enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Son 50 yılın tanığı, sıra dışı diplomat: KAYA TOPERİ…

Son 50 yılın tanığı, sıra dışı diplomat: KAYA TOPERİ…

kaya toperi manşetO, seçilmiş bir insan. Yaşamını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne adamış, kelle koltukta görev yapmış, cesur bir yurtsever…

Emekli büyükelçi Kaya Toperi, tam anlamı ile sıra dışı bir insan. Asker bir babanın oğlu, Alevi ve en önemlisi de cesur bir yurtsever. Neden özellikle “cesur bir yurtsever” diyorum? 1993 yılında, 120’den fazla PKK’lının Bern Büyükelçiliği’ne saldırdığı bir anda silahını çıkartarak ateşleyebilecek kadar cesur bir yurtsever de ondan. Türkiye’nin 8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın en yakınındaki adamlardan birisi. ABD, Afganistan, Pakistan ve Hindistan, Danimarka’da Başkâtip, Müsteşar olarak, Kuveyt, Bahreyn, Ottawa, Bern ve Seul’da ise büyükelçi olarak görev yapmış.

O bir Bodrum hayranı. Emekli yaşamının büyük bir bölümünü de Bodrum’da geçiriyor. Bodrum’da Bitez Koyu’nun muhteşem manzarası karşısında, yılın neredeyse 6-7 ayını geçirdiği evinde yaptık söyleşimizi…

Fatih Bozoğlu/Aralık 2017

-“1933 Ankara doğumluyum. Babam Topçu Yarbay Mahmut kaya toper ve eşiCelal Toperi’ydi. Genelkurmay Topçu Dairesi’nde görevliydi. Annem Pembe Hanım ise ev hanımıydı. Sivaslıdır. Ben Ankara’da doğmuşum. Babamın askerliği nedeniyle çok yer değiştirdik. İlkokula Darıca’da başladım. Sonra 2.sınıfa Sivas’ta İsmetpaşa İlkokulu’nda devam ettim. Ondan sonra da Ankara’ya geldik.

Babamın bana tek nasihatı dürüst olmam yönündeydi. “Sen dürüst ol, Allah seni utandırmaz,’ derdi. Babam sert mizaçlı ve asker disiplinliydi ama bana bir fiske bile atmadı. Ama şöyle bir bakardı, o an her şey biterdi. Lakin ben ne hata yaptığımı bilmezdim, ama özür dilerdim. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara Maarif Koleji’nde tamamladım.  Daha sonra da Mülkiye’ye yani Siyasal Bilgiler Fakültesine girdim. İdari Şubeden mezun oldum. Mezun olduktan sonra ilk görevim Bolu İli Maiyet Memurluğu Sonra Ankara’ya tayinim çıktı. Askere gittim, askerdeyken Dışişleri Bakanlığı’nın sınavına girdim ve kazandım. Askerden hemen sonra da dışişleri göreve başladım.

Mülkiyeli olduğu için okul yıllarını merak ettim. Babası Demokrat Partili, Kaya Toperi ise Cumhuriyet Halk Partili. Doğal olarak evde çetin siyasi tartışmalar da yaşanmış; her ailede olduğu gibi. Bu arada Altan Öymen’in “Öfkeli Yıllar” adlı kitabından da bahsederek o günleri anlattı. Altan Öymen ve sevgili eşi Aysel Hanım da Mülkiye’den sınıf arkadaşıymış. Bir döneme damgasını vuran neredeyse bütün isimler, nedense hep aynı sınıfta okumuşlar, diye geçiriyorum içimden.

-“Liseyi Ankara Maarif Koleji’nde tamamladıktan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin sınavına girdim ve kazandım.  Mülkiye yıllarında oldukça aktiftim ve SBF Öğrenci Derneği başkanı seçildim. Dernek olarak Orhan Veli günü organize ettim solcu Fadıl Hakki Surdiye, daha sonra Âşık Veysel Gecesi düzenledik bu defa da alevi diye gözaltına alındım. 1951’de Mülkiye’ye girdiğimizde dekan Profesör Fadıl Hakki Sur bize: “Arkadaşlar, Siyasal Bilgiler Fakültesi memur değil, âmir mektebidir. Bu fakülte size bir anahtar verecek, eğer siz bu anahtarı iyi kullanırsanız, hem vatanınıza, hem kendinize iyilik yaparsınız. Dürüst olacaksınız, çok çalışacaksınız ve asla iş beğenmemek gibi bir şeyi düşünmeyeceksiniz ülke sizden hizmet bekliyor, evvela Türkiye sonra Mülkiye…” dedi. Bu söyledikleri benim yaşam prensibim oldu. 4 yıl boyunca siyasalda okudum ve çok değerli hocalarım oldu.”

Kaya Bey Mülkiye yıllarını anlatırken, araya askerliği de sıkıştırıyor.  Askerliğini de Özel Harp Dairesi’nde tamamlamış. Belki bildiğiniz şeyler lakin yine de oldukça ilginç gelecek anlattıkları.

-“1956da askere gittim ve Ordu Donatım asteğmeni olarak Genel Kurmay Seferberlik Dairesine verildim. “Seferberlik Tetkik Kurulu” o zamanki ismi, daha sonra “Özel Harp Dairesi”ne dönüştürüldü. Seferberlik Tetkik Kurulu; Türkiye eğer bir Sovyet işgaline uğrar ve konvansiyonel yollarla karşı koyamaz ise gerilla savaşı yapacak insanları seçimi ve eğitimi görevini üstlenmişti. Seçilenler önce Eğridir Dağ Komando Okulu’nda 6 ay komando eğitimi görüyorlardı. Sonra Ankara’da 6 ay teknik eğitimden geçiriliyordu. Ben de seçildim ve önce Eğridir Komando Taburuna gittim. Ancak kısa bir sure sonra karargâha tercüman ve komutanın emir subayı olarak atandım. Çok önemli bir birimdi Özel Harp Dairesi. Aynı dışişlerinde olduğu gibi büyük gizlilik içinde yürütülmesi gereken bir oluşumdu. Önce insanları seçiyorsunuz, savaş ya da işgal durumunda da kim nereye gidecek ve ne görevde bulunacak, silahlar nerede bulunacak, kim hangi silahı kullanacak, hepsini tespit ediyor ve rapor haline getiriyorsunuz. Bunlar son derece mahrem konulardır. Fakat ne yazık ki yıllar sonra bu Özel Harp Dairesi’nin hazırladığı raporların bulunduğu kozmik odaya girildi ve ülkenin en mahrem en gizli bilgileri ortalığa saçıldı…”

Biraz da Dışişleri’nin işleyişinden bahsediyor. Bu anlattıkları gençlerimize de bir mesaj niteliğinde. Eğer ileride Dışişleri’nde görev almayı hedefleyen gençlerimiz var ise burada anlatılanlar onlara küçük bir ışık olacaktır diye düşünüyorum.

fatin rüştü zorlu-1957 Kasımında Dışişleri Bakanlığı Protokol Genel Müdürlüğünde göreve başladım. Görevim icabı Cumhurbaşkanı, başbakan, Dışişleri bakanı ve diğer bakanlar ve üst düzey zevatı tanımak ve onlarla görev yapma olanağına da kavuştum. O dönemler rahmetli Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte de çalıştım. Fatin Rüştü Beyi de Adnan Menderes’i de tanımak ve emirlerinde çalışmak fırsatına kavuştum, O yıllar Türk Dış politikasının hareketli dönemleriydi. Bir anımı anlatayım: İstanbul’da 1958 yılında Bağdat Paktı Konseyi toplantısı yapılıyordu. Türkiye, Pakistan, Irak, İran Devlet Başkanları, Başbakanları, İngiltere ve ABD Dışişleri Bakanları katılıyorlardı. Fatin bey ve Başbakan İstanbul’a gittiler, bizlerde arkadan İstanbul’da olacaktık. Tam bakanlıktan ayrılmak üzere idik, Bağdat Büyükelçimizden yıldırım bir kripto telgraf geldi. Irak’ta ihtilal olmuş ve kral öldürülmüş. Başbakan da linç edilmiş ve silahlı kuvvetler yönetime el koymuş. [Saddam Hüseyin’in ismini ilk defa o zaman duydum] Doğal olarak ortada büyük bir kriz. Tam Bağdat Paktı yapılacağı sırada.  O yıllarda düşünün. Devlet öncelikli telgraf ya da telefon bile yarım saat sürüyordu. Fatin Rüştü Zorlu’ya ancak yarım saat sonunda ulaşabildik.  Durumu anlattık, Konsey toplantısı organizasyonu sorunsuz halletmeye çalıştık. Yani Bağdat Paktı, Irak olmadan toplandı. Daha sonraki süreçte Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü’nün talimatı ile 12 genç memur seçildi. Ben de bu seçilenler arasındaydım. Bizleri lisanlarımız gelişsin ve güçlensin diyerek yurtdışına gönderdiler. Ben Washington’a gittim. Georetown Üniversitesinde, Uluslararası İlişkiler ve Devletler Hukuku okudum. Üçüncü Kâtip maaşı alıyordun ve bu maaş ile okul taksitinin ödenmesinin zorunluğum da vardı. Bu nedenle sürekli bankaya borçlanıyordum. Bakanlıktan bu borcu ödeyebileceğim bir gelir elde edebileceğim bir göreve ve merkeze atanmamı istedim ve 1963 sonunda Kabil’e Başkâtip olarak tayin oldum…”

 fatin rüştü zorluWashington’dan Afganistan’a tayin edilen Kaya Toperi, Afganistan’ın bugünkü gibi karışık olmadığını da söylerken, o dönemlerde de Afganistan’ın fakir bir devlet olduğunu da sözlerine ekliyor. Afganistan öyküsünü de şöyle anlatıyor;

-“Ankara’dan Kabile uçakla olumsuz hava koşulları neden ile beş günde gidebildim. Uçak inmeye çalıştı ama tekerlekleri açılmadı. Mecburen pisti pas geçti ve tekrar yükseldi. En sonunda indik ama bir de bana ve yanımdakilere sorun o anları.  Kâbil Büyükelçisi beni karşılamaya gelmiş. Birlikte havalimanından sefarete geldik. Ben müsteşar olarak görevliyim. Lojmana gideceğim, kafamda da taş bir bina, güzel döşenmiş perdeleri, kanepesi, koltuğu ve yatağı olan kaloriferli bir konut bekliyordum.  Beni bir odaya götürdüler, asker battaniyeli üç karyola var. Perdeler kirli, leş gibi. Bir soba var, boruların eklemleri çamurla sıvanmış. Hayallerim yıkıldı. Burayı görünce büyükelçiye “Ben bir otele gideyim bari…” dedim. Büyükelçi, “Burada otel yok, bir han var. Eğer o handa kalacak olursanız da bitlenirsiniz…” dedi. Büyükelçi benim moralimin bozulduğunu anlayınca, “Boş ver başka bir yerde kalmayı. Senin smokinin var mı…” diye sordu.  “Var…” dedim. “O zaman senin havanı değiştireceğiz, merak etme…” dedi ve başka bir isteğimin olup olmadığını sordu. Ben de “Evet var. İki şişe viski istiyorum. Birisi ısınmak için, diğeri de unutmak için…” dedim…”

Her şeye karşın o gece smokinini giyip büyükelçi ile birlikte konsere gitmiş Kaya Toperi.  Kâbil’de 20 tane büyükelçilik varmış, bütün büyükelçiler ve çalışanlar gece o konserde bir araya gelmişler. Afganistan’ın o yokluk ve yoksulluğunun yanında, verilen kokteyl müthiş etkilemiş Toperi’yi.  Nasıl etkilemesin, kalacağı yeri gördükten sonra geldiği kokteyl sırasında garsonlar beyaz eldivenleri ile şampanya servis ediyorlarmış. Konser dedikleri de pikaptan Çaykovski dinlemekmiş. Antrakttan sonra ise bir piyano ve bir keman varmış ve canlı performans sergilemişler. Toperi müzik öğretmeni olduğunu öğrendiği bu iki kişinin Mozart benzeri bir şey çaldığını söylüyor.  Toperi’nin ilk dışişleri deneyimi bu şekilde hayal kırıklıkları ile başlamış. Kaya Toperi bu anlattıklarının yanında öyle ilginç şeyler anlatıyor ki, Afganistan’ın aslında nasıl bir yer olduğunu gözler önüne seriyor; 

IMG_0673 (1)-“Şu bir gerçek, Afganistan’da Türk olmak bir ayrıcalık. Bana göre Türkleri, sadece Türk oldukları için seven tek ulus ve ülkedir Afganistan. Orada Türk olmak kesinlikle bir ayrıcalıktır. Aydın Afganistanlıların evlerinde Amanullah Han ile birlikte Atatürk’ün resmi yan yana yer alır.  “Türk’üm…” dediğinizde, size bütün yollar açılır. Bir örnek vereceğim; Ben elçilikte maslahatgüzarım. [yokluğunda Büyükelçiye vekalet eden] Dönemin Başbakanı İnönü’den Afganistan Başbakanına bir kripto mesaj geldi. “Bu mesajı Afganistan başbakanına ver ve Afganistan’ın desteğini iste…” şeklinde. O sıralar Kıbrıs’ sorunu alevlenmiş, Türkiye’nin Kıbrıs’ı bombalaması bile söz konusu. Belki de bir savaş çıkacak.  Biliyorum ki Amerikan sefiri ya da Rus sefiri bile Afganistan başbakanından randevu alabilmek için en az bir ay bekliyor. Ben de randevu alamayacağımı düşünerek, dışişleri bakanı, o olmazsa müsteşarı ile görüşeyim bari dedim. Biraz sonra telefon çaldı, telefonda Afganistan başbakanın özel kalem müdürü: “Kayacan, başbakan çok kızdı. Acil olarak seni makamında bekliyor…” dedi. Koşar adım gittim başbakanlığa, odasına girdim. O anı asla unutamam. Başbakan, “Sen benim Türk kardeşimsin, araya hariciyeyi niye sokuyorsun? Telefonu edersin ve gelirsin görüşürüz…” dedi. Sonra da ne istediğimi sordu. Bende durumu izah ettim. Hemen bir kâğıt kalem getirtti ve bana su mesajı yazdırdı;

“Sayın Başbakan İsmet İnönü…

Genç Maslahatgüzarınız bana geldi, durumu anlattı. Afganistan her zaman olduğu gibi, Hükümet ve millet olarak, yine Türk kardeşlerinin yanındadır ve her türlü yardıma hazırdır. Kahire’ye tarafsızlar konferansına katılacak heyetimize, gerekli talimatlar verilecektir…” Sonra da bana dönerek, “Sakın araya bir daha kimseyi sokma. Direkt olarak durumu bana söyle…” diye uyardı…”

IMG_0663Afganistan başbakanı ve üst düzey bürokrasisi Kaya Toperi’ye “Kayacan” şeklinde hitap ediyorlarmış. “Kayacığım, Kaya kardeşim,” anlamına geliyormuş. Afganistanlılar o kadar güzel Türkçe biliyorlarmış ki, bazen Kaya Bey’in Türkçesi’ni bile düzelttikleri görülmüş. 

 Düşünün; Afganistan askerleri Türkiye’de eğitim görüyor, ya da bizim subaylarımız Afganistan’a giderek oradaki Afgan askerlerini ve subaylarını eğitiyor. Sivillerde de Türk işbirliği çok fazla. Birçoğu bizim Mülkiye yani AÜSBF mezunuymuş. Pazar günleri Mülkiyeliler ve Harbiyeliler arasında tavla müsabakaları yaparlarmış. O nedenle Kaya Toperi için Afganistan çok değerli. Kaya bey ‘Afganistan benim ikinci vatanım gibidir,’ diyor. Sonrasını yine ondan dinleyelim;

-“İki sene Kabil’de büyük bir zevk ve onurla görev yaptım. Afganistan’da iki yılın nasıl geçtiğini anlamadım. Başta Kral Zahir Sah ve Veliaht Prens Ahmet Şah olmak üzere kral ailesi fertleri, Başbakan, bakanlar, üst düzey komutanların gösterdikleri yakınlık ve dostluklarını yasamım boyunca zevk, gururla anımsayacağım. Sonra merkeze Ankara’ya geldim. Beni Enformasyon Genel Müdürlüğü’nde görevlendirdiler. İşte Can Pulak kardeşim ile bu görevim sırasında tanıştık. 1965’ten bu yana basın camiasının içindeyim ve benim basın camiasındaki dostlarım, hariciyedeki dostlarımdan çok daha fazladır. Birçok görevlerde bulundum ama merkeze geldiğimde hep Enformasyon Genel Müdürlüğünde görevlendirildim. Burada Şube Müdürü, Genel Müdür DSC_0061Yardımcılığı ve Genel Müdür olarak görev yaptım.

TRT, Anadolu Ajansı, diğer özel ajanslar ve hemen hemen bütün gazetelerin Dışişleri Bakanlığı muhabirleri vardı. Hepsi, bilgili, özverili, dürüst, vatansever ve saygılı kimselerdi. Onlarla, icabında 24 saat çalışmaktan büyük zevk aldım, amiyane tabirle bir kere bile “kazık” atmadılar. Hala dostluklarımız sürüyor…”

Kaya Toperi bu arada bir döneme damgasını vurmuş olan efsane siyasetçi ve Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’den de bahsediyor. Doğrusu benim çocukluğumda ve ilk gençliğimde gerçekten efsane bir siyasetçiydi Çağlayangil. Her şeyden önce bilge bir adamdı…

-“İhsan Sabri Çağlayangil, o dönem dışişleri bakanıydı. Gazeteciler ile arası çok iyiydi. Gazetecileri hemen her konuda ve gerektiği kadar bilgilendirirdi. Bazen bilgi verir ve ‘Bu söylediklerimi yazmayın lütfen…’ diye uyarırdı. Gazeteciler bakanın söylediklerini yandaşlık olarak değil, bir vatan meselesi olarak kabul ederlerdi.

Aankomst Turkse minister van Buitenlandse Zaken Ihsan Sabri Caglayangil op Schiphol, rechts minister Luns  *15 juli 1968

Aankomst Turkse minister van Buitenlandse Zaken Ihsan Sabri Caglayangil op Schiphol, rechts minister Luns
*15 juli 1968

Sakın sizlerde bu olayı, yandaş gazetecilik olarak algılamayın. Bu başka bir şey, bu devlet söz konusu olduğunda birlikte hareket etmek anlamına gelirdi. Zafer, Adalet, Cumhuriyet, Ulus, Aksam, Dünya dönemin en önemli gazeteleriydi. İnanabiliyor musunuz, İstanbul gazeteleri Ankara’ya ancak bir gün sonra gelirdi. Sadece bazı Ankara gazeteleri günlük okunabilirdi. Daha önce söylediğim gibi, bütün gazetelerin Dışişleri Bakanlığı muhabirleri vardı. Biz onlarla neredeyse 24 saat birlikteydik. Dosttuk elbette vardı, ancak görev çerçevesinde ve disiplinden asla taviz verilmezdi. Hem Dışişleri’nde görevliyken, hem de Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü görevindeyken ve 12 Eylül’de askerlerin sözcülüğünü yaparken dahi dönemin gazetecileri beni hiçbir zaman yanıltmadılar. O dönemlerde Türk basınına güven vardı. Basının saygınlığı da üst düzeydeydi. Bir defa, öyle sadece sormuş olmak için soru sormazlardı. Soru sorarken o konuyu bilerek gelirlerdi. Eğer gazetecilerin bilemeyeceği bir konu olur ise karşılıklı güvenin gereği onlara brifing verirdik. Cumhurbaşkanına, bakana ya da cumhurbaşkanlığı sözcüsüne bunları bilerek sormanız da fayda var derdik. Doğal olarak iyi bir iletişim kurulurdu. Hem devlet, hem de basın görevini tam olarak yapma mutluluğuna erişirdi… Kuşkusuz bazı dönemlerde; örneğin DP’nin son dönemleri, askeri yönetimlerde hepimiz zor günler geçirdik ama birbirimizi satmadık, dürüst gazetecilik ve bürokratlık yapmaya çalıştık…”

Toperi’nin bu söyledikleri de basın tarihinde yerini alacak söylemlerdir. Örnek teşkil edecek, bugün ve geleceğe ışık olacak söylemlerdir. Zira basın her ne kadar o eski güvenini ve saygınlığını kaybetmiş olsa da, gazetecilik bir kamu görevidir.

 Kaya Toperi deyimi yerindeyse hep kelle koltukta yaşamış ve kelle koltukta görev yapmış.  Örneğin Cenevre’de Asala’nın hedefindeymiş. Coşkun Kırca Sözde Ermeni Soykırım Raporu’na karşı mücadele etmiş, ardından da Kaya Toperi de bu mücadeleyi sürdürmüş. Cenevre Başkonsolosluğu bombalandığında orada değilmiş ama Kaya Toperi asıl hedefmiş. Silahı belinde dolaşmış her daim.

 Kıbrıs Milli Davası ile ilgili görüşlerini de almak istedik. Bu konuda da farklı görüşleri olduğunu tahmin ediyordum. Nitekim yanılmadım…

-“Rauf Bey deneyimli, Kıbrıs meselesini en iyi bilen, büyük bir adamdı. Çok bilgiliydi. Kıbrıs’la ilgili her konuyu bilen, değerlendirebilen iyi bir siyasetçi, iyi bir devlet adamıydı. Bugün Kıbrıs böyle durabiliyorsa, Rauf Denktaş sayesindedir. Maalesef bir dönemden sonra, bizim taraf Rauf Bey’in değerini bilemedi. Çoğu kez başka adamlarla işbirliği yapmaya kalktılar. Bir kere Kıbrıs’a gittiğimde eylem yaptırdılar, Türkler gitsin…” şeklinde. Rauf Bey bu konuda çok üzülüyordu. Denktaş ile Özal sık sık birlikte konuşurlardı. Birbirlerini çok severlerdi ve dinlerlerdi. Çok ilginç bir diyaloglarına şahit oldum, Özal, “Rauf Bey Yunanlılarla anlaşmanı öneriyorum. Köprünün bir ucunda sen, diğer ucunda ise Yunanlı. Bir şekilde köprünün bir yerinde buluşmak anlaşmak zorundasınız. Yoksa ikiniz de köprüden düşeceksiniz. Bunu kabul etmek zorundasın. Elbette sen benim kanımsın, vebalimsin. Türk tarafının bütün iyi niyetlerine karşın Yunanistan ve Rum tarafının uzlaşmaz tutumu, sorunun çözümünü güçleştiriyor…” dedi. Bence de son dönemindeki gelişmeler hoş değil, bu durum çok üzüntü verici. Türkiye’de dış politika biraz garipleşti. Dışişleri Bakanlığı artık çözüm üreten karara katkıda bulunacak durumda maalesef değil. Başka unsurlar, hesaplar, öncelikler, uzlaşma değil hamaset var. Sonuç olarak iktidarın tercihi bu şekilde, bir şey diyemem…”

IMG_0656Siz aynı zamanda Milli Güvenlik Konseyi sözcülüğü de yaptınız. O görev size nasıl verildi? Siz sol görüşlü olarak biliniyorsunuz, üstelik Alevîsiniz. Neden siz?

-“Evvela şunu belirteyim, MGK’nin sözcülüğünü yapmadım. Konseyin kendi MGK Genel Sekreterine [Org.Haydar Saltık] bağlı bünyesinde Basın ve Halkla İlişkiler Birimi vardı. Buna ilaveten Koramiral Işık Biren’in başkanlığında Dışişleri Enformasyon ve Kültür İşleri Genel Müdürleri, Turizm Bakanlığı Müsteşarı, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürü ve çeşitli bakanlıkların temsilcilerinden oluşan Aydınlatma ve Kamuoyu oluşturma kurulu vardı…”

Ve 12 Eylül günleri…

“Ben 1980 Ağustosunda Cenevre’deki görevimi tamamlayıp, Ankara’ya döndüm. O dönem İhsan Sabri Çağlayangil, Senato başkanı ve Cumhurbaşkanı vekili. Bakanlık beni de Cumhurbaşkanının Dış İlişkiler Danışmanlığı görevine atadı. fft99_mf1843807Ancak, daha göreve başlayamadan 12 Eylül oldu. 13 Eylül sabahı evde oturuyorum, kapıya bir teğmen geldi; “Kaya Bey, bakanlığa kadar gelir misiniz?” dedi. Doğrusu epey tedirgin oldum. Bakanlığa geldiğimde, beni bir odaya soktular, bir deniz Albay [Salim Dervişoğlu], bir havacı ve bir de karacı Albay [Akay Sakman] ve Bakanlık sözcüsü Büyükelçi Savlet bey vardı. 48 saatimiz var, devlet başkanımızın uluslararası bir basın konferansı olacak…” dediler. Bir metin yazılacak ve bu metin İngilizce, Fransızca’ya çevrilecek ve üç dilde toplantı saatine kadar basılacak.  “Bu dairedeki en tecrübeli olan sensin, o nedenle seni çağırdık…” dediler. Öyle bir rahatladım ki, sormayın. Neyse, sözünü ettiğim zevatla metni yazdık, konseyin onayını aldık ve İngilizce, Fransızca’ya çevirdik. Evlerinden de matbaacıları getirdik. Uyumadan baskı işi tamamlandı ve Konferans başlamadan önce de bu basılan metinleri ilgililerine dağıttık. İşte o gün o odaya girdim, tam üç sene hizmet verdim. Üç sene sonra, 1983’te Kuveyt’e Büyükelçi olarak çıktım. Askerler ile çalışmak o kadar kolay bir şey değil. Ancak karşılıklı güven, diyalog ve saygı olunca isler daha rahat yürütülüyor…”

Kuveyt Büyükelçiliği sırasında yaşadığı, yine hiç kimsenin bilmediği bir anısını paylaştı…

IMG_0490-“1983’te Kuveyt Büyükelçiliği’ne atandım. Kuveyt çok zengin bir ülke. Türkiye’yi de yakından izliyorlar. Bizim genel seçimleri büyük heyecanla izlediler. Seçimler sonucu Özal iktidara gelince çok sevindiler. Özal Kuveyt’e iki defa geldi. İlkinde bir kum fırtınası vardı. Dediler ki, uçak buraya inemez. Ben de dedim ki; “Ben Özal’ı tanıyorsam eğer, her şartta Özal buraya iner…” İnanmadılar önce. Ama Özal’ın uçağı o şartlarda havalimanına indi. O fırtınalı havada başbakanlar karşılıklı olarak görüştüler. Orada yaşadığım en ilginç olay ise şöyle gelişti; Kuveyt’teki yenilen içilen birçok şey Türkiye’den gelirdi. Yas sebze meyvenin % 85 i, canlı hayvan,[kuzu] süt, yoğurt, labne, bakliyat. Her hafta iki defa hale gider, şoförlerin dertlerini dinler, gelen sebze meyvelerin kalitesini kontrol ederdim. Çernobil nükleer santral kazası meydana geldi. Bu kazanın olduğu günlerde saman, yas sebze meyve getiren bizim Türk kamyonları Kuveyt’e sokulmuyorlar. Ticaret müşaviri geldi durumu bize bildirdi. Yaklaşık 100 tır hudutta bekliyormuş. Hemen bir minibüs ayarladık. Ayran, su, kebap artık ne varsa arabayı yükledik. Bayrağı da çektim doğru hududa gittik. Şoförlerimize su, ayran kebap, yiyecek hepsini dağıttık. Türk bayrağı ile Büyükelçinin makam arabasını görüce çok mutlu oldular, sahiplenildikleri için. Bana çay ve baklava ikram ettiler. Şoförlerin temsilcilerine dönerek; “Sizleri içeriye sokmak için her şeyi yapacağım. Eğer sizleri içeriye almazlar ise mallarınızı buraya, yola dökmeye var mısınız” diye sordum. Hepsi kabul ettiler eksiksiz. Dostum Kuveyt Sağlık Bakanını aradım, Durumun vahametini anlattım. Bu tırlar giremezse Kuveyt’te sebze ve meyve fiyatlarının nasıl artacağını izah ettim. Gerekirse elçilik aracımla, demir kapıları kırıp gireceğim. Ya da bütün tırlar içindeki bütün malları olduğu yere dökecekler ve Türkiye’ye dönecekler. Büyük bir krizin eşiğindeyiz. Siz de ne istiyorsanız onu yapın,” dedim. Sağlık Bakanlığındaki yetkili ‘Ekselansları, bize yarım saat izin verin dedi. Gerçekten de yarım saat sonra aradı ve bütün kamyonlar huduttan Kuveyt’e giriş yapılar. Eve geldim duşumu aldım, tam uzandım ki, telefon çaldı. Telefonun diğer ucunda Turgut Özal. Durumu haber almış; “Ne yapabiliriz? İstiyorsan Kuveyt Dışişleri Bakanını ara ve benim selamımı söyle, işi çözümlesinler…” dedi. Ben de Sayın başbakanım, sizin selamınızı ancak Kuveyt Başbakanına iletebilirim. Diğer taraftan sorununu biz kendi yöntemlerimiz ile çözdük. Tırları da Kuveyt’e soktuk…” dedim. Çok sevindi. “Aferin, iyi iş çıkarmışsın…” dedi. Ardından da Sen Pakistan’a gitmek istemiyor musun? Neden?” diye sordu. Ben de Efendim ben Pakistan’a da, Hindistan’a da giderim. Lakin Afganistan, Hindistan ve bir de Kuveyt’ten sonra Pakistan benim için düş kırıklığı oldu. Kaldı ki Kuveyt başbakanının huzurunda burada çok mutlu olduğumu size arz etmiştim. Üstelik daha Ankara’nın doğusunu görmeyenler var…” dedim.  Sıkma canını. Peki Kanada’ya gider misin?” dedi. Ben de “Siz emir verdikten sonra, ben her yere giderim…” diye yanıtladım. Aradan 20 gün geçti, bir haber yok. Hanıma dedim ki “Bizim tayin olmadı bak. Ama adam yağmasa bile gürledi. Hazırlan, Pakistan’a gidiyoruz…” derken, kararnamem çıktı ve ben Kanada’ya tayin oldum, Ottawa’ya. Özal iki defa Kuveyt’e geldi ve devlet başkanı muamelesi gördü. Bunu çok önemsedi. Kuveytli iş adamları ile görüştü, esnafı ziyaret etti. Sanıyorum o nedenle beni Kanada’ya gönderdi…”

Toperi Kanada’ya gidiyor ama orada rahatsızlanıyor.  Bypass ameliyatı oluyor. Bir gün Toronto’ya bir konuşma yapmak üzere giderken, trende dönemin bakanlarından Mehmet Yazar, Toperi’nin Başbakan tarafından Ankara’ya çağrılmasını istiyor. Toperi Ankara’ya döndüğünde de Basın Yayın Genel Müdürü oluyor. Özal kendisi neredeyse, onun da orada olması talimatı veriyor. İlk zamanlar Özal’ın uçağına bile almıyorlar.  Neyse ki Can Pulak sayesinde uçağa almaya başlıyorlar.

IMG_0652-“1986 Kasımında Ottawa`ya tayinim çıktı. Bütün kışlıklarımız Ankara’da depoda. Yalnız yazlıklarımız var. Benim ve çocukların paltosu bile yok. Kuveyt’te de kışlık giyecek yok. Ne ise Kuveytli dostların yardımı ile bir şeyler aldık, idare ettik. Bu arada da kalp sorunum çıktı. Emirin hastanesinde anjiyo yapıldı. Anjiyoda Kuveyt’teki bütün Türk mühendisler, müteahhitler dişçiler, hemşireler, sağlık bakanı, Saray nazırı, Türk kolonisi, hal müdür bile hazır bulundu. Dört damar tıkalıymış. By-Pass ameliyatı olmam gerekti. Kanada’da olmaya karar verdik. Neyse uzatmayalım, Kasım başında Kanada’ya vasıl olduk. Ben gelmeden arkadaşlar raporlarımı “Ottawa Cibic” hatanesinin kalp damar uzmanı İzmirli Dr.Yaşar Akyürekli’ye vermişler. “Ottawa Civic” hastanesinde dörtlü by-pass ameliyatı oldum ve normal hayata döndüm. Benimle aynı zamanda Turgut bey de Houston’da by-pass ameliyatı olmuştu. Hastaneden çıkınca aradım, geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Bana “Sen hala hastanede misin?” diye sordu, ben de evdeyim efendim diye cevap verince “Yahu ben hala hastanedeyim…” dedi. Sonra Turgut beyin de iyileşip görevinin başına geçtiğini memnuniyetle öğrendim. Sonra her hangi bir temasımız olmadı. Turgut Bey Kasım ayında Cumhurbaşkanı seçildi. Konutta büyük bir kutlama var. Turgut Bey ile birlikte bir sürü isim kutlamaya katılıyor. Ben de Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü olarak oradaydım. Turgut bey pek keyifli idi, sağla solla konuşuyor şakalaşıyordu. Bir ara yanı boşalınca yanına gidip “Efendim; şimdi Cumhurbaşkanı sıfatıyla, yabancı basına bir basın toplantısı yapsanız. Ama sadece yabancı basına…” dedim. “Neden?” diye sordu. “Çünkü siz simdi siyasetten gelen bir Cumhurbaşkanısınız. Tarafsız Cumhurbaşkanı olarak Partiler üstü olmak isteyeceksiniz. Bizim basın, ister istemez sizi iç politikaya çekmek isteyecek, polemik yaratma yolunu seçecek, söylediklerinizi farklı açılardan ve iç politikaya göre yorumlayacaktır. Ancak yabancı basın iç politika da dahil nasıl bir cumhurbaşkanlığı düşündüğünüze ağırlık verecek ve sözlerinizi adetleri olduğu vechile söylediklerinizi bire bir yazacaklardır. Hem de çağırılmözal ile kaya toperiayı unutulan ya da istemediğiniz gazeteciler de alınmamış olacak ve böylelikle iç basınımızla da sağlıklı bir ilişki başlatmış olacaksınız…” dedim. Özal biraz düşündü “Haklısın…” deyip dediklerimi onayladı. Ben de “Sayın cumhurbaşkanın emrettiğiniz şekilde bir metin hazırlarız dedim. Neler yazmam gerektiği talimatını verdi. Ben de o talimata uygun olarak basın açıklamasını hazırladım.  Toplantıya girmeden önce sayın Cumhurbaşkanına; “Efendim, polemiğe açık sorular sorabilirler, bu sorulara daha sonra Can Pulak cevap verecek dersiniz…” dedim. “Can turizm danışmanı olacak, basın danışmanım sensin…” dedi. “Tabi, Sayın Cumhurbaşkanım Basın Yayın Genel Müdürü olarak her zaman emrinizde olacağım…” dedim. Cevaben “Sen hem Basın Yayın Genel Müdürü, hem de benim basın danışmanım olacaksın. Ona göre hazırlan…” dedi. Özal usul gereği Cumhurbaşkanlığı köşküne geçti, kendisini sıra sıra dizili tüm görevliler karşıladı. O zamanki Genel Sekreter İdari Yardımcısı paşa bana, “Siz geride durun…” dedi. Ben de arkalarında beklemeye başladım. Cumhurbaşkanı geldi. Herkesin elini sıktı, bana döndü; “Kaya sen gel içeri…” dedi. Özal ile birlikteliğimiz bu şekilde başladı. Özal’la çalışmak çok keyifliydi. Bir kere Özal’a istemediği bir şeyi de söyleyebilirdiniz. Mutlaka dinlerdi. Eleştiri hakkını da kullanabilirsin. Hiç kızmazdı. Kızdığı zaman en ağır sözü “iki gözüm!”dü. Ben iki defa “iki gözüm” sözüne muhatap oldum. Kızsa bile hemen affederdi. Hoşgörülü, müşfik bir kişiliği vardı. Çocukları çok severdi. Müthiş kuvvetli hafızası vardı. Bir okuduğunu unutmazdı. Bir keresinde yapacağı konuşma için bizim bakanlıktan bir metin geldi. Ben de tam okumadan Sayın Cumhurbaşkanına arz ettim. Okudu ve bana “Sen bunu okudun mu?” diye sordu. Yalan söyleyemezsiniz yanında, Efendim vaktim olmadı “Şöyle bir baktım…” dedim. “Bana dünkü New York Times’i getir…” dedi. Bak dedi “Baker’in söylediklerini aynen almışlar…” dedi. Tabii çok mahcup oldum. Özal en alt derecedeki memuru bile dinler, fikrini alırdı. Geç yatardı ve sabahları da geç kalkardı. Gece 3’e, 4’e kadar çalışırdı. Öngörüsü çok iyiydi. Geleceği iyi görürdü, olayları iyi analiz ederdi…”

Belki ilk defa bizim tarafımızdan yazılacak bir konuyu da konuşuyoruz Kaya Toperi ile. Kürt Raporu ve Kürt Meselesi. Sanıyorum bu konu pek az gazeteci tarafından irdelendi ve yazıldı. Kaya Toperi bu gün dahi geçerli olan bazı noktaları bizimle paylaştı.

musul-“Özal, Güneydoğu Anadolu sorunu ile hep yakından ilgilendi. Her fırsatta Diyarbakır’a, Şırnak’a, Hakkâri’ye ve diğer bölge illerine gider, halkla görüşür, dertlerini bizzat dinlerdi. Hemen yetkililere talimat vererek sorunun çözümlenmesini sağlardı. Hem bölge halkı, hem bölgede görevli asker, sivil görevliler ile görüşür, bilgi alır, tavsiyelerde bulunurdu. Bir dönüşümüzde tatilini geçirdiği Okluk Koyundaki yazlıkta Başyaver Albay Aslan Güneri ve beni çağırdı. Ana hatlarını verdiği “Güneydoğu Anadolu Sorunu ve Kısa, Orta ve Uzun Vadeli Çözüm Önerileri” başlıklı bir rapor yazmamızı emretti. Hazırladığımız raporu okudu, düzeltti ve “ÇOK GİZLİ” kaydı ile basıldı. Bir nüshasını Başbakan Demirel’e bir nüshasını da Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’e elden telim ettik…”

Bir de Körfez Savaşı ve Krizi sürecinde de Özal çok konuştu ve konuşuldu. O dönem ile ilgili Toperi “Özal 1990 Körfez Krizinde etkin bir rol oynadı. Keskin zekâsı, kuvvetli hafızası v_5024_5170e önsezileri ile hep haklı çıktı. Sık sık George Bush ile telefon görüşmelerinde bulunurlardı. Görüş ve fikirlerini paylaştı, bazen de adeta ona yol gösterdi…” bilgilerini veriyor. Ama bu Kürt Meselesi konusunda biraz daha söyleyecekleri vardır diye düşünüyorum. Hele son dönemde bölgede bu kadar karışıklık varken…

“Bir de Talabani Barzani konusu vardır. Aslında çok uzun bir hikâyedir bu. Körfez krizi sırasında Turgut Özal Harbiye Orduevi 23.katında El Hayat’ın Londra Muhabiri Kamran Karadağ’a mülakat verdi. Kamran bey Iraklı bir Kürt gazeteci. Talabani Cumhurbaşkanı olduğunda, onun özel kalem müdürlüğünü yapmıştı. Turgut Bey gazetecilere açıklamalarda bulundu ve sonra teypler kapandığında Kamuran Karadağ’a dönerek; Bak, Türkiye mini bir Amerika’dır. Türkiye’de Bosna’daki kadar Boşnak vardır, Arnavutluk’taki kadar Arnavut vardır. Çeçen vardır, Laz, Arap, Kürt vardır. Örneğin benim babaannem Pötürgelidir. Pötürge’de Kürtler yaşarmış. Bende bile Kürt kanı olabilir…” dedi. Neyse adam gitti ve bir süre adam beni aradı; “Ekselans Talabani ve Barzani ile görüştüm. Cumhurbaşkanı Özal ile görüşmek istiyorlar…” dedi. Ben de Cumhurbaşkanımıza ileteceğimi söyledim, ama zor diye de ekledim. Sonra Turgut Bey’e durumu aktardım. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu. “Bence olmaz…” diye yanıtladım. “Doğru düşünüyorsun, sen görüş…” dedi. Ben de “Ben de cumhurbaşkanlığından sayılırım görüşmem doğru olmayabilir, ama emrederseniz Dışişleri, MİT ve ilgili makamlarla görüşmelerini düzenleriz…” dedim. Onaylayınca da gerçekten Talabani kendisi ve Barzani’nin sağ kolu Mouhsen Dizai Türkiye’ye geldiler, ilgili birimler ile görüştüler. Yavaş yavaş bu gidip gelmeler çoğaldı ve işbirlikleri yapılmaya başlandı. Bizden ilaç ve benzeri insani yardımları istiyorlardı.  Talabani ve Barzani Özal’a ‘amca’ diye hitap ediyorlardı. O kadar yakındılar. IMG_0680Bir seferinde Özal, Talabani, ben ve Özal’ın özel kalemi bir aradayız. Harbiye Orduevi’nde. Talabani dedi ki; “Biz Mesut ile konuştuk. Türkiye’ye ilhak olmak istiyoruz…” Turgut Özal ise; “Bak Talabani, bir defa büyük güçler buna izin vermez. Kaldı ki, bu dönemde bir karış ilave toprak Türkiye için bin tane soru ve sorunu beraberinde getirir. Bana göre Türkmenleri de içine alan ve onların da haklarını koruyan, demokratik bir Federe bir Irak Devleti kurmayı düşünün. Biz size her türlü yardıma hazırız…” dedi. Gittiklerinde bana dönerek; “Bak görüyor musun akıllıyı. Bizim bölgeyi de kendine alacak bir oyun peşinde…” dedi. Özal Amerika’nın ne olduğunu bilmiyor muydu sanki? O hep “Bükemeyeceğin eli öpersin…” derdi. Özal “Amerika bir gün benden yana değil de, PKK’dan yana ağırlığını kaydırırsa Türkiye çok zor durumda kalır. O nedenle ben Kürtlere sahip çıkıp yanımda tutmak zorundayım…” derdi. Bizler o dönem, o nedenle ilaç ve insani yardımlar yaptık. Yollar yaptık, su elektrik verdik. O dönemde Talabani ve Barzani Türkiye’nin öneminin yardımının bilinci içinde idiler. Zaman içinde Talabani’nin ve Barzani’nin partileri Ankara’da temsilcilik açtılar. PKK ile mücadelede Türkiye’ye yardımcı olmaya çalıştılar. Ne kadar samimi idiler bilemem!

50421899Cumhurbaşkanının talimatı ile Olağanüstü Hal Valisi Necati Çetinkaya ile beraber Mesut Barzani’nin karargâhına gittik. PKK ile mücadelede nasıl işbirliği yapacağımızı, ne gibi sorunlar olduğunu görüştük…”

Özal’ın Amerika’da baba Bush ile yaptığı görüşmelerde hep yanında olmuş Kaya Toperi. 11 yıl öncesinden Irak işgalini öngörmüş ve bunu birlikte konuşmaları sırasında Bush’a aktardığını söylüyor. Birçok anısını paylaşıyor Özal ile ilgili. Fakat benim kafamda o soru var. Samimiyetine güvenerek o çok merak edilen soruyu yöneltiyorum. “Özal öldürüldü mü?” O dönemi anlatıyor, ama bir diplomat zekâsı ve nezaketi ile kendine göre bir yanıt veriyor.

-“Turgut Özal ölmeden bir sene önce prostat ameliyatı oldu. Kalp hastasıydı ve duyumsamak göre prostatı açmışlar ve hemen kapatmışlar. Yani belki de o ameliyat sonun başlangıcıydı. Ölmeden bir gün öncesi konuştuk. Çok kilo aldık, birlikte diyet yapalım, diye karar almıştık. Bir de şunu bilmekte yarar var; Ölmeden önce katıldığımız Bulgar Sefareti” ya da resepsiyonu değildi. Sayın Cumhurbaşkanı Bulgaristan 1989-1993_pagenumber.019 (1)gezisindeyken, Bulgar Cumhurbaşkanının ofisinde Bulgar heykeltraş Vejdi Rasidov Özal’a heykelini hediye etti ve Ankara`da heykel sergisi açacağını, sergisinin açılışını da Cumhurbaşkanını Özal’ın yapmasını istemişti. Sayın Cumhurbaşkanı da kabul etti. Ancak biz Orta Asya gezisindeyken sergi açılmış. Bu sebepten programı perşembe günü saat 18.00’de müsait olduğu için gittik.  İçtiği limonata ile zehirlenme iddiası var. Benim hatırladığım kadarıyla, bir tepsi içinde çeşitli içecekler [limonata, Coca Cola, gazoz vs.] geldi ve hepimiz, Sayın Cumhurbaşkanı da dahil istediğini aldı. Prof. Doğramacı, başyaver, ben, eşim ve diğer zevat da orada idi. Cumhurbaşkanı ne içti hatırlamıyorum. Ancak Cumhurbaşkanının her programında hem cumhurbaşkanlığı özel korumaları, hem de o il emniyeti gidilecek yerleri didik didik arar, kontrol eder ve güvenlik önlemlerini alır. Nitekim, bizim korumalar sergi salonunda bulunan terebentini bile kaldırtmışlar ve galeri sahibi Aynur hanım, evinden getirdiği portakalların suyunu bizim korumaların kontrolünde sıkılmış. Sayın Cumhurbaşkanın ne içtiğini anımsamıyorum. Limonata mı içti yoksa Fruko mu içti, onu bilemiyorum. Ancak orada bulunan tüm konuklar ayni tepsiden aldıkları içecekleri içtiler.  Cumhurbaşkanın Armoni Galerisinde zehirlendiğine inanmıyorum. Orta Asya gezisinde de hepimiz aynı şeyleri yedik ve içtik. Komplo teorileri üretilebilir ancak, zehirlenmiş ise köşkte de zehirlenmiş olabilir. Gelen giden gıdaların kontrolünün yapıldığını görmedim. Aynı ifadeleri Ankara Cumhuriyet Başsavcısına ve Devlet Denetleme Kuruluna da verdim…”

Birde Ambulans konusu var. O sırada ambulans olmadığı yönünde iddialar da var…

-“Ambulans konusunda konuşulanlar da var. Köşk’te her zaman bir ambulans vardır. Daha evvel de eski ABD Başkanı George Bush geldiği vakit Köşk’teki yemekte ABD Büyükelçisi rahatsızlanmıştı. Kalp rahatsızlığı geçirdi ve hemen Köşk’teki ambulansambulans hastaneye götürdü. Benim duyduğum ve öğrendiğim Sayın Cumhurbaşkanı hastaneye ambulans ile gitti. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı’nın yatak odasında kalp krizine karşı kullanılan özel bir alet olduğunu da biliyoruz. Ancak nasıl kullanılacağının  bilindiğini sanmıyorum. Dr. Cengiz Aslan’in bana anlattığına göre Cumhurbaşkanı yürüme bandında 850 küsur metre yürümüş, sonra fenalaşmış ve Semra hanım gelmiş, ayakkabılarını çıkartırken yere yığılmış. Nöbetçi yaver ve köşkteki personel yetişmiş, başyavere haber verilmiş ve derhal köşkdeki ambulansla GATA`ya müteveccihen köşkten ayrılınmış, trafik sıkışıklığı nedeni ile yolda güzergah değiştirilerek Hacettepe Hastanesine gidilmiş ve derhal gerekli tıbbi müdahale yapılmiş. Profesör Yüksel Bozer, Ömer Şarlak Paşa, köşk doktoru Kardiyolog Hilmi Özkutlu, hatta özel doktoru Cengiz Aslan’ın ifadelerine göre, Özal kalp krizinden vefat etmiş. Prof. Yüksel Bozer ve Şarlak paşa otopsi istenip istenmediği sorulmuş. Semra hanım ve Korkut Özal karşı çıkmışlardı. Özal’ın mezarının açılışını ağlayarak izledim. Işık içinde, nurlarda yatsın. Kanımca Türkiye için çok büyük kayıp. Yaşasaydı, her halde Türkiye bugünkü gibi olmazdi. Ruhu Şad olsun…”

42915Özal’ın ölümü onu çok sarsıyor. Çok doğal. Toperi yaşamında ki o en zor günü şöyle anlatıyor.

-“O gün sabah 10 civarında ofise geldim. “Cumhurbaşkanı hastaneye kaldırıldı,” dediler. Ben “Check-up için mi,” diye sorduğumda, “Hayır, çok ciddi kalp krizi geçirmiş,” dediler.  Hemen aracıma binip önce Gülhane’ye doğru yöneldim, lakin Özal’ı Hacettepe’ye yönlendirmişler. Ben hastaneye ulaştığımda Semra Hanım da oradaydı, oturuyordu. Göz göze geldik. Başını iki tarafa sallayarak “Durumu çok kritikmiş,” diyebildi sadece. Yoğun bakım ünitesinin oraya gittim, bizim doktor çıktı. “Durumu nasıl,” diye sordum. “Nasıl olsun abi? Durumu çok kritik. Aslında tıbben öldü,” dedi. Hemen Süleyman Demirel’e haber verdik. Herkes ve tabii yerli ve yabancı basın hastane önünde yığılmış haber bekliyorlardı. O anda bir karar vermem gerekiyordu, ölen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı idi ve sevilen bir cumhurbaşkanıydı üstelik. Bu nedenle toplumun da bu ölüme hazırlanması gerekiyordu. Bu görev bana düştü. Ben başbakan Demirel’i beklemeden basının karşısına çıktım. Gazetecilere “Arkadaşlar, cumhurbaşkanımızın nabzı neredeyse sıfıra yakın durumda hastaneye getirilmiştir. Durumu çok ciddidir. Hekimlerimiz ellerinden geleni yapıyorlar…” dedim.  Bir süre sonra gazetecilerin önüne tekrar çıktım; “Cumhurbaşkanımızın sağlığına kavuşması için dua edelim…” dedim. Bunu söylerken Özal’ın ölüm raporu yazılıyordu. Son olarak yine gazetecilerin karşısına çıktım ve “Başımız sağ olsun…” diyerek ölüm haberini verdim. Cenazesi muhteşem oldu. Ankara ve İstanbul’dan yüzbinlerce insan, Özal’ı sonsuzluğa uğurladık…” Gözleri dalıyor bir an uzaklara doğru ve sessizce bir anısını daha paylaşıyor bizimle; Turgut Özal ile bir cenazeden çıkarken, cenaze töreni yapılan merhumun fotoğrafının yerlerde olduğunu görünce çok üzülmüştü. Özal vefat edince, ben de sağlığında imzalı fotoğrafını isteyenlere verilmek üzere, imzalı bir fotoğrafını birinci kalite kuşe karta bastırdım. Ankara’da Üniversiteli öğrencilere “Cumhurbaşkanımızdan size bir anı” diyerek dağıtımını sağladım. Hala o resmi saklayanlar olduğuna tanık oldum…”

IMG_0697Kaya Toperi Özal’ın vefatından sonra Bern’e büyükelçi olarak tayin ediliyor. 1993’de Bern’de büyükelçi iken PKK tarafından saldırıya uğruyor. O günü şöyle anlatıyor Toperi;

-“120 kişiden fazla PKK’lı sefareti bastılar. Bu olayın biraz öncesinde Ankara’dan tanıdığım dostum Belçika sefiri beni telefonla arayarak “Kaya, 120’den fazla PKK’lı sizin sefarete doğru geliyorlar. Ellerinde beyzbol sopaları, içinde taşlar olan valizler var. Önlemini al…” dedi. Önce sefaret giriş kapısının tarafına geldiler. Kapıyı kapalı görünce diğer tarafa ikâmetgâhın olduğu kapıya geldiler. Kapı tamirat halinde olduğu için kırıp girdiler. Baktım taşlar yağıyor camlara. Hemen alt kata indim ve panjurları kapattım. Benim ofisim de alt kattaydı. Camdan baktım, biri kocaman bir taşı aldı büyük bir kinli bakışla taşı kurşungeçirmez cama fırlattı, cam çatladı. Ben hayatımda o kadar çirkin ve kindar bir bakış görmedim. O an her şey karardı. Yukarıya çıkıp odamdan Browning ve Smith Wesson tabancamı aldım. Bir avuç mermiyi de alıp cebime koydum. Kapıya geldim. Polis bekliyor kapıda. Aç kapıyı dedim. Açar açmaz havaya ateş etmeye başladım. Bunun üzerine polisler de ateş etmeye başladılar. Yedi kişiyi ayağından, birini de dizinden vurdular. Ve bu ateş karşısında, korkudan kuyruklarını bacaklarının arasına almış itler gibi dağılıp gittiler. Hemen boş kovanları toplayın talimatını verdim. Çünkü biliyorum ki sorun çıkaracak . Nitekim biraz sonra Dışişleri protokol şefi ve Bern emniyet müdürü geldiler. Onlar bir şey demeden “İşte eseriniz. Gördünüz. Ülkenizde bize saldırıyorlar…” dedim. Ben daha önce koruma istemiştim ama Polisler gelmiş, bunları görünce de kaçmışlar. Çatışma sürerken aklıma itfaiye çağırmak geldi. İtfaiye sirenini duyunca dağıldılar. Tabancaları istediler. Ben de kendi tabancalarımı uzattım. “Alın benim tabancalarımı. Lakin diğerleri devletin ve ben bunları size teslim edemem. Türkiye’den talimat gelmesi gerekir…” dedim. Sefareti dolaştılar, her taraf yıkık dökük, taşlar dolmuş içeriye. Bakıp gittiler. Ama silahları da istiyorlar.

Bu arada Ankara’dan bir sözüm ona soruşturma heyeti geldi. Bakanlıktan Müsteşar Yardımcısı bir Büyükelçi -ismi lazım değil- Emniyet Genel Müdür Yardımcısı, Bakanlık Hukuk Müşaviri. Heyet başkanı titriyor. Kanun var, nizam var. Uluslararası sözleşmeler var. Heyet başkanı Büyükelçi arkadaş Büyükelçiliğe gelmeye korktuğundan otelde toplandık. Ertesi gün İsviçre Dışişlerinde toplantı yaptık. İsviçreliler silahlarımı istedi, bizim Heyet Başkanı Ankara’dan talimat isterim dedi. Onun üzerine İsviçre Dışişleri Müsteşarı, “O zaman ekselans neden geldiniz? Büyükelçinizle iyi bir diyalog içindeyiz…” dedi. Ortam hayli gerildi. Ben “Bakın beyler! Sizler buraya benim sorunumu çözmeye geldiniz. Bana sorun çıkartmaya değil. Heyet bir şey yapamadan Bern’den ayrıldı, ben de İsviçreliler ile karşı karşıya kaldım. Belçika dahil bir çok sefaretten beni arayarak “Sonuna kadar arkanızdayız…” dediler. Vatikan Temsilcisi üstünü aratmak bahasına ziyaretime geldi ve bütün kordiplomatiğin beni desteklediğini söyledi.  Bir de tanımadığım bir adam geldi ve “Mesut Bey’in selamı var…” dedi. Ben de Başbakan Mesut Yılmaz sandım ve “Berna hanım ve çocuklar nasıllar?” diye sordum. “Yok o değil. Mesut Barzani selam söyledi. Elçiliğin etrafına 20 tane silahlı Peşmerge koyduk. Rahat olsunlar diye haber gönderdi…” dedi. O arada benim dokunulmazlığımın kaldırılmasını talep ettiler. Ben Ankara’nın yanıtını beklemeden eşimi ve eşyalarımı Bern’de bırakarak Ankara’ya geldim. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i ziyaret ettim. “Sen en doğrusunu yaptın, seni kutluyorum ve destekliyorum…” dedi. Arkasından Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’i ziyaret ettim. Bakan bana ‘Sana mı kaldı silaha sarılmak. Bak dört yerimizi daha işgal ettiler karşı koyan olmadı…” dedi. Cevaben “Bana bu silahın süs diye verildiğini bilmiyordum. Gene saldırıya uğrasam gene aynısını yaparım. Bakin İsviçre Büyükelçisi hala Ankara’da, siz benim diplomatik pasaportlu yakın korumam polis amirini tevkif edip, çırılçıplak soyduklarında, yalvarmama rağmen İsviçre Dışişleri Bakanını aramadınız. Şimdi beni Bern ile eşdeğer bir merkeze bir an evvel atamanız gerekir…” dedim, Beni Ankara’da 8 ay süründürdüler. Sonunda Seul’e atandım…”

Kaya Toperi bu sekiz aylık süreçte parasız kalıyor. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’le görüşmek talebinde bulunuyor. Sonunda Toperi’yi, Tansu Çiller’in eşi Özer Çiller kabul ediyor. Özal döneminde hazırladıkları “Kürt Raporu’nu Özer Çiller vasıtası ile Başbakan Tansu Çiller’e gönderiyor. Ancak bir hafta sonra o rapor Özal’ın Kürt Raporu manşeti ile Hürriyet Gazetesinde yayınlanıyor ve bu sırada Kaya Toperi’ye MİT Müsteşarlığı teklif ediliyor. Lakin Süleyman Demirel onaylamıyor. Sonra Güney Kore’ye Büyükelçi olarak tayin ediliyor ve orada iki yıl kaldıktan sonra emekliliğini istiyor ve Dışişlerine veda edip, Türkiye’ye dönüyor. Çok çalkantılı yıllarda çok önemli görevlerde bulunan Toperi’nin yaşamı adeta baş döndürecek kadar hızlı değişmiş. Kaya Toperi bu yaşadıklarından dolayı, herhangi bir büyükelçi değil. Elbette birçok şeyi anlatmadı. Birçok konuyu da sormama rağmen, usta diplomat başka konulara geçiverdi.

Ama aklımdaki en önemli sorulardan birisini, bu kadar güngörmüş bir isme sormadan edemedim. İçinde Engin Arık dahil altı tane bilim insanının olduğu uçak, hala nedeni anlaşılamayan bir nedenle düşüyor, bir çok Aselsan Mühendisi şüpheli bir şekilde intihar ediyor ya da öldürülüyor. Bunlar bir komplo teorisi mi yoksa mümkün müdür, diye soruyorum.

 Aldığım yanıt ise çok soğuktu;

-“Kuşkusuz türlü komplo teorileri üretilebilir. Ancak hepsinin rastlantı olarak kabul edilebilmesi kanımca olası değil. Elbette bazı dış güçlerin ve CIA, MOSAD gibi istihbarat örgütlerinin de rolünü göz ardı edemeyiz Hep basında okuyoruz, medyadan izliyoruz. Bu gizli servisler, örneğin CIA tarafından yapılamayacak hiçbir şey yoktur. Çok tekrarlanan ve inanılabilecek iddialara göre Küresel sermaye hani söylene gelen beş aile yönetiyor. Bunlar her şeyi yapmaya muktedirlerdir. Bunlar Lincoln’u öldürmüşler, Kennedy’i öldürmüşler. Hala katiller bulunamadı. Saddam dolardan kendi parasına döndüğü için, nükleer silah üretiyor diye bir bahane uydurup, Irak’ı işgal ettiler. Bizimkiler de şimdi Türk Lirası filan diyorlar ya, korkuyorum doğrusu. Ne zaman Türkiye iki ayağının üzerine kalkıp belini doğrultmaya kalksa, bir şey çıkıyor ve bizi yeniden yıkıyorlar. Bu daha birçok ülke içinde geçerli. Korkuyorum ki Türkiye’yi çok zor günler bekliyor…”

şirket Kaya Toperi bir Bodrum hayranı. Artık yaşamının bir bölümünü Bodrum’da geçiriyor. Bodrum’un anlamını öyle bir örnek ile anlatıyor ki şaşırıp kalıyorum doğrusu;

-“Benim iki tane ihtiyar köpeğim vardı. Ankara’da ayağa kalkmaya mecalleri yoktu. Öldü ölecek derken, Bodrum’a geldik. Bir canlandılar; koşuyorlar, oyun oynuyorlar, zıplıyorlar… Neredeyse yavru köpekler gibi hareketli ve yaşam dolular. Ben buraya Ankara’dan hasta geldim. Ayağa kalkacak halim yoktu. Ama şimdi neredeyse top oynayacak kadar iyi hissediyorum kendimi. Her gelişimde birçok insan tanıyorum. Daha önceleri karımı buraya getirir bir hafta kalır ve Ankara’ya dönerdim. Şimdi Ankara’ya hiç gidesim yok. Bodrum bir bombardımana tutulmuş gibi. Lakin her şeye rağmen Bodrum’u bozamıyorlar. Belediyeyi bu açıdan çok kutluyorum. Kuşadası ne oldu? Mahvoldu. Bodrum’un bir şahsiyeti var. Bir de Bodrum’un yerli insanları çok tatlı, çok samimi, çok medeni insanlar.”

 Her söyleşimizde olduğu gibi gençler ve gelecek sorusunu yöneltiyorum tecrübeli Büyükelçi kaya Toperi’ye.

-“Fatih kardeşim, Türkiye’nin en iyi zamanlarını bizim kuşak yaşadı. Kültürlü kuşaklardık. Sinemalar, tiyatrolar vardı. Tıklım tıklım dolardı. Kapılarımızı kilitlemezdik, güvende hissederdik kendimizi. Medeniyet vardı, tiyatroya, konsere kravatla gidilirdi. Saygı ve saygınlık vardı. Özgürdük hiç olmazsa. Telefonda kafelerde arkadaşlarımızla konuşmaktan korkmazdık. Kız arkadaşlarımızla el ele dolaşabilirdik ve kimse başını çevirip bakmazdı. Saygın politikacılarımız devlet adamlarımız vardı. Birbirleri ile politikaları icabı kanlı bıçaklı olsalar da, politik nezaket, terbiye, saygınlık vardı. Örneğin merhum Adnan Menderes’in kimseye sen diye hitap ettiğine tanık olmadım. Siz derdi. “Sayın” deyimini Türk iç politikasına Ecevit kazandırdı. Biz Ortadoğu ülkelerinden çok farklıydık. Şimdi maalesef onlara benzedik daha da benzemek için çırpınanlar var. Türkiye nereye gidiyor? Çocuklarımıza, torunlarımıza bizim yaşadığımız gibi bir ülke bırakamayacak mıyız? Eğitim düzeyimiz alarm veriyor. Kıbrıs’ın nerede olduğunu bilmiyor,  Karadeniz’de diyor. Bürokraside disiplin vardı. İstanbul, Ankara şimdiki gibi taş yığını değildi. Kentler rahat nefes alırdı. Tanrı yardımcımız olsun…”

Söyleşimizin sonunda çok umutlu şeyler söylemedi Kaya Toperi. Devlet adamı olmanın bir ağırlığı vardı. Şimdilerde devlet adamlığı kavramının, yok olduğunu ifade ediyor. Pencereden Bitez koyuna doğru bakıyor. Gözleri derinlere dalıyor. Kim bilir neler düşünüyor geçmişe dair. Yaşam öyküsünün içinde anlatmadığı veya anlatamadığı, kim bilir daha ne kadar (Dışişleri raconu ile söylemek gerekirse) kriptolar vardır.

Sıra dışı diplomat, yurtsever insan Kaya Toperi’nin ömrünün uzun, sağlıklı ve mutluluk dolu olmasını diliyorum.

Dilerim öyle olsun…

ETİKETLER: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,
Yorumlar
  1. İSMAİL ÖZMEL dedi ki:

    Bu söyleşinin bir kısmını okudum, artanını da okuyacağım. Fatih Bozoğlu fevkalade önemli bir iş yapmış, ya değilse bu gerçekleri okuyamayacaktık. Ellerinize sağlık, Toperi’nin vefat haberi bu söyleşiyi fevkalade önemli hale getirmiştir. Artık onunla konu.mak imkanından mahrumuz. Tekrar ellerinize, kaleminize sağlık.
    Sevgi ve saygıyla…
    (Akpınar dergisi sahibi) İSMAİL ÖZMEL

    1. Bodrum Gündem dedi ki:

      Sayın İsmail Özmel
      Bu söyleşiyi yaparken çok önemli konuları konuşacağımızın ve tarihe not düşeceğimin farkındaydım. Kaya Toperi de bunun farkındaydı belki de. Zira bu güne kadar söylemediği anlatmadığı çok şeyi paylaştı. Konuştuklarımızın bazı bölümlerini yayınlayamadığımı da söylemek zorundayım, özellikle Kıbrıs konusu çok hassas. Lakin ilerleyen zamanlarda, özellikle Kıbrıs konusunda (şimdilik) yazamadıklarımızı da paylaşacağım…
      Not: Kaya Toperi bana; “ben öldükten sonra ve zamanı gelince bu söylediklerimi de yayınlarsın…” dediği için…