Bodrum Gündem

ZAVALLI EGO / Metin Aycıl yazıları…

Eksik bilgi yanlış bilgidir;

dolayısıyla bilgi değildir.

 “Ego” konusunda yazmaya neden karar verdim?

Aslında bu kararım, üç-beş yıl öncesine kadar uzanıyordur; belki de daha fazla. Bir toplantıdaydım, değişik bir iş modeli anlatılıyordu; hem de o işte başarılı olmuş, deneyimlerinden yararlanılabilecek bir kimse tarafından.

YK-Enerji-14062024
YK-Enerji-14062024
previous arrow
next arrow

Söz konusu işte başarılı olabilmek, öncelikle bugüne kadar sahip olduğumuz düşünce kalıplarımızı kısmen değiştirmeyi gerektiriyor; diğer bir ifadeyle, kendimize meydan okumayı.

Bu çok hoşuma giden ve benimsediğim bir söylemdir: “Kendine meydan okumaK”. Bireysel gelişmenin ve açılım yapmanın temelinde bunun yattığına inanırım.

Toplantının ilerleyen bölümünde, söz konusu kişi, “ego’su olan kişi, bu işte başarılı olamaz” ifadesini kullandı. Oldukça şaşırdım ve sordum kendime: “Ego’su olmayan kişi, kendisine nasıl meydan okur?” Bu mümkün değildi tabii.

Diğer başka yanlış kullanımlar da beni rahatsız ediyordu ve böyle bir yazıyı yazmaya karar vermiştim ki; dün uçakla, üniversitesinde çalıştığım şehirden dönerken, arka sıramda, otuzlu yaşların yarılarında olduğunu sandığım iki kişi, işleri konusunda sohbet ediyorlardı. Organizasyonlarındaki bir pozisyona müdür olma olasığılığı bulunan kişileri değerlendiriyorlardı kendilerince. Konuşmalardan, bir kadın adayın öne çıktığını anladım; daha doğrusu onların tahmini bu yöndeymiş. Ancak konuşanlardan biri şunu ekledi: “Onda bu ego olduğu sürece kimse onunla çalışmak istemez.”

Bunu da duyduktan sonra, “ego” konusunda yazmak için artık beklememem gerektiğini düşündüm.

Yukarıda sadece iki örnekle sundmaya çalıştığım “ego” kavramını son yıllarda oldukça sık duyuyoruz. Örnekleri çoğaltmak mümkün; ancak hepimiz, yeteri kadar örneğe zaten rastlıyoruz.

Şunu içtenlikle söylemek istiyorum ki:

Freud’tan bu yana, “ego” kavramı bu kadar yerlerde sürünmemiştir.

Ego kavramını, birçoğumuz gibi, ben de Avusturya’lı nörolog ve psikoanaliz öğretisinin kurucusu olan Sigmund Freud’tan (1856-1939), kitapları sayesinde duydum.

Freud, ruh ile bilincin iki ayrı gerçeklik olduğunu ortaya koyan ve öğretisinde bunu temel alan çok değerli bir bilim insanıdır. Burada Freud’un öğretisini anlatmaya çalışmayacağım; zaten bu benim haddimi de aşar. Yapmak istediğim, kavramların doğru anlamlarının ortaya konmasına yardımcı olabilmek için, işin ustasının ışığından yararlanmaktır.

Freud, insan kişiliğinin yapısını oluşturan bileşenleri üç başlık altında inceler; bunlar:

  1. Alt bilinç (İd)
  2. Benlik (Ego)
  3. Süperego (Üstbenlik)

Söz konusu kavramlara, yine Freud’un yardımıyla, kısaca açıklık getirmeye çalışalım:

Alt bilinç (İd): Freud’a göre id, kişinin ilkel benliğidir. Hazın doyumu ilkesine göre çalışır. Hiçbir sosyal kuralı önemsemeyen id’in tek istediği, isteğinin anında yerine getirilmesidir. İdi baskın olarak bebeklerde görebiliriz. İd için aynı zamanda kişiliğin çocuksu tarafı da denilebilir. İd, içimizdeki doyumsuz hayvandır. Kendisini yalnızca ihtiyaçlara göre ayarlayan, eleştiri kabul etmeyen, durdurulamayan yanımızdır. İd, dürtüsel davranış kalıplarını içerir. Yeme, içme, cinsellik, saldırganlık gibi

Benlik (Ego): Ego, haz alma ilkesi yerine, gerçeklik ilkesine göre hareket eder. Bilinci kontrol eden kişilik parçasıdır; id’ in doyum bulma çabasını kontrol etmeye ve denetim altında tutmaya çalışır. Örneğin; ego gelişmeden önce çocuk, id’in isteklerine, yeri ve zamanı dikkate almaksızın, doyum bulmaya çalışmaktaydı. Ancak, ego’nun gelişmesiyle birlikte çocuk, id’in isteklerinin nasıl, ne zaman, nerede doyum bulabileceğine karar vererek, bu istekleri gerektiğinde erteleyebilir, değiştirebilir ve bastırabilir.

Freud Ego için çok güzel bir benzetme yapmıştır:

“Ego, şahlanmış, azgın bir at üzerindeki şövalye gibidir.”

Ego, id’in isteklerine gerçekçi bir biçimde doyum bulmaya çalışmakla birlikte, aynı zamanda dış dünyadaki koşulları ve durumları algılar ve süperego’nun isteklerini de dikkate alır. Böylece, ego, id ve süperego’nun çatışan isteklerini uzlaştırmaya ve dengelemeye çalışır. Bu nedenle:

Ego, kişiliğin düzenleyici, denge ve uyum sağlayıcı bir bileşenidir.

Dolayısı ile, ego’suz insan olmaz, olamaz; bu varoluşa aykırıdır.

Yazımın başlığı “ego” ile ilgili olduğu ve yukarıdaki söylem de hoşuma gittiği için. Yazıyı burada bitirmekle bitirmemek konusunda tereddüt yaşadım. Ancak, konunun bütünlüğü açısından, süperego’dan da biraz söz etmenin doğru olacağını düşündüm.

Süperego (Üstbenlik): Çocuk, doğduğu zaman iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt edebilecek düzeyde değildir; ancak zaman içerisinde, ana babasının, çevresindeki diğer kişilerin benimsediği ahlâk kurallarını ve değerler sistemini farketmeye başlar. Örneğin çocuk, ana babasının ne gibi davranışları onayladıklarını ya da onaylamadıklarını, doğru ya da yanlış bulduklarını ayırt eder duruma gelir. Böylece, kişiliğin ahlâkî ve yargısal yanını oluşturan “süperego” gelişir.

Süperego, doyum bulması ve yerine getirilmesi ahlâkî kurallar tarafından hoş karşılanmayacak olan id’in isteklerini (özellikle cinsel ve saldırgan dürtüleri) engellemeye ve bastırmaya çalışır. Ego da, ikisi arasında denge ve uyum sağlamaya çalışır.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.