enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

İnat Ve Israrla Başlangıç- Can Pulak Bodrum Gündem Yazıları

Yine yanlış, yine inat ve yine ısrarla başlıyoruz yeni yıla.

Arı kovanına çomak sokmaya, sükunet ve huzuru siyasi mikserle çalkalamaya, devlet gelenek ve yönetimini kendi mantık ve yorumuna göre tepetaklak etmeye çok meraklı yönetimimiz, anlaşılıyor ki (huylu huyundan vazgeçmez) atasözünü haklı çıkaracak. Çok üzücü bir tutum ve çok üzücü bir başlangıç bu…

Yanlışları göstermeye, doğruları belirtmeye ve haksızlıklara karşı çıkmaya devam etmekte, bizim vazgeçilmez görevimiz olduğuna göre, şu Boğaziçi’ne rektör atama işinden başlayalım hemen. Üniversiteler çok dikkat edilmesi gereken, özerkliğine ve saygınlığına hassasiyetle yaklaşımı gerektiren eğitim ve öğretim kurumlarımızın başında gelir. Siyasetin gölgesinden bile korunması gereken yerlerdir Yüksekokul ve Üniversiteler. Böyle olması gerekirken, her dönemde siyasetçilerin hakim olmak istedikleri ve etkilemeye çalıştıkları alanlar olarak görülmüştür. Öyle ama mevcut yönetim gibi Üniversitelerin dokusuna bu derece müdahale edenine de hiç rastlamadık.

Hatırlayınız YÖK’ün başına getirilenleri, hatırlayınız Üniversitelerde yapılan seçimleri kazananları değil, hiç ilgisiz tipleri rektör atayanları… Bunun en çarpıcı örneği,1980’li yıllarda ODTÜ dışından atanan rektör Hasan Tan olayıdır ki, çok yaralayıcı sonuçlar doğurmuştur.   Türkiye’de 18 yıldır çok iyi yetişmiş, tecrübeli ve donanımlı, uluslararası büyük saygınlığı olan bilim adamlarımız küstürülüp bir yana itiliyor, yerlerine çapı, bilgisi ve tezleri çok tartışmalı iktidara yakın liyakatsiz kişiler getiriliyor. Böyle olunca da, tüm değerli Üniversitelerimiz sıradanlaşıyor ve dünyanın ilk 500 Üniversitesinin içine bile giremiyor. Geçmişte Boğaziçi ilk 200’ün içinde yer alıyordu. Şimdi çok alt sıralara düştü.

AKP Genel Başkanı geçen yıl, Yükseköğretim Akademik yılı açılış konuşmasında (Rektör atama kriterlerimizi çok daha yükseğe çıkaracağız) demişti. Boğaziçi Üniversitesine yapılan son atamaya bakarsak, kriterler yükseğe tırmanmak bir yana, iyice alçağa inmeye başladı. Sadece Boğaziçi gibi köklü ve ünlü bir Üniversiteye değil, hiçbir Üniversiteye, Yüksekokula, hatta liseye bile siyasete bulaşmış idarecileri atamamak gerek. Şimdi durduk yerde, önümüzde bunca ciddi sorun varken olay yaratıyoruz, yanan sobaya çıplak elle dokunmaya kalkıyoruz. Durup dururken öğrenci hareketlerini başlatıyoruz.

Üniversite kapılarında yine polisler, yine çatışmalar, yine kelepçeler, yine gözaltılar… Geçmişten hala ders almayacak mıyız? Dokunmayın şu Üniversitelere, dokunmayın şu Üniversite öğrencilerine… Bırakın seçimlerini yapsınlar, bırakın kimi seçerlerse onu rektör atayın. Öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin istemediği bir AKP yanlısını, rektörlük koltuğuna oturtmakta ısrar ederseniz, olayların gelişmesine ve Allah korusun diğer Üniversitelere sıçramasına yol açarsınız. Her şeye maydanoz olmak lezzetleri ve ağız tatlarını bozar.

Bunlarla uğraşacağımıza, sayıları milyona yaklaşan işsiz Üniversite mezunlarına iş ve aş yaratsak ya… Okuyabilmek için devletten aldıkları krediler nedeniyle, öğrencileri icraya vermeme yollarını arasak ya. Bunca Üniversiteden ülkenin ihtiyacı olan meslek dalları için insan yetiştirmenin yollarına baksak ya…131’i devlet, 78’iVakıf olmak üzere 209 Üniversitemiz,175 binden fazla akademisyenimiz,9107’si kadın ve 19.407 erkek toplam 28.504 profesörümüz var. Öğrenci sayısında ise Avrupa Birincisiyiz. Ama nitelik ve kalitedeki sıramızı hiç sormayın, yüreğiniz sızlar. Her yıl 900 binden fazla öğrenci Üniversitelerimizden mezun oluyor. Yine her yıl 20 bin kişi Hukuk fakültelerini bitiriyor. Ekonomi, siyaset, psikoloji ve sosyoloji dallarında her yıl 60 binden fazla genç mezun oluyor. İnşaat ve mimarlıkta yıllık mezun sayısı 20 bin, mühendislik alanında 75 bin, eğitim bilimlerinden 60 bin mezun çıkıyor. Bütün bunlara nasıl iş bulacağız?

Doğru dürüst bir planımız yok. İlahiyat öğrenimi gören 130 bin öğrencimiz var. Beş yıl önce bu rakam 55 bin civarında idi. YÖK kontenjan artışlarını akademik ve ekonomik nedenlerle değil, siyasi nedenlerle arttırıp duruyor. Bugün Üniversitelerimizde öğrenciye sahip olmamasına rağmen, öğretim kadrosunu aynen muhafaza eden bölümler var. YÖK bunlarla neden ilgilenmiyor? Üniversitenin bazı bölümlerinde kontenjan sayısı düşerken, öğretim üyesi sayısı neden iyice artıyor? Elimizde ciddi bir öğretmen fazlası varken, atanamayan öğretmenlerin çığlığından geçilmezken, her yıl yeni öğretmen mezun etmenin gerekçesi ne olabilir ki? Günümüzde her kayıtlı 4 işsizden biri Üniversite mezunu. Üniversiteyi bitirmiş işsiz sayımız 1.100.000’in çok üstünde. Korkunç ve düşündürücü bir rakam değil mi?

Bütün bunlarla uğraşmak varken, memleketin ihtiyacı olan personeli yetiştirmek mecburiyeti ortada dururken, siyasi rektör atama yanlışlığını, inat ve ısrarını niye yaparız ki? Türkiye’nin bu kadar Üniversiteye değil, çok sayıda meslek okuluna, ara eleman yetiştiren eğitim kurumlarına ihtiyacı var.3 katlı apartmanı olan, her sokağa rahatça Üniversite açabiliyor. Böyle bir şey dünyada görülmemiştir. Bu yüzdendir ki, elimiz çarpsa profesöre değiyor, sokaklarda işsiz Üniversiteliden geçilmiyor. İşin daha da kötüsü, içinde bulunduğumuz şartlarda tam aydın değil, yarım aydın mezunlar yetiştiriyoruz. Yarım avukat, yarım doktor, yarım mühendis, yarım gazeteci, yarım psikolog, yarım sosyolog, yarım eczacı, yarım kimyager gibi… Şunu unutmamalıyız ki yarım aydın, tam cahilden de tehlikelidir.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.