TÜRKİYE SİYASETLERİNDE YETERSİZLİK…

Cevat Öneş
Cevat Öneş
  • 03.08.2018
  • 987 kez okundu

Küresel etkiler…

Ülkeler küreselleşmenin yarattığı sorunların çözümlerinde başarı göstermekte zorlanıyorlar. Gelişen teknoloji ve iletişim kanalları; siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, her alanda karşılıklı etkileşimi artırmaktadır.

Gelir dağılımına ilişkin veriler, küresel adaletsizliğin, derinleşerek devam edeceğini göstermektedir. Dünya’nın en zengin yüzde birinin, Dünya’nın geri kalan yüzde 99’ndan daha büyük servete sahip olması gerçeğinin devamlılığı, özellikle ülkemizin de içerisinde bulunduğu Gelişmekte Olan Ülkelerin, temel siyasetlerini etkileyen öncelikli faktörlerdendir.

Emperyalizmin finans kapital sisteminin baskın hâkimiyeti, küresel güç merkezlerinin, yeni hâkimiyet alanları şekillendirme arayışları çerçevesinde, gelişmekte olan ülkelerin ve Türkiye’nin çözümleyici siyasetler üretebilme niteliği, hayati olan bir sorunumuzu karşımıza çıkarmaktadır.

Türkiye siyasetlerini ve güncel gelişmeleri değerlendirirken, küresel, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve stratejik etkileşimlerden kopmadan, milli, toplumsal çıkarlarımız için üretilen siyasetlerin niteliklerine, objektif ve bilimsel gerçekler çerçevesi içerisinde yaklaşılması gerekir.

Kaygı ve travma…

24 Haziran 2018 seçimleri sonuçlarının yarattığı kaygıları ve travmayı doğru değerlendirmek zorundayız. Kaygıların kazanan ve kaybeden kesimlerin geçişken ligi içerisinde, daha geniş bir vasatı oluşturduğunun söylenilmesi de yanıltıcı olmayacaktır.

Adalet ve Kalkınma Partisi ( AKP )’nin yeniden iktidar oluşu, R. Tayyip Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilişi ve muhalefetin, öncelikle Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin başarısızlığı değildir,  meselemiz. Mesele, 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu ile başlayan ve 24 Haziran 2018 seçimleriyle R. Tayyip Erdoğan’ın partili Cumhurbaşkanı olarak seçilmesiyle ortaya çıkan yeni sistem ve değişimlerin şekillendirmekte olduğu gerçeklik ile muhalefetin topyekûn başarısızlık durumudur. Ancak muhalefet ile ilgili değerlendirmeler yapılırken, siyasi partilerin her birinin oy oranlarının dışında, toplam yüzde 48’i de aşan potansiyelin dinamiklerinin göz önünde bulundurulması, ayrıca önem kazanır.

Kurucu değerler ve “Beka”

Gazi Meclis’in mutlak iradesi ve M. Kemal Atatürk ile kurucu lider kadroların öncülüğünde şekillenen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve oluşan “Millet” Türk tarih ve medeniyetinin devamlılığı içerisinde, halkımız için yeni bir başlangıcın ve yaşamın maddi-manevi bütünlüğünü ifade eder. 20.Y.Y.’ın cazibe merkezi olan Türkiye, emperyalizmle mücadelede ve Bağımsızlık arayışlarında örnek model olmuştur. Muasır medeniyeti yakalama ve geçme hedefleriyle, insan yaşamını zenginleştiren, demokratik yönetim yolunu seçmiştir. Osmanlı’yı çökerten, parçalayan yobaz zihniyeti, laik-demokratik-bilimsel düşünce ve uygulamalar ile aşabilmiştir. Emperyalizm- kapitalizm, faşizm ve sosyalizmin baskıcı-otoriter yönetimleri yerine, milletin demokratik iradesine dayanan, planlı kalkınma politikaları ile ekonomi politiğe üretici- katılımcı karakter kazandırmıştır. Söz konusu ilkelerin güncellenerek, geliştirilerek korunması ve uygulamalara süreklilik kazandırılması gerçeği, Devlet Politikasının öncelikli unsurları arasında, “BEKA” meselesi olarak ele alınması gereken bir konudur.

Eksik Demokrasi…

Tek Parti döneminden, günümüze kadar uzanan süreçlerde, eksik ve yanlış politika üretimlerinin yarattığı sonuçların ortaya çıkardığı “Eksik Demokrasi” şartları, temel sorunlarımızın çözümlerini güçleştirmekte ve nitelikli kurumsal yapılaşmayı engellemektedir. (Tek Parti dönemini zamanın ruhu ve şartları içerisinde değerlendirmek gerekir. İç politika malzemesi olarak kullanılma durumu, toplumsal bütünlüğümüzü zedeleyen sonuçlar yaratmaktadır. )

Genellikle Askeri Vesayet (sivil yönetimlerin katkılarını unutmadan) dönemleri ve müdahaleleri ile sağ muhafazakâr- milliyetçi- dinci siyasetlerin, emperyalist güçlerle işbirliğinin ağırlık kazandığı, Türkiye siyasal tarihinde, üretici olmayan ekonomik yapının, Eksik Demokrasi şartlarının oluşturulmasına da, vurgulayarak işaret edilmesi yararlı olacaktır.

1950 seçimleriyle, Demokrat Parti (DP) iktidarıyla başlayan sağ muhafazakâr- milliyetçi- dinci siyasetlerin ve sürekliliğinin ortaya çıkardığı Türkiye yapısı, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel gelişmeleriyle, günümüz Türkiye’sini de etkileyen sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

1960’lı yıllardan itibaren; sosyalist çevrede, emekçi sınıflarına dayandırılamayan hareketlerin dağınıklığı, köksüzlüğü, gençliğin Bağımsızlık ve Değişim taleplerinin karşılıksız kalmasının yarattığı boşlukta, sol yelpazede yer almaya çalışan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin serüveni ise, Cumhuriyet değerlerine bağlılığını korumakta olan, çok önemli potansiyeline rağmen, siyasi kadrolarının, öncelikle parti içi iktidar mücadelelerine dönük çalışmalarıyla, 24 Haziran da görüldüğü gibi alternatif Demokratik İktidar yaratabilme şartlarından uzaklaşılmış oluşudur.

AKP süreci…

Kasım 2002 seçimleriyle iktidar olan AKP, Küresel- Bölgesel- Ulusal gelişmeler çerçevesinde, özellikleri olan bir süreci de başlatmıştır.

2002- 2007 döneminde; küresel ekonominin sağladığı imkânlar, AB uyum yasalarıyla gerçekleştirilen demokratikleşme adımları, siyasi- ekonomik istikrar çabaları, Barışçı Dış Politika uygulamalarının yarattığı Türkiye iklimi, AKP’ ne olan desteği artırmış ve temel sorunların çözümü umutlarını da yeşertmiştir.

Askeri Vesayeti kaldırma maskesi ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nin kurumsal yapılarını da hedef alan Ergenekon (Temmuz 2008), Balyoz (Ocak 2010), İzmir Casusluk ve Fuhuş (Ağustos 2010) davaları ve türevleriyle başlayan süreç; Fettullah Terör Örgütü (FETÖ) kadrolarının Devleti işgalinin derinliği ile AKP iktidarının yönetim zafiyetlerinin boyutlarını göstermesi bakımından önemlidir.

Siyasal İslam düşüncesinin etkilediği Devlet politikaları ile FETÖ’nün dış bağlantılarının karmaşıklığı, 15 Temmuz 2016 hain darbe teşebbüsüne kadar uzanan, bir iktidar ve yönetim zafiyetinin somut örneklerindendir. Terör örgütü mensupları dışında, terör ve örgütlenme şartlarının yaratılmasındaki şahsi ve yönetim sorumluluklarıyla ilgili ‘Denetim ve Hesap Verilebilirlik’ şartlarının yaratılamayışı, önemli ve hayati bir zafiyet olarak değerlendirilebilir.

Siyasal İslamcı düşünce ve pratiğinin, Milli Eğitimden, Yargı- Güvenlik- İstihbarat ve Devlet kurumsal yapılarına, Medyadan sivil toplum örgütlenmelerine kadar uzanan, çok geniş bir yapıda yaratabildiği etkiler, Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini zayıflatmakta ve Türkiye Demokrasisinin gelişiminde önemli engelleri oluşturmaktadır.

24 Haziran Seçimleri sonuçlarıyla başlayan yeni süreçte, sistemi şekillendirici çalışmalarda; “Tek Adam” yönetiminin tahkim edilişi, TBMM’nin yetkilerinin sınırlandırılışı, Kuvvetler Ayrılığında ortaya çıkan dengesizlik, Denetlenebilirlik/Hesap Verilebilirlik şartlarında ki engellemeler, Hukukun Üstünlüğü prensiplerinden uzaklaşma gibi Evrensel konularda ki kaygılar, tüm toplum ve kurumsal yapılar için hayati önemi haizdir.

Ekonomi Politik…

Haziran 2018 sonu itibariyle yayımlanan rakamlar, Türkiye’nin toplam dış borç stokunun 466,7 milyar dolar olduğunu göstermektedir. Milli gelirimizin yüzde 53’ne tekabül eden bir sonuç. 12 ay içinde geri ödenmesi gereken miktar ise 180 milyar dolar. Finanse edilmesi gereken 55 milyar dolarlık bir cari açığımız mevcut. Önümüzdeki bir yıl içerisinde 235 milyar dolarlık bir döviz kaynağına ihtiyaç duyuluyor. Mayıs 2018 itibariyle, finansal kesimin uzun vadeli yurtdışı kredilerinin toplamı 113 milyar dolar. Kısa vadeli kredi borcu da 5 milyar dolar civarında. (01.08.2018 Birgün, Selin Sayek Böke’nin makalesinden yararlanılmıştır. )

Kur ve faizlerin artışına paralel enflasyonun geldiği noktanın psikolojik sınırı aştığına işaret eden iş dünyası, yapısal dönüşümlerin ivedilikle alınması gerektiği hususunda uyarılarını yapmaktadırlar.

Ekonomik göstergeler dışa bağımlılığın ciddi riskler yaratabilecek seviyede olduğunu gösteriyor. AKP İktidarının 16 yıllık uygulamalarında, üretim kapasitesini artırmadan, tüketim talebini artıran makroekonomik uygulamalarının, bu sonuçları yarattığını göstermektedir. İthalata dayanan ihtiyaçların kalıcı hale gelmesi, rantçı inşaat sermayesi ve finans kapitalin desteklenmesi, oportünist yaklaşımlarla emekçi sınıfların borçlandırılmasının Türkiye’yi getirdiği sonucu, dış gelişmelerle izah etme çabaları, daha ağır yüklerin taşınmasına sebep olabilir.

Ekonomide dış kaynak bağımlılığının yükselen grafiği; siyaset, diplomasi, güvenlik, dış politika alanlarında da, bağımlılıklar ve mecburiyetler getirmesi bakımından, ulusal tehditler olarak öncelikle değerlendirilmelidir.

Sonuç…

İç ve Dış Politika bütünlüğü, en geniş toplumsal desteği alan Dış Politika üretimi ve uygulamaları, yaşamakta olduğumuz küresel şartların, kaçınılmaz sonuçlarındandır. İttifakların, ikili, çoklu ilişkilerin önemini yitirmekte olduğu gelişmelere karşı, katılımcı demokrasinin inşası, Barışçı politikaların üretimi, ilkeli-ahlaki-toplumsal çıkarları gözeten siyaset yapıcılığının öncelik kazanması ihtiyacının duyulduğu şartlarda bulunmaktayız.

Siyasi iktidarın; yeni sistemi kurumsallaştırırken, evrensel hukuk, demokrasi, insani değerleri gözeten değişimler içerisine girmesi, milli ve toplumsal çıkarlarımız yönünden hayati önemi haizdir. Cumhuriyetin Kurucu değerleri, laik sistemin içselleştirilmesi, derinlikli demokrasi, üreten ekonomi, iktidar blokunu destekleyen kitlelerin de öncelikli çıkarıdır.

Açıklanmaya çalışılan siyasi iktidarın yanlışlarına ve eksikliklerine karşın, muhalefetin topyekûn yetersizliklerinin de, objektif olarak değerlendirilmesinin öncelik kazandığı bir süreçten geçmekteyiz. Küresel, Bölgesel, Ulusal gelişmelerin sonuçları, toplumsal ihtiyaçların nitelikleri, evrensel değerleri yakalayabilme ihtiyacı; ideoloji-kadro-örgütlenme-eğitim-üretim-katılımcılık gibi sorunların ivedilikle aşılmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Cumhuriyet’in Kurucu değerlerini özümsemiş ve nitelikli demokrasinin inşası çalışmalarına özlem duyan kitlenin yüzde 50’nin üstünde bir potansiyele sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda CHP’nin, onurlu tarihsel birikimi üzerinde, yenilenerek bir çıkış yapabilme imkânlarının bulunduğuna da işaret etmeliyiz. Mevcut ve yeni oluşabilecek siyasi hareketler, nitelikli demokrasi hedeflerinde, ittifaklar kurarak, işbirliği çalışmalarını geliştirerek, Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap verebilirler.

Halkların Demokrasi Partisi (HDP), Türkiye ve Bölge siyasetleri için önemini korumaya devam etmektedir. Ancak Türkiye toplumunun GÜVEN sorununu aşmadan, Türkiye Partisi olabilme şartlarının aşılamayacağının da, daha fazla gecikmeden değerlendirilmesi gerekir. Savaşa ve silahlı mücadeleye itirazını, inandırıcı şekilde ortaya koyan bir HDP’nin, Demokrasi-Barış-Hak-Adalet talepleri, Türkiye’de ve Bölgede karşılığını bulabilecektir.

Demokratik Muhalefetin, yerelden merkeze yönelen yürüyüşünde, yaratabileceği yenileşme hareketi, iktidar yolunu açan anahtar olma konumundadır.

Cevat Öneş – 03 Ağustos 2018 – Bodrum

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ