enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASINI HATIRLAYAN VAR MI?

ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASINI HATIRLAYAN VAR MI?

nadiye-sarıtosun-yazdı-Öğretim-Birliği-Yasası

Nadiye Sarıtosun

İTÜ Dil ve İnkılap Tarihi Bölümü

Emekli Öğretim Görevlisi

93 yıl önce kabul edilen Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat) anayasanın174. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini korumak amacı ile çıkarılmış korunması gereken devrim yasalarının ilkidir. Cumhuriyet’in ilanından beş ay sonra aynı gün çıkarılan öbür iki yasa: Hilafetin kaldırılıp Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması, Evkaf ve şer’iye Vekaletlerinin kaldırılmasıdır.

Öğretim Birliği Yasasına neden gerek görüldüğünü anlamak için Cumhuriyet’ten önceki eğitim sistemine bakmak gerekir.1924’ten  önce üç farklı türde ve farklı birimlere bağlı bir eğitim sistemi söz konusuydu.Bunlardan biri; dini eğitim veren mahalle mektepleri,Kuran kursları ve medreselerdi. Bir diğeri; Tanzimatla birlikte başlayan,Batılı anlamda eğitim veren Tanzimat okullarıydı. Dar’ul Fünun, Mekteb-i Nefise, Mekteb-i Mühendishane ….gibi ki, bunlardan bazıları bugünkü üniversitelerin temelini oluşturmuştur.Bunların yanı sıra pek çok kentte bulunan yabancı dilde eğitim veren azınlık okulları ile  özellikle Türk öğrencilere eğitim veren misyoner okulları vardı.İnanılması güç ama 1890-1900 arasında, Anadolu’nun aklımıza gelemeyecek pek çok ilinde Van’da,Bitlis’te,Amasya’da Siirt’te,Batman’da ….eğitim veren bu okulların sayısı 415’i buluyordu. İşte Öğretim Birliği Yasasına böyle bir ortamda gerek görüldü.1924’ten sonra tekke,zaviye,Kuran kursu ve medreseler kapatılmış ,öte yandan bir renk olması açısından yabancı dilde eğitim veren eski ve köklü birkaç lise dışında(Galatasaray Lisesi, Tarsus Amerikan Koleji…)   gibi tüm misyoner okulları da kapatılmış ve bütün okullar MEB’ye bağlanmıştır.Bu arada MEB’ye imam-hatip,din görevlisi ve bu alanlarda memur yetiştirmek üzere okular açma yetkisi de verilmiş ve ilahiyat fakülteleri kurulmuştur.

Günümüzdeki Durum:MEB’nin din görevlisi yetiştirmek için açtığı okulların sayısı özellikle 1950’lerden sonra çok artmış, bu okullara hiçbir zaman imam olamayacak kız öğrenciler de alınmaya başlanmış,böylece din görevlisine duyulan  ihtiyaç doyum noktasına gelmiştir.1997 yılında gelinen noktada İmam-Hatip Liseleri meslek okulu niteliğini yitirmiş,bir tür dinsel ağırlıklı genel lise niteliğini kazanmıştır.1995-96 öğretim yılında, tüm mesleki teknik lise öğrencilerinin  dörtte biri,tüm mesleki teknik öğretim öğrencilerinin de (orta-lise) %57’i İmam-Hatip Okullarında öğrenim görmektedir.Zaten 12 Eylül Döneminde 16 Haziran 1983  tarih ve 2824 sayılı yasa ile İmam –Hatip Liselerine, lise denkliği verilerek bu okullardan mezun olanlara üniversiteye girme hakkı tanınmıştır.İşte bu yasadan ve bu tarihten sonra artık üniversitelerimizden  imam-doktor, imam-avukat, kaymakam, imam yönetici, imam-mühendisler ….mezun olmaya başlamıştır

Öte yandan, özellikle 1950’lerden sonra, ülke üzerinde bilinçli olarak uygulanan bir kültür sömürüsünün uzantısı olarak yabancı dilde eğitim yapan okulların sayısında artış gözlenmeye başlanmıştır.Yabancı dil eğitimi ,yanlış bir değerlendirme ile  eğitimde “bir araç değil,bir amaç” olarak algılanmaya başlanmıştır. MEB’nin okullarında İngilizce öne çıkmaya başlamış,her türlü dersin ilkokuldan başlayarak yabancı dilde yapıldığı özel okullar ve Anadolu Liseleri ülkenin en iyi ,en gözde okulları olmaya başlamıştır.Boğaziçi Üniversitesi  ile başlayan İngilizce üniversite eğitimi ODTÜ ile devam ederken 1980’lerden sonra giderek ülkedeki tüm üniversitelerde yabancı dilde eğitim yapılmaya başlanmıştır.Bu ülkenin sınavlardan geçen en seçkin öğrencilerini , yabancı bir dil ve kültürle yoğurarak kendi halkından ve kültüründen uzak bir okumuşlar sınıfı yaratmakta sakınca görmeyen bir zihniyet ülkeye egemen olmuştur.Yukarıda anlatılan her iki tutumun da 1924 öncesi ile ne denli örtüştüğünü görememek herhalde  büyük bir aymazlık olur.

Cumhuriyet bu toplumu ümmetten ulusa ,tebadan halkın egemenliğine, dini esasa dayalı uygulamalardan laik hukuk devleti anlayışına taşımıştır.İşte bu devrimlerin sürdürülebilmesi,yurttaşların ulus bilincine ulaşabilmesi,ulusal kültürün güçlenip gelişebilmesi ,birlik ve dayanışma ruhu oluşabilmesi için ortak,aynı zamanda ulusal bir eğitim modeli gerekmez mi? Bu modelin de en güzel örneği  “Köy Enstitüleri” değil midir?  Unutmamak gerekir ki, her devrim ancak  o devrimi anlamış,özümsemiş,yaşam biçimine dönüştürmüş kuşakların yetiştirilmesiyle gelişir,yaşar.Bu çok dilli,çok başlı ,ulusal olmayan, zaman zaman adeta deneme tahtasına dönmüş bir eğitim sisteminin  ülkemize ne getirdiğini ve neler götürdüğünü artık iyice irdelemek ,

buz dağının bu görünmeyen yüzünü artık görmek ,günümüzde yaşadığımız sorunların Cumhuriyet’in ilke ve devrimlerinden uzaklaşıldığı,o yasalar delinip hiçe sayıldığı için yaşandığını anlamak gerekir.

Oysa Mustafa Kemal ,1924’te Öğretim Birliği Yasasının kabul edildiği Meclis konuşmasında bakın neler söylüyordu,ortaya koyduğu hedefler neler idi:  “Okuma yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak,memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek,memleket davalarının ideolojisini anlayacak,anlatacak nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak;işte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek,Marif Vekaletinin üzerine aldığı büyük ve ağır mecburiyettir.”  Eğitmdir ki bir milleti ya hür,müstakil,şanlı yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”  “Bizde milli eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak zarureti münakaşa edilemez.”

Yukarıda bize gösterilen hedefe ne kadar ulaşabildiğimiz neden ulaşamadığımız  ya da neden ulaştırılamadığımız her Türk Yurttaşının irdelemesi ve üzerinde düşünmesi gereken önemli bir konudur. Bugün hemen hemen her ilde, ilçede açılan kuran kursları ,denetimsiz bir şekilde dini eğitim veren okullar,yurtlar,çocuklarımıza verilen banaz bir dinsel eğitim  söz konusudur.Buralara sadece çaresizlikten ve ekonomik koşullar nedeniyle  eğitim görmesi için çocuklarını yollayan ailelerin,o yurtlarda çocuklarının cayır cayır yandığını görmek ya da cinsel isrismara uğradığını duymak ve bir büyüğümüzün ağzından “ bir kereden bir şey olmaz “ dediğine tanık olmak yüreğimizi dağlamaktadır.  İlköğretim düzeyindeki okullarımıza da  Arapça ve Osmanlıca derslerinin konulması için yapılan çalışmalar bu ülkeyi nereye taşıyacaktır. Özellikle Osmanlıca sevdasının arkasında “Harf devrimini “ ortadan kaldırma isteğinin yattığını anlamak hiç de zor değildir. Bilimsel bir gerçektir ki Osmanlıca yapay bir dildir ,konuşma dili değil, bir yazı dilidir . Ayrıca  Osmanlıca öğrenmek için Arapça ve Farsça’yı da bilmek gerekir .Zira döneminde, içinde çok az Türkçe sözcük olan, üç  dilin bir karması olarak elit bir kesimin yarattığı bu dil, halkın arasında hatta Osmanlı Sarayında bile kullanılmamıştır. Ancak mezar taşlarını okumak için  okullarımızda bu tür bir eğitimin verilmesinin gerekçeleri çok farklıdır. Ülkemizde hala okuma yazma bilmeyen üç milyon insan varken bu tür işlerle uğraşmak doğrusu anlaşılır gibi değildir. “Fikri hür vicdanı hür, irfanı hür ” gençler yetiştirebilmek için izleyeceğimiz yol, Laik ve bilimsel eğitimdir.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.