ELVEDA PRENSES – 1 Serdar Anlağan yazıları…

SERDAR ANLAĞAN
SERDAR ANLAĞAN
  • 10.12.2017
  • 2.337 kez okundu

Sezai_Turkes_mimarRahmetli Sezai Türkeş üstadımızın “Mimarın Hayat İğrisi” grafiğine göre bir mimarın en verimli çağı 50 ile 65 arasıdır. 70’den Sonra “eskime” 75’den sonra “bunaklık” devreleri başlar ve mimar “nal dikme tarihi”ne erişmeden evvel bol bol “hikâyeler” anlatır.

Kendi ülkemde mimar sayılmasam da Dünya Mimarlar Sendikası beni mimar saydığından bu “iğri”den kendime pay biçebiliyorum.

Bende erken bunama başladığından, artık icra etmediğim mesleğimle ilgili anılarımı paylaşmaktan da zerre kadar imtinâ etmiyorum.

Yazının bundan sonrasını okurken “…ANILAAARR…ANIĞLAAAĞRR…ŞİMMDİİ GÖĞZÜMDE CANLADIĞĞLARRR…” şarkısını dinleyebilirsiniz…

***

1992’de Anne-babamın idare ettiği Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi‘ne o dönemdeki Bodrum Arkeoloji Müzesi müdürü bir konferans vermek için davet edildi (…yazının bundan sonraki bölümlerinde kendisinden “Eski Müdür”ün kısaltması olan EM olarak bahsedeceğim).

EM’in konferansı etkileyiciydi. Kokteylden sonra rahmetli Erdoğan Gönül, müzecileri ve sayılı misafirleri o zamanlar Sarıyer’in en pahalı balıkçı lokantalarından birinde, mükellef bir rakı sofrası kurdurarak ağırladı. Ana yemek olarak tereyağlı, kaşarlı kırlangıç vardı.

Beni, çocukluğumdan beri uzaktan tanıdığım ve merak ettiğim EM’in yanına oturttular. Bu, büyüdükten sonra onu ikinci görüşümdü. Sohbet esnasında, EM, Bodrum Kalesi’nde yeni bir teşhir salonu açacağından bahsetti.

O zamanlar bir yandan Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat Tarihi Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yapıyor, bir yandan da basında, iki dergide birden profesyonel çizer olarak karikatür ve resimli-roman işi ile uğraşıyordum. İç mimardan çok çizer olarak tanınıyordum.

Bodrum’un bende çocukluğumdan kalan izi mistikti. Bizimkilerle arkeolog Ayşe Temiz‘in evinde misafirken, kütüphanesinden çekip aldığım Ahmet Cevat Emre‘nin tercümesinden Odissea’yı okumaya başladığımda belki 12 yaşındaydım.

EM, “Karyalı Prenses” adını verdiği bu projede, mekânın “Andron-B” diye adlandırılan bir Antik Yunan odasının replikası olacağını ve burada yerden 4-4.5 m yükseklikte, 25-30 cm eninde ve 24 m boyunda “arşitrav” denilen  bir bölüme fresko istediğini söyledi.

EM’in müzecilik anlayışının popülist, disneylandvari olduğunu biliyordum. O zamanlar, bunu müzeyi halka sevdirme çabası olarak görüyor ve onaylıyordum ayrıca meşhur EM ile hem de Bodrum Kalesi’nde çalışma fikri cazip geliyordu.

Geçmişin replikasının, retro yani kitsch olduğunu düşündüğümden, çekincemi dile getirerek, bu işi yapabileceğimi ancak çağdaş resimli-roman anlayışı ile çalışabileceğimi söyledim. Kuru fresko yapacaktım.

Adam hemen kaç para istediğimi sordu.

Şaşırdım, 24 yaşında çocuğum, “5 milyon” dedim, o zaman için komik bir paraydı, hemen kabul etti, el sıkışarak beni bağladı.

Gitti sonra.

Beni bir düşüncedir aldı. Koca iş o paraya yapılır mı? Söz de verdik!

Araştırmaya giriştim. Kalemişi tekniğine restorasyon dersinde  Balyanlar’ın eseri olan Resim Heykel Müzesi’ndeki tavan tezyinatını rölövelediğim için hakimdim keza aynı mekân müze olarak mezuniyet projemdi. Aklıma yattı. Karaköy’de Agop’tan altın gibi değerli kök boya aldım, denedim, baktım evlâdiyelik…

Yılbaşından hemen önce Bodrum’a gidip yeri görmem gerekiyordu.

Annem, “Bu iş zor, gel sen vazgeç, biz telefon edelim gelemiyor diyelim…” dedi.

EM ile ilgili olumsuz söylentiler işitiyordum, şüphe duyuyordum. Ama babam: “EM iyidir…” deyince şüphelerim bitti. Babam, uzun yıllar önce EM’i Bodrum’dan Antalya’ya süren müfettişti. Sonradan adam sürüldüğü müzeye müdür tayin edildiğinde, kararda imzası olanlardan biri yine babamdı.

Bodrum’a vardım, alçı sıvaları yapılmakta olan mekânı inceledim. EM’in Kale’deki sağkolu olan Şef’e yanımda getirdiğim büyük bir kutu Gesso’yu verdim, tane tane, iki kez tekrar ederek, freskonun yapılacağı yüzeye zinhar plastik boya sürülmemesini, alçı sıvanın üzerine doğrudan kendisine verdiğim bu astarın sürülmesini ve öyle bırakılmasını söyledim. Bu adamın bir huyu var, siz ona bir şey anlatırken, o başka tarafa bakar. Dinliyor mu dinlemiyor mu anlayamazsınız…

Pek hoşnut kalmamıştım bu seyahatten. Döndüm ve EM’e bir mektup yazdım. Bazı şartlar ileri sürdüm. İşin yapılabilmesi için gerekli görsellerin ve bilginin müze uzmanları tarafından temin edileceğinin garantisi, yeşillikler içinde, güzel bir otelde kalmak, tüm konaklama ve malzeme giderlerimin karşılanması, çalışırken yüksek volümlü rak müzik dinleyeceğimden, buna izin verilmesi ve bana güçlü bir teyp tahsis edilmesi ve son olarak fiyatın 10 milyona çekilip, yarısının iş başlamadan ödenmesi…

İşittiğime göre EM, makam odasında, müzedeki bazı çalışma arkadaşlarına yüksek sesle bu mektubu okumuş. Koşullarımı kabul ettiğini belirten çok nazik bir fax gönderdi.

Tüm bu masrafları, EM, devletten para alamadığı için müzeye bağışta bulunanların kurduğu dernekten ödüyordu. Zaten Bodrum Kalesi’ndeki çoğu iş EM’in olağanüstü çabası ile örgütlediği Bodrumlular’ın gönüllü desteği ile yapılıyordu.

12 Eylül Faşizmi, Kültür Bakanlığı Teşkilâtı’na arkeolog almıyor, müzelere para ve kadro vermiyordu. Cunta gittikten sonra da bu politika devam ettirildi. Gerici, sağcı iktidarlar Kültür Bakanlığı’nı islamize etmeye çalıştılar.

EM meslek yaşamı boyunca bunlara direnenlerdendi.

1 Mart 1993’te yola çıktım. Karyalı Prenses Salonu’nun açılışı 15 Mayıs olarak belirlenmişti.

Geldiğimde tüm isteklerimin uygun biçimde karşılandığını gördüm. Kos Otel’de nefis bir odaya yerleştim. Bana, EM’in makam odasında küçük bir hoşgeldin partisi bile yapıldı.

Partide EM’in verdiği gazdan rahatsız olan, kocaman köpeği ile gezen ve fotoğrafçı olduğunu söyleyen bir tip yanaştı, mânâlı mânâlı bakarak “Ben sizi, ancak işi bitirdiğinizde tebrik edeceğim…” dedi. Sesimi çıkarmadım.

Bir işe başlamadan evvel, özellikle gençlere umut kırıcı, heves kırıcı lâkırdı edenler kendini bilmeyenlerdir.

Ertesi sabah Kale’ye gittim. İlk işim, Şef’e verdiğim talimata uyup uymadığını sormak oldu. Adam net bir yanıt vermeden bir bahaneyle uzaklaştı. Arşitrav, plastik boyayla bir temiz boyanmıştı.

EM’in odasına gittim. Bana kafamdaki tüm kaynakça sorularını yanıtlayan bir desen dosyası verdi. İstenen, Karyalı Prenses’in yaşam öyküsüydü ve elimdeki dosyada ihtiyacım olan her şey vardı. Tek yapmam gereken bu desenleri kronolojik bir kompozisyon ile bütünleştirmek ve kopya kâğıdı ile duvara aktarmaktı. Belki dört-beş sahneyi hayalimden çizmem gerekecekti o kadar. İşin teorisi bitmişti.

EM’in pratikliğine ve iş bitiriciliğine orada hayran oldum.

Akşamüstü EM bana Bodrum’u gösterdi. Çarşıda yürüdüğünde gözlerin onun üzerinde olduğunu hissettim. Ama kimse ona doğrudan bakamıyordu. Adamın Bodrum’daki en güçlü karakterlerden biri olduğu belliydi.

Barlar sokağında yürürken:

-Bak Ressam Bey burası Türkiye’nin emniyet sübapıdır. Buraya gelenler tüm dertlerini unutur, kendilerini salarlar ve burada rahatlayıp, giderler, dedi.

Bana “Ressam Bey” adını takmıştı. EM herkese bir isim takardı.

Sonra, gündüzleri Kale’de yemek hazırlamaktan sorumlu olarak memurluk yapan, akşamları da bir sokak köşesindeki ocağında tükürük köftesi satan, şişe dibi gibi gözlükleri olan Göymen‘in yanına gittik. EM oturdu, adamın o akşamki sermayesinin yarısını yedi.

15 gün kısmen Kale’de bana tahsis edilen tonozda kısmen de otelde, portatif ışıklı masamda sahneleri çizdim, duvara aktarmaya hazırladım.

Bodrum beni büyüledi. Sabahları altıda kalkar oldum. Aldığım her nefes çiçek kokuyordu. Gün ayrı güzeldi gece ayrı.

Bir sabah Kale’ye o kadar erken gittim ki, en erken gelen ve bizzat Kale’nin kapısının açılmasını denetleyen EM ve eşi şaşırdılar.

İşin uygulamasına geçildiğinde, EM bana tam istediğim gibi sağlam bir iskele temin etti.

Çalışmaya başlar başlamaz, yüzeydeki plastik boya çıkartma kağıdı gibi söküldü. Verdiğim astarın üstüne atmışlar. Kimi yerlerini kazımak zorunda kaldım ama yüzeyi zedelememek için de fazla zorlayamadım. Belki üç günüm gitti. Tüm iş boyunca da eziyet çektim çünkü bazı yerleri kazıyamamıştım. O bölümlerin ileride sorun yaratacağını da biliyordum.

Ama yine de mutluydum. Kale, sesini dibine kadar köklediğim teypten gelen James Brown‘ın “It’s A Man’s Man’s Man’s World”u ile inliyor, terracota rengi (testi rengi-çok koyu kırmızı) yüzeyin üzerindeki zarif desenler ilerledikçe gelip bakan meraklı müzeciler seviniyordu. Desenler aşağıdan net okunabiliyordu.

O dönemdeki ziyaretçiler, Kale’de devamlı rak müzik yayını yapıldığını zannetmiş, “…Ne manyak müzeymiş burası!” diye düşünmüş olabilirler.

İş ilerledikçe keyifleniyor, iskeleden inip dans ediyordum.

Bodrum Kalesi 93’te yaşamının zirvesindeydi. Müzeler yaşayan, canlı şeylerdir. EM’in yanı sıra Kültür Bakanlığı Teşkilâtı’nın önde gelen isimlerinden, çocukluğumdan beri tanıdığım arkeolog Aykut Özet ve eşi Aynur Özet de Kale’deydiler. Aykut Ağabey, EM’in bilgisinin yetmediği bakanlık yazışmalarında yükünü sırtlıyor, Aynur Abla genç uzman kadroya râbıtası ile örnek oluyordu. İkisi de değerli, tecrübeli müzecilerdi.

Sabahları hep beraber kahvaltı yapılırdı, imece usulü. Akşamları EM’in odasında günün değerlendirilmesi görüşülür, planlar, projeler tartışılırdı, keyiflenilirdi.

Kimse durmaz, herkes çalışırdı. Müze işçileri disiplinliydi. Müze yemyeşil, ağaçlar, kuşlar, hayvancıklar, havuzlar, çiçeklerle dolu, pırıl pırıl, bakımlı, yaşam dolu, büyüleyici bir yerdi.

EM elleri arkasında, ne zaman nereden çıkacağı belli olmayan bir komutan gibi her dâim denetimdeydi.

Böyle bir müdür daha vardır. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü rahmetli Raci Temizer. Annemin müdürü.

Oysa gerçek her zaman olduğu gibi görünenden farklıydı.

Ne yazık ki insan ruhu huzura yalnızca deneyimlemekle kavuşur.

…devamı var

elveda_1WEB

elveda_2WEB

elveda_3WEB

elveda_4WEB

elveda_5WEB

elveda_6WEB

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. Serdar Anlağan dedi ki:

    DÜZELTME : Bu metinde geçen “…EM ile ilgili olumsuz söylentiler işitiyordum, şüphe duyuyordum. Ama babam: “EM iyidir…” deyince şüphelerim bitti. Babam, uzun yıllar önce EM’i Bodrum’dan Antalya’ya süren müfettişti. Sonradan adam sürüldüğü müzeye müdür tayin edildiğinde, kararda imzası olanlardan biri yine babamdı.” ifadesi yanlış.

    Aslında 1978’deki atamada EM’i öneren ve imzası olan Aykut Ağabey idi.

    Özür dileyerek düzeltiyorum.

YORUM YAZ