enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

AFFETSEK N’OLUR, AFFETMESEK N’OLUR? / Serdar Anlağan Yazıları…

Dişi kurdun günahları,

Aslanın günahları,

Leoparın günahları,

Emânetin geri verilmesi talebi,

Ödünç verildiğinden daha fazla,

Nefretin fitnecilerinden,

Kendi türüne ihanet edenlerden,

Ya da en azından,

Kapsamlı bir hesaplaşma,

Ve uygulama.*

Hayatta herşey affedilir mi?

14 Yaşında bir oğlan çocuğunu taciz edip ve belki de tecavüz etmiş bir sapık tanıyorum ben. Mağdur olan çocuk da gidip kendinden dört yaş küçük oğlan kardeşini taciz etmiş. İki çocuk da hayatları boyunca bu travmanın izini taşıyarak yaşamışlar. Bu sapık, şimdi Almanya’da psikiyatristlik yapıyor, sıktığı gizemli “New Age” palavralarıyla “büyülediği” hayranları bile var. Kimbilir aradan geçen yıllar içinde daha ne haltlar yemiştir?

Şimdi bunu af mı edelim?

Haber veren gazeteciye “muhabir” haince, fitne yaratmak için suçsuz, erdemli, yurtsever insanları zorbalara ihbar edenlere “muhbir” deniyor.

Misafirlerine ihanet edenlere “muhbir” deniyor. Çıkar için yoldaşlarını, arkadaşlarını, kardeşlerini satanlara “muhbir” deniyor. Kendi türüne ihanet edenlere “muhbir” deniyor.

Muhbir, ihbarı tutarsa, şana, şöhrete, servete kavuşuyor, saygı görüyor, kahraman oluyor. İhbar ettikleri hain ilan ediliyor.

Ama tarih affetmiyor.

Üç muhbiri anlatacağım.

Kivilcimli_ve_Tor

  1. Vedat Nedim Tör

Beyoğlu’nda adına müze vardır. 1897’de Doğmuş 1985’te ölmüştür. Seksensekiz yıl yaşamış rahat, refah içinde. Vedat Nedim‘in hayattaki yükselişi, aralarına sızdığı Türkiye Komünist Partisi’ndeki yoldaşlarını Kemalist Devlete ihbar etmesi sayesindedir. Şevket Süreyya Aydemir de onunla beraber “dönmüş”tür, solda bunlara “dönek” denir.

1927 Yılında Vedat Nedim ve Şevket Süreyya TKP’nin “Parti Arşivi”ni polise teslim ettiler ve tüm parti üyelerini deşifre ederek, tutuklanmalarını sağladılar. Bu muhbirlik ile örneğin: 17 Yaşında Kurtuluş Savaşı’na katılan, Yörük Ali Efe çetesinde Kuvayı Milliye gönüllüsü olan, Köyceğiz Kuvayı Milliye Askerî Kumandanlığı görevinde bulunan Doktor Hikmet Kıvılcımlı gibi bir yurtseverin ömrü boyunca yirmiikibuçuk yıl zindanda zulüm göreceği bir süreç başladı. Ve daha ne güneşler battı…

Galatasaray mezunu Vedat Nedim, Kurtuluş Savaşı’nda n’apardı bilmiyorum ama bu ihanetinden sonra “La Turquie Kemaliste” dergisini çıkarmak, TRT İstanbul Radyosu’nu yönetmek, Yapı Kredi Bankası ve Akbank’a danışmanlık gibi işler verilmiştir kendisine.

Yazık.

Dedim ya!..Adına müze kurmuşlar.

Sab_Ali_ve_Kutay

  1. Cemal Kutay

“…Bigün hizmeteri bir renkli kuş yakalayıp eve getirmiş. Sabahattin dokuz, kardeşi Fikret de altı yaşında…Balkonda iki kardeş arasında bir çekişme başlamış. Anneyle baba da içerden onları görüyor ve dinliyorlarmış. Sabahattin kuşun hemen salıverilmesini, kardeşi Fikret de kafese konulmasını istiyormuş.

Bu çekişme çok uzamamış, Sabahattin kuşu salıvermiş. Ağlayan kardeşine de avludaki ağaçlarda cıvıldaşan kuşları gösterip şöyle demiş:

-Kafeste böyle oynaşıp ötemezdi ki…” (1)

“…Sabahattin çocukluğunda çok okurdu; evde, okulda okuduktan başka, evden okula gidip gelirken yollarda da okurdu. Bigün evde kafesin arkasında oturuyordum. Okuldan dönen Sabahattin‘i gördüm. Yine elinde kitap vardı, okuyarak geliyordu. Bir kız çocuğu arkasından koşup geldi, ona taş attı. Taş, Sabahattin‘in omzuna çarptı. Canının yandığını yüzünden anladım. Hemen kapıya koştum,

-Oğlum, o kız sana neden taş attı? diye sordum.

-Kaydırak oynuyorlarmış, ben de kitap okuyarak geldiğim için, görmeden çizgilerine basmışım. Ondan taş attı…dedi.

 Bir taş verdim,

-Al bu taşı, git, sen de ona at! dedim.

 Taşı aldı, ağır ağır gitti. Kafesin arkasından onu seyrediyordum. Köşeye kadar gitti, dönüp arkasına baktı, beni kapıda göremeyince, taşı yere bırakıp döndü. Eve gelince,

-Neden taşı kıza atmadın? diye sordum.

-Onun da mı canı yansın anne!…dedi.

 Aşağıdaki hatırayı da, Sabahattin Ali‘nin küçüklüğünü bilen mahalle bakkalı anlatmıştır:  Sabahattin, elindeki kitabı okuyarak okuldan dönüyordu. Arkadaşlarından ikisi onunla alay ediyor, arkasından bağırıp çağırarak taş atıyorlardı. Çocukları kovaladım. ‘Bunlar seni neden taşa tutuyorlar?” diye sordum. Yumuk gözlerini büsbütün kısarak şöyle dedi: ‘Onlarla birlik olup yaramazlık etmiyorum da ondan…’ (2)

1907 Yılında doğan şair ve yazar Sabahattin Ali 41 yaşında, 1948’de başına vurularak öldürülmüştür.

Katili olarak, işlediği bu cinayetten gurur duyduğunu söyleyen, ordudan kovulmuş ve önceden suiistimal ve hırsızlık suçları da işlemiş olan Ali Ertekin adlı MİT muhbiri, sadece iki yıl hapis yatmıştır. Sabahattin Ali‘nin ölümünden sonra basında aleyhine yapılan propaganda**, şairin ölümünün basit bir cinayet olmadığı, planlı bir işkence ve infaz olduğu iddialarını güçlendirmektedir.

Bu yumuk gözlü, yaşam, doğa ve insanlık sevgisi dolu çocuğun, bu olgunlaşmış şairi, hikâyeci, romancının katline giden sürecin başında ona ihanet eden, onu ihbar eden iki “yakın” arkadaşının suçu vardır.

Bunların isimleri Emin Soysal ve Cemal Kutay‘dır, yıl 1931-32.

“…Sabahattin Ali Konya ortaokul öğretmeniyken daha çok halk şiirlerini taklit ederek şiir ve taşlamalar yazmaktaydı. Sıvaslı bir Bektaşi halk şiirine nazire yaparak yazdığı taşlama dillerde dolaşmaktaydı. Bu taşlamada, eski İstiklâl Mahkemesi reisi Ali Çetinkaya yerilmekteydi. Bigün Konya Öğretmenler Birliğinin bir toplantısında bu taşlamayı okuması kendinden ısrarla rica edildi. Bu toplantıda bulunanlardan bir öğretmen Sabahattin Ali‘ye çok yakınlık göstermekte idi; iyi arkadaştılar. Sabahattin Ali Sıvas Bektaşi şiirinin naziresi olan taşlamasını o toplantıda okudu. Taşlamanın bir parçası şöyledir:

Cümlesi belî der enelhak dese

Hâlâ taparlar mı koca terese?

Kel Âli’nin boynu vurulmuş mudur?

Koca teres kafayı çekince

İskender’e bile dudak bükünce

Hicabından yerler yarılmış mıdır? (3)

Sabahattin Ali‘ye yakın arkadaş gibi görünen iki kişi (Cemal Kutay ile Emin Soysal) sonradan araları açılınca, o toplantıda bu taşlamanın okunmasından altı ay sonra Sabahattin Ali’yi hükümete ihbar ettiler.” (4)

Sabahattin Ali önce Konya sonra Sinop Cezaevi’nde yattı. “Hapishane Şiirleri No.5” adlı, halk arasında “Başın Öne Eğilmesin ya da Aldırma Gönül” diye bilinen ünlü şarkıyı orada yazdı.

“…Konya’da kendisini curnal edip sonra mahkemede aleyhte tanıklık edenlerden birisi Emin Soysal‘dı. Bu zat sonra Köy Enstitüsü hareketinde faal rol alacak, Hakkı Tonguç‘la arası açılınca da –Recep Peker hükümeti ve Şemsettin‘in Maarif Vekilliği zamanında- enstitülü bakanlardan birisi olacaktı. Öteki Cemal Kutay‘dı, bu curnalcilik rolünden sonra Turancılara, Atsız ve arkadaşlarına yaklaştı ve o yoldaki hizmetlerine sonuna kadar devam etti” (5)

1909 Yılında doğan Cemal Kutay 97 yaşına kadar sağ kaldı, 2006’da öldü. Bedirhanlar adlı Kürt milliyetçiliğinin öncülerinden bir aileden geldiği halde Türk ırkçılığının propagandistiydi. Teşkilât-ı Mahsûsa adlı gizli örgütün önemli bir üyesi ve sonradan Çerkez Ethem ile beraber Yunan ordusuna sığınarak kaçan Kuşçubaşı Eşref‘in damadıydı. Kutay, ırkçılar tarafından baştâcı edilmiş, “Büyük Tarihçi” olarak pazarlanmış, ölümüne kadar hep onore edilmiş, televizyonda övülmüş birisiydi.

Onun tarih bilimi ile safsatayı harman ederek propaganda yaptığını ve ajan-muhbir*** olduğunu söyleyenler çoktur. Hiç sevilmeyen bu adam, çocukken ne yokluklar çektiğini anlata anlata, refah içinde, rahat rahat yaşadı.

Aynaya bakarken ne hissettiğini bilemeyiz elbette.

Avcioglu_ve_Kaynak

  1. Mahir Kaynak

Bunu kısa yazacağım. Doğan Avcıoğlu‘nun dostu ve avukatı Gülçin Çaylıgil‘den bizzat işittim. Gülçin, Avcıoğlu için: “Çok çalışkan, ciddi, disiplinli birisiydi. Evinde, masasının başında devamlı çalışır ve üretirdi” demişti. Doğan AvcıoğluYalçın Küçük için ise “Yalçın, benden üstündür…” dermiş arkasından, Gülçin söylemişti.

1926’lı Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin döneminde en önde gelen tarihçi, gazeteci, yazar, düşünür ve siyasetçilerinden biriydi. 1960 İhtilâlinden sonra Marksist metinlerin Türkçeleştirilmesi ve yayımlanması, diyalektik materyalizmin Türkçe düşünen ve konuşanlara aktarılmasında büyük emeği geçenlerdendi, ilerici ve yurtsever bir aydınlanmacıydı.

Doğan Avcıoğlu‘nun, sol düşünce ve eyleme katkıları olan Yön Dergisi’ndeki yazılarıyla, ırkçılığa ve özellikle Turancılığa karşı mücadele ettiği yazılıyor.

Doğan Avcıoğlu Türkiye’de ABD sömürüsüne karşı mücadele eden bir kadronun en önemli liderlerindendi. Bu kadro, 1960 sonrası, ihtilâlin karşı yöne sapması ve yine ezenlerden yana taraf tutarak, sömürü ve faşizme kaymasına tepki olarak, Atatürkçü, lâik, ilerici asker-sivil-bürokrat, okumuş yurtseverlerin öncülüğünde, ileride sosyalizme geçişi sağlayacak bir “milli demokrasi” kurulabileceğine inandığı için bir darbe planlıyordu.

MİT’in eğitimli ajanlarından Mahir Kaynak adlı genç aralarına sızmıştı.

Kadro, tecrübesiz değildi. Toplantılarını sıkı güvenlik ortamında gerçekleştiriyordu. Herkes ama herkes, ince aramadan geçiriliyordu. Bir kişi hariç. Onları arayan kişi. Avcıoğlu‘nun en güvendiği tilmizi Mahir Kaynak. Mikrofon ve gizli kayıt cihazı da ondaydı.

Gülçin, Avcıoğlu‘na tembih etmiş: “…Doğan, her sabah bana uğrayacaksın. Ne zaman uğramazsan, o zaman bileceğim ki seni aldılar.”

Doğan Avcıoğlu, bir sabah uğramamış…

1934 Doğumlu Mahir Kaynak, 81 yaşında, 2015’te rahaaat, refah içinde öldü. Adam, sanki kahramanmış gibi, ya da daha beteri “normal bir insan”mış gibi yaşadı, sık sık TV’de boy gösterdi, fikirleri alındı, “…hımm” denilerek, Sayın Kaynak‘ın “…uzman görüşleri”nden faydalanıldı.

Meğer Mahir Kaynak vatanı kurtarmış!..Galatasaray Lisesinde lâkâbı “Hayvan Engin”**** olan Engin Ardıç “Mahir Kaynak‘a küfür etmeyin” diye yazı yazıyor, ölümünden iki gün sonra.

Demek ki bayağı küfür edilmiş, ediliyor, edilecek arkasından.

SONSÖZ:

“…Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekâlı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler, sizin sorunlarınızı omuzladılar.”*****

Sinan Cemgil’in annesi Nazife Hanım

“Affetsek n’olur, affetmesek n’olur?”

 

* S.A. Kanlıca, 2005 (İngilizceden çeviridir)

(1) Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, s.321, (Sabahattin Ali’nin annesi anlatmış)

(2) Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Aziz Nesin, s.322, (Sabahattin Ali’nin annesi anlatmış)

(3) Sabahattin Ali’nin “Memleketten Haber” adlı taşlaması, SoL Haber’de yayınlanan “Sabahattin Ali neden öldürüldü?” başlıklı, Cansu Fırıncı imzalı yazıda yer alıyor:

 

“Hey anavatandan ayrılmayanlar

Bulanık dereler durulmuş mudur?

Dinmiş mi olukla akan o kanlar?

Büyük hedeflere varılmış mıdır?

Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?

Mebus yaparlar mı her şaklabanı?

Köylünün elinde var mı sabanı?

Sıska öküzleri dirilmiş midir?

Cümlesi belî der Enelhak dese,

Hâlâ taparlar mı koca terese?

İsmet girmedi mi hâlâ kodese?

Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?

Koca teres kafayı bir çekince

………………..

İskendere bile dudak bükünce

Hicabından yerler yarılmış mıdır?”

 

(4) Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, s.324-325

(5) Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, s.358, (Aziz Nesin’in arşivlediği imzasız bir yazıdan)

** ”…Sabahattin Ali’nin öldürülmüş olduğu resmen açıklandıktan sonra, hemen bütün gazeteler, ağız birliği etmişçesine, en ağır aşağılamalarla, öldürülmüş olan Sabahattin Ali’ye saldırıyorlardı. Lehinde tek satır bile çıkmadı. Bu saldırgan yazarların hepsi de Sabahattin’in tanıdığı, çoğu da arkadaşlık ettiği kimselerdi.”

Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, s.361

*** Yalçın Küçük’e göre Bedirhanlar aslında İbranidir ve Kutay İsrail’e çalışmaktadır.

**** Engin Ardıç’ın okul arkadaşı Ferhan Şensoy’un ifadesidir.

***** ”…Karikatürcü Ramiz Gökçe’yle bir odada, bir masada karşılıklı çalışırdık. Ramiz bigün bana şöyle demişti:

– Aziz Bey, durumunu seçmen gerekir. Bak sana arkadaşım Kemal Tahir’in başına gelenleri anlatayım. Kemal Tahir evlendi. Bigün beni evine götürdü. Yatağı, şeker sandıklarının üstündeydi. (O günlerde Ramiz, iyi bir semtte üç ya da dört katlı bir apartıman yaptırmıştı.) Evi tamtakırdı. Sonra hapse atıldı. Karısından ayrıldı. Bir Cumhuriyet Bayramı günüydü. Bayram gecesi, Haydarpaşa önünde demirlemiş olan Erkin zırhlısında balo verilecekti. Istanbul’un bütün tanınmış kişileri bu baloya çağrılıydık. Rıhtımdan motorlarla zırhlıya gittik. Bütün resmi kişiler, hükümet  adamları, ünlüler, tanınmış kişiler, yüksek sosyete ordaydı. Erkekler smokin, kadınlar tuvalet giymişlerdi. Yemek, içki, herşey bol…Bütün gece yedik, içtik, dans ettik. Sabaha karşı yine motorlarla gemiden ayrıldık. Sonradan öğrendim ki, biz geminin güvertesinde, üst salonlarında yer, içer, eğlenir, dans ederken, geminin deniz dibindeki  hücrelerinde, sintinelerindeki Kemal Tahir’le arkadaşları, Nâzım Hikmet filan zincire vurulmuş olarak sonlarını bekliyorlarmış. Şimdi Aziz Bey, seçeceksin, kendin bilirsin; ya üst salonlarda olacaksın, ya zincire vurulmuş olarak geminin sintinesinde…

Kemal Tahir için yazdığım bu yazıda, benim iyiliğimi düşündüğü için böyle konuşan Ramiz’e verdiğim cevabı yazacak değilim.”

Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi, s.198

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.