abi de pek görünmüyordu, devamlı yurtdışındaki toplantılara katıldığını tahmin ediyorum.

Bir karşılaşmamızda, Murat Abi :

-Yurtdışındaki üniversiteleri abartıyorlar, Türkiye’deki üniversitelerin bazıları onlardan daha iyidir, çok iyi öğretim görevlileri var bazı yeni üniversitelerde, dedi. Murat Abi TÜBA’nın (Türkiye Bilimler Akademisi) kurucularındandı.

2000 yılının yazı pek kolay geçmedi. Yaz sonuna doğru işimde yaşadığım gerilim zirveye ulaştı. Sebepsiz kötülüğün olamayacağını sanıyordum, Hannah Arendt’i ve “Kötülüğün Bayağılığı”nı bilmiyordum o zamanlar, sonradan anladım ki çoğunlukla kötülük bayağılık, sıradanlıktan kaynaklanıyor.

O gerilimli günlerde, fırsat buldukça eve kaçıyor, yalnız başıma müzik dinliyor, kitap okuyordum. Bir öğleden sonra terasta günlerdir yavaş yavaş uğraştığım ve belki on kez dolgu verniği atıp sıfır numara zımpara ile okşadıktan sonra üzerine on kat da inceltilmiş mat vernik attığım “Bokte” ile uğraşırken, Jenny dayanamadı, kendi teraslarından keyifle seslendi:

-Serdar, n’apıyorsun günlerdir? Nedir o? Ney mi? diye sordu.

-Hayır, bu bir bokte. Samuray kılıcının ahşaptan yapılmışı, dedim. Jenny’nin şaşkınlığını unutamam.

Murat Abi ve Jenny arada bir dostlarını yemeğe çağırırlardı, genellikle bahçenin kendilerine yakın kısmında. Bir seferinde bizim tarafa yakın kısmında ağırladılar misafirlerini, sekiz-on kişiydiler. Bizim teras tamamıyla onların görüş alanındaydı ve aydınlıktı, onların bulunduğu yer ise loştu. Oldukça geç gelmiştim ve yorgundum. Onlar ise kafaları bulmuşlar, neşeyle makara yapıyorlardı. Bahçe kapısından girdiğimde, Murat Abiler’in grubunu görünce ben de keyiflendim. Sultan bizim terastaki küçük masamıza sofrayı kurmuştu, elimi yüzümü yıkayıp oturdum, Sultan rakı servisi yaptı, Murat Abiler’in grubundan sesler yükseldi :

-Bak, bak…Sofrayı hazırlamış…

-Rakı veriyor…

Epey bi dalga geçtiler, sonunda içlerinden biri :

-Murat! Nerden buldun bunları? diye sordu.

Murat Abi ayaktaydı, benden yana dönerek o güzel sesiyle, herkesin işitebileceği tonda :

-Gökten indiler! dedi.

Sonra masaya davet edildik, çok güzel bir geceydi. Murat Abi’yi izleme ve dinleme fırsatı bulmuştum.

Murat Abiler oturdukları evin çatı katını kiraya vermeye karar verdiler. Bir öğleden sonra Jenny, Murat Abi’nin annesi hanımefendi, Murat Abi, onların terastayken, beni de çağırdılar, Tevfik de evdeydi. Sanırım bir kiracı adayı epey uygun bir teklifte bulunmuştu, onu görüşüyorlardı. Anladığım, bu adayın musevi olduğu, eşinden yeni ayrıldığı ve bir sevgilisi olduğuydu. Kiracı deniz manzaralı çatı katını pek fena olmayan bir dekorasyonla yeniledi ve taşındı. Bahçe iki sokak arasında bir parsel olduğundan, Murat Abi’lerin evinin girişi de bizim Toraman Sokak’a değil, paraleline yakın olduğundan yeni kiracının o girişi kullanması akla yatkındı. Bizim girişi ise biz ve herhalde sevdikleri için Murat Abiler kullanıyordu.

Yeni kiracıyı bir-iki kez gördüm  ama nedense sevgilisi -bankacı filandı herhalde- sık sık bizim taraftan bahçeye giriyordu. Akşamleyin elimde çay bardağıyla rakı yudumlayıp, bahçeyi sularken, flörtöz hanımefendinin saçmasapan konuşma girişimine maruz kalmak hiç de hoşuma gitmemişti.

Bizim evimizin sokağa bakan girişi, bahçe kapısından ev kapısına kadar uzanan ve ilkyazda enfes kokan bir yasemin ile saklanıyordu. Evimizin mahremiyetini koruyordu.

Bir gün gündüz vakti duştan çıkmıştım ve bazı sesler duydum, kapıyı açtım bornozla, karşımda Ali Usta, elinde bahçe makası, yaseminin yarısını budamış.

-N’apıyorsun Ali Usta? dedim.

Ali Usta yüz ifademi görünce dondu kaldı elinde makasla. Sivri topuklu ayakkabıları ve dar döpiyesiyle bizim bahçenin taşlarında yürümekte zorlanan yeni kiracının sevgilisinin, bu yaseminin dallarının yüzünü gözünü rahatsız etmesinden şikayetçi olduğunu ve budanmasını istediğini anlattı dili döndüğünce. Ona ne dediğimi hatırlamıyorum ama içeri girip, üstümü giyinip geri geldiğim bir kaç dakika içinde Ali Usta kayıplara karışmış ve giderken de bahçe makasını kapımızın önündeki taşın üstüne bırakmıştı.

Akşam yeni kiracının ışıklarının yanmasını bekledim, geldiğini anlayınca, bahçeye çıktım, o tarafa doğru on dakka, Deli Akın’ı kıskandıracak bir sesle, diyaframdan sövdüm saydım. Camları titretircesine yaptığım serenada, yandaki hödük fransız kadın dayanamadı, hindi boynunu uzatarak bişeyler söyledi, kendi işine bakmasını söyleyerek onu da tersledim. Yeni kiracı ışıklarını söndürdü, bir hafta görünmedi. Murat Abi seyahatteydi, döndüğünde, elinde çantasıyla durdu, yakışıklı gülümsemesi ile gözlerimin içine bakarak :

-N’aber? dedi.

-Hiç…Siz yokken zebellah gibi burdayım işte, dedim.

-Yok canım…Çok da sevimlisin, dedi.

Yeni kiracının sevgilisini bir daha bizim girişi kullanırken görmedim.

Biz Murat Abi’nin bahçesinde iki yıl oturduk, bir iğnenin yerini bile değiştirmedik.

 

Bilim insanı Prof. Dr. Murat Rauf Sertel ile ilgili anılarımın son bölümü bir sonraki yazımda…

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.