enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Duyun-u Umumiye Borçlarını Yoksul Anadolu Halkı Ödedi

Duyun-u Umumiye Borçlarını Yoksul Anadolu Halkı Ödedi

İsmail Bozkurt / 18 Şubat 2021

19.Yüzyılın başında Rus Çarı Nikolay, 1833 yılında Osmanlı İmparatorluğu için ‘hasta adam’ tanımını kullanmaya başladı. Bu tanımlama daha sonraki yıllarda “Doğu Sorunu” adını alarak dönemin Avrupa devletlerince kabul gören bir politikaya dönüştü.  Emperyalist devletlerin gerçek hedefleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu, “Batı çıkarlarına uyum gösteren bir biçimi ” ile “varlığına son verip, mirasını paylaşmayı“ amaçlanıyordu.  Ancak gerçekte, o yüzyıldaki Osmanlı İmparatorluğu’nun, hiçbir batılı devletin tek başına ‘yutamayacağı’ kadar büyük bir lokma olması endişesi mevcuttu. Yüzyılın sonuna gelindiğinde İmparatorluk, her yönüyle gerileme ve çöküş dönemine girmişti. Rusya, İngiltere, Fransa ve Avusturya–Macaristan tarafından sürekli Osmanlı İmparatorluğu aleyhine Makedonya içindeki milliyetçi Hıristiyan toplulukların kışkırtılması yoluyla, Türk düşmanlığı propagandası yapılıyordu. Türk ve Müslüman yerleşim alanlarına yapılan saldırılar sonucu, bölge kısa zamanda barut fıçısına dönüşmüştü. Dönemin padişahlarından II. Abdülhamit’in uzunca bir dönem «dost» olarak kabul ettiği İngiltere, 19. Yüzyıldan itibaren, Osmanlı İmparatorluğu aleyhine sistemli örtülü bir düşmanlık politikası izledi ve II. Abdül­hamit’i baş düşman olarak görerek «Kızıl Sultan» olarak isimlendirdi.[1]

İngiltere ve Rusya, Hıristiyan Makedon halkına dinsel dayanışma ekseninde milliyetçilik empoze ederek bölgede çok yönlü siyasi kargaşayı tartışır hale getiriyordu. Padişah II. Abdülhamit’i reforma zorlayarak Selanik, Üsküp, Drama ve Manastır’da; Rus ve İngiliz diplomatları reform düzenlemelri olarak kendi jandarma denetimini istiyorlardı. Hâlbuki 3. Ordu emrinde  bölgesel çete mücadelesine katılan ittihatçı genç subaylar Makedonya’nın “reform” adı altında İmparatorluktan koparılacağının endişesini taşıyorlardı. Buna karşın, II. Abdülhamit 1898’de Berlin Antlaşması’nda Makedonya’da istenen ıslahatın yapılmasını kabul etti.

Bir başka yönde Makedonya’daki Hıristiyan toplumun başlattığı çete savaşlarından başka, 1854‘den bu yana biriken borçların ödenememesi Osmanlı Devleti’nin başını ağrıtan sorun haline gelmiştir.

Bu dönemde Anadolu’da halkının yaşamı çağın değişen, gelişen şartlarından oldukça uzaktır.  Kapısı penceresi belli olmayan, bir toprak örtüsünün altında, her türlü doğa şartlarına açık, yolu, suyu, elektriği olmayan barınaklarda yaşamaktadır. Sağlık hizmetleri hemen hemen hiç yoktur. Sıtma, trahom, tüberküloz, tifo, tifüs hastalıkları çok yaygındır. Bu yaşam güçlüklerinin yanısıra kırsal kesimin baş belası haline gelen eşkıya soygunları ise başka bir korku kaynağıdır. Devletin temel koruma ve güvenlik düzeni, Anadolu köylüsünden uzak kalmıştır. Sahipsiz kalan köylü, ağanın, şeyhin, şıhın marabası, müridi durumuna düşmüştür. Bu durum mütegallibenin bölge halkını, sık sık yerel isyanlara sevk ettiği görülmektedir.

Aynı yüzyıl içinde Anadolu’da ki yoksul köylünün durumu içler acısıdır. 1893 yılında Haydarpaşa – Ankara – Konya tren hattının açılmasından önce, tarımda birkaç yıl üst üste kıtlık yaşanır. Ankara sınırlarındaki 42 köyde yaşayan 16.900 nüfuslu bir yerleşim bölgesinde 4.797 kişi açlıktan ölür. Keskin kazasında yaşayan 52.000 kişilik nüfusun neredeyse yarısı açlıktan ölür. Bu durum karşısında İstanbul Hükümeti yardımda bulunmak yerine, ölen ailelerin mal mülklerini, Şeyhülislamın gönderdiği hocalar eliyle tespit yaptırarak hazineye devir edilir. [2] Bu durum  her yönü ile  tarihsel süreçte Anadolu  halkının sağlıksız ve yoksulluk içinde yaşaması Yıldız Sarayı’nı ilgilendiren konu olmaktan uzak olduğu bir gerçektir.

İmparatorluğun  Rumeli, Anadolu ve uzak sancaklar, beylikler arasında ekonomi, ticaret, asayiş ve güvenlik anlamında  temel esaslara dayanan bir düzenleme yoktur. Şehirler, kasabalar, köyler arasındaki ulaşım, tozlu, çamurlu, sınırları belirsiz toprak yollardan ibarettir. Ulaşım yerel ticaret, at, katırlar ve develerle yapılmaktadır.

2.Abdülhamit döneminde Suriye, Filistin, Yemen savaş cepheleri için, 7. Ordu emrine 260.000 asker sevk edilmiştir. Savaştan sonra geriye dönenlerin sayısı tam olarak tespit edilememiştir. Kırsal kesimde yaşayan Türk Müslüman gençler tarımdan ziraattan ve tarlasından alınıp 14 – 15 yıl askerlik yaptırılmaktadır. Bu durum Anadolu’da Türk halkının üretimden ve ekonomik değerlerinden kopararak yoksullaşmasına neden olmaktadır.

Toplumun hafızasında, “devlet hep alır, ama hiç vermez”  deyimi yerleşmiştir. Aşar vergisi zorlamaları, askere alma baskısı, Anadolu halkını yıldırmıştır. Halk arasında “aşar dediler malımızı verdik, asker dediler canımızı verdik, mültezimden kurtulamadık” deyimi yoksul ve fakir Anadolu halkının yaşam zorluğunu ifade etmektedir.

19.yüzyılda yoksul Anadolu halkı…

Anadolu, Rumeli, Suriye, Arabistan, Irak, Mısır ve Kuzey Afrika bölgelerinde geçim sadece tarıma dayanmaktadır. Ülkenin her alanında bölgeler kendi içinde kapalı ekonomi düzeni sürdürmektedir. Hıristıyan tebaa askere alınmadığı için, her türlü ekonomik faaliyetleri oluşturan kazanç ve ticaret; Ermeni, Rum, Yahudi ve Arap azınlıkların elindedir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda hiç bir alanda milli ekonomi siyasetinden söz edilemez. Devletin güvenilir gelir kaynağı olarak gördüğü aşar vergisini iltizam sisteminde tahsilat ve değerlendirme yetkisi, Maliye Nâzırlığı dışında; ayanlar, mültezim ve voyvodaların aracılığı ile yapılmaktadır. Vergilerin toplanması ve dağıtılmasında komisyon ve rüşvet yaygınlaşmıştır. Yeterli denetim sistemi kurulamadığından devlet düzeninden zenginleşenlerin sayısı giderek artmıştır. Devletin gelir değerleri mültezimlerin paylaşımında erimektedir. Merkezi yönetim ve taşra arasında parasal dağılım, yetersiz ve dengesizdir. Ancak İstanbul’da sınırlı üretim yapan küçük atölyeler vardır. [3]

Ordunun durumuna bakıldığında ise subaylar arasındaki alaylı-mektepli çekişmeleri ve sarayın Harb Okulundan mezun olan subaylar arasında ayrımcılık yapması, orduda eğitimi ve disiplini çok etkilediği görülmektedir. Ordunun  her türlü silah, teçhizat ve lojistik donanımı, giyim kuşamı,  yurtdışından alınmaktadır. Padişah sarayını koruyan Hassa ordusunun dışında, taşra ordularında, iaşe ve harp gereçlerinin karşılanması yetersizdir. II. Abdülhamit döneminde orduda görevlendirmeler sadece sadakata dayanmaktadır. Harp hazırlığı , İmparatorluğun deniz gücünü oluşturan donanması kişisel evham sonucu Haliç’te çürütülmüştür. Taşra ordularında subayların maaşları iki-üç ay gecikmeli ödenebildiğinden erat ve subayların iaşesi ve ekonomik yaşamları perişan durumdadır. ( E.Z. Karal 8. Cilt Sf. 369 )

II. Abdülhamit 1876’da ilan ettiği, Kanun-i Esasi’yi (Anayasa) otuz üç yıl boyunca askıya almış ve uygulatmamıştır. Yine anayasa ile oluşturulan ve kendisinin açtığı Osmanlı Meclisi’ni süresiz olarak kapatmıştır. Reform yanlısı Sadrazam Mithat Paşa’yı görevden alır, Arabistan’da Taif’e sürgüne gönderir ve orada şüpheli bir şekilde öldürülür. Yerine yedi defa sadrazamlık yapan ve kendi iradesinde hareket etmesini beklediği, Sait Paşa’yı Sadrazam yapar.

Devlet bütçesi ve gelirlerinin yönetimi ve denetimi  kurulamadığından borç yükü sürekli artmaktadır.  Buna rağmen Sarayda bütçeden padişah harcamaları (tahsisat-ı saniye) ayrıldıktan sonra hazinede, devletin diğer ihtiyaçları için para kalmamaktadır. Ticaret sisteminin ithalat-ihracat işlemleri sarayda ön planda tutulan nazırlar ve  Hristiyan-Musevi tebaanın ve Galata bankerlerinin elindedir. Bu dönemde Rum, Ermeni sarrafları ve onlarla işbirliği yapan Levantenler para simsarları devleti borçlandırarak paradan para kazanma fırsatlarını ellerinde tutmaktadır.  ( D. Avcıoğlu Türkiye’nin Düzeni )

2.Abdülhamit, İngiltere’ye ileri bir güven duyarak 13 Haziran 1878 Berlin anlaşması kapsamında devletin parça parça yok edilmesini ortaya koyan hükümlere sessiz kalmıştır; Halbuki Berlin Anlaşması; İngiltere başta olmak üzere Avrupa büyüklerinin siyasi emelleri ve emperyalist yöntemlerini içeren bir plan dâhilinde hazırlanmıştır. Bir başka bir yönde; Makedonya’da Avrupa büyüklerinin kışkırttığı, milliyetçi Hristiyan tabanın başlattığı ayaklanma ve çete savaşları imparatorluğu zora sokmaktadır.

2.Abdülhamit İngilizlerin Berlin Antlaşması zorlaması karşısında, 7 Temmuz 1878’de İngiltere’nin Kıbrıs’a asker çıkarmasına izin verir. İngiliz birlikleri 12 Temmuz 1878’de Kıbrıs’a çıkarak adanın yönetimine el koyar. Türk bayrağını indirir, yerine törenle İngiliz bayrağını çeker. II. Abdülhamit 15 Temmuz 1878’de “hukuki şahaneme helal getirmemek şartıyla anlaşmayı tasdik ederim” der ve Kıbrıs’ı İngiltere’ye bırakan anlaşmayı onaylar.[4]

2.Abdülhamit döneminde Bab-ı Ali’de Sadrazam ve nazırların yetkileri sarayda toplanmıştır. Yıldız Sarayı’nda ayrıcalıklı saray paşalarının hâkimiyeti oldukça fazladır. Saray Paşalarının her birine yaklaşık 300 ila 600 arasında Osmanlı lirası maaş ödenmektedir. Devletin tüm parasal işlemleri, ihaleler, ordunun silah alımları, Galata bankerleri ve sarraflardan alınan borçların faiz-komisyon işlemleri, verilen garantiler, saraya hafiye sistemine göre yerleşen ; Arap ve Maruni kökenli Saray Nazırlarının ve Paşaların elindedir. Bunlardan; Arap İzzet Paşa, Arap Selim Melhame, Arap Necip Melhame, Arap Ebülhuda ve yabancı imtiyazlı işlerle uğraşan Ragıp Bey’in aynı zamanda jurnal ve rüşvet düşkünü oldukları bilinmektedir. II. Meşrutiyetinin ilanından sonra Yıldız sarayının mali kaynaklarını kullanan, rüşvet ve suiistimalle zenginleşen ayrıcalıklı paşalar, nazırlar edindikleri dev servetleri ile birlikte yurt dışına kaçarlar. ( Ş.S.Aydemir Enver Paşa C.1 Sf.146-147-338 )  Bu dönemde İmparatorluk sınırlarında 9000’in üzerinde hafiye ve jurnal elemanı olduğu bilinmektedir. Bunlara hazineden her ay muntazam maaş ödenirken, ayrıca çeşitli şekillerde hediye, bağış, terfi ve ek ödemelerle ödüllendirmektedirler.

Bu dönemde Yıldız Sarayı’nda çalışanların sayısı onbini aşkındır.  II. Abdülhamit tarafından rütbelendirilen Zadegan sınıfı mensupları ve saray paşalarının dışında, 441 kişiden oluşan yaver ordusu oluşturulmuştur. ( Ş.S. Aydemir Sf. 390)  II. Abdülhamit’in bilinen resmi eşlerinin sayısı 16 olmasına rağmen, Mahmut Şevket Paşa Yıldız Sarayı’nı teslim aldığında haremde muhtelif yaşta yüzün üzerinde cariye olduğu görülür. Problemin çözülmesi için önemli bir kısmı  vakıf ve yurtlara yerleştirilir. ( H. Cahit Yalçın Siyasi Anıları )

Yıldız Sarayı’nın bütçe kullanımına ilişkin öyküler, İngiliz istihbarat servisinin raporlarında şöyle yer alır:

İngiliz Dışişleri Bakanlığınca yayınlanan belgeler, satılmışlık iddialarıyla doludur: “Harbiye Nazırı M.Rıza Paşa, başlangıçta çok kuvvetli bir İngiliz dostu iken yavaş yavaş Almanların tarafına dönmüştür. Essen ( Krupp )  ile olan ilişkileri, müthiş servetinin kurulmasına yardımcı olmuştur. Siemens ve Halkske ona çok faydası dokunan tesisler kurmuşlardır. Bahriye Nazırı Hasan Rami Paşa, 25 yıl bahriye nazırı kalıp 3 milyon sterlin servet toplamıştır. Her yıl gemi yaptırmak için para ve müsaadesi ( uygun görüş ) alır, fakat hiçbir şey yaptırmazdı.”(D. Avcıoğlu T. Düzeni, 1969, 4.Baskı, sf. 139)

2.Mahmut döneminden sonra tahta geçen kardeş padişahlar döneminden devir edilen Duyunu Umumiye borçlarını, yoksul Anadolu Halkına ödetirler. Osmanlı Devleti bu dönemde Avrupada aydınlanma dönemiyle ilgili değişen bilimsel ve siyasei gelişmeleri göz ardı etmektedir. Bir başka yönde, Avrupa’da hızla gelişen eğitim sanayi, teknoloji önceliklerine karşı duruşlar gösteren devlet her alanda zayıflamıştır. 19. Yüz yılın sonuna gelindiğinde devletin borç yükü karşılanmaz ölçüde ağırlaşmıştır. “ Bu durum karşısında, bir çok yönde devletin maliyesinin iflas halinde olduğunu herkes bilmektedir[5]

Alınan borçların zamanında geri ödenmesinde önemli güçlük yaşanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu, 6 Ekim 1875‘de moratoryum ilan eder. Sarayın elçilere gönderdiği bir kararname ile devletin iflası duyurulur.  Osmanlı devleti; bütün iç ve dış borçların faiz ödemelerini beş yıl süre ile yarı yarıya indirildiğini, yarısının para, diğer yarısını, yüzde beş faizli hisse senediyle ödeneceğini açıklar.

Osmanlı Devleti, 1854-1875 arasındaki 21 yılda toplam 5.279.676.500 frank borç almıştı. Faiz komisyon kesintileri nedeniyle eline toplam 3.012.884.714 frank geçer. Alınan borçların tamamı üzerinden faiz, komisyon ödemesi peşin kesildiği için yaklaşık 2.300.000.000 frank fazladan borç üstlenilmiş olurumumdadır. [6]

Sait Paşa, Sadrazam ve İbrahim Efendi, Maliye Nazırı’dır. Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerine ödenecek 8.725.000 liralık borcun ödenebilmesi için teminat karşılığında tütün, tuz, içki ve bazı bölgelerdeki ipek aşarı ve balık avcılığı gelirleri borç karşılığında Rüsum-u Sitte İdaresi’ne ( İç borçlanması ) verilir. Bu uygulama, kısa bir süre sonra Avrupa devletlerinin alacaklılarını oluşturan. Düyun-u Umumiye temsilcileri tarafından emsal gösterilir. Aynı uygulamaların kendileri için de verilmesini isterler.

Osmanlı İmparatorluğunun borçlarının ödenebilmesi için, II. Abdülhamit tarafından 20 Aralık 1881’de Muharrem Kararnamesi yayınlar. İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Hollanda, Avusturya temsilcileriyle ile görüşmeler sonucunda; Duyun-u Umumiye Borçları (Osmanlı Genel Borçları) kuruluşu kabul edilir. Çıkarılan  Muharrem Kararnamesiyle Düyun-u Umumiye meclisi kuruluşu kabul edilir.  Mecliste Osmanlı Devleti’nin de bir temsilcisi bulunacaktır. Düyun-u Umumiye meclisinin kurulmasıyla Osmanlı Bankası ve Galata Bankerleri için oluşturulan “Rüsum-u Sitte İdaresi” kaldırılır. Osmanlı borçlarına karşılık yapılan yasal düzenlemede, Duyunu Umumiye Genel Borçları Meclisi için Maliye Nazırlığının dışında her türlü özel yetki ve ayrıcalıkları oluşturan yetkiler verilmesiyle, durum tam manasıyla devletin  mali ve idari hükümranlığı emperyalist devletlere teslim edilir.

1897’de Düyun-u Umumiye için İstanbul’da bir merkez kurulması kabul edilir. Bugünkü Cağaloğlu’nda İstanbul Erkek Lisesi olarak bilinen bina, Düyun-u Umumiye yönetim merkezi olarak inşa edilir. Verilen yetkilerde Düyun-u Umumiye borç karşılığı vergi tahsilatı için İmparatorluk genelinde teşkilatlanma hakkına sahiptir.

1884’de inşa edilen Duyunu Umumiye binası ( İstanbul Cağaloğlu Erkek Lisesi )

1898 itibariyle Düyun-u Umumiye’nin İstanbul’da merkeze bağlı 4 merkez müdürlüğü ve 26 ayrı bölge müdürlüğü, 720 il ve ilçe müdürlüğünden oluşan bir teşkilat yapısına sahiptir. Çalışanlara Osmanlı Devleti adına yapılan tahsilat gelirlerinden çok iyi bir maaş verilmektedir. Memurların atama, tayin, azil işlemleri Düyun-u Umumiye Meclisine ait olmasına rağmen, personelin emeklilik güvencesi Osmanlı Devleti’ne aittir. Personelin Osmanlı Devletine maliyeti her yıl 400.000 Osmanlı lirasıdır.

Düyun-u Umumiye, yönetimine verilen gelirlerin denetimi için kolcu, denetçi, komiser, müfettişler  ve tahsilat memurları görevlendirme hakkına sahiptir.  Vergi ve rüsum neden olan devletin gelir kaynakları; tuz, tütün, alkollü içkiler tekeli, damga pulu, balık avcılığı ve bazı illerin ipek aşarı ve koyun vergilerinin gelirlerinin borç karşılığı tahsili, denetimi ve yönetimi Düyun-u Umumiye’ye bırakılmıştır.

1909-1910 yıllarında İstanbul, Ankara, Adana, Halep, Bağdat, Edirne, Beyrut, Bursa, Girit, Erzurum, Konya, Midilli, Manastır, Musul, Selanik, Siirt, İzmir, Trabzon, Yemen olmak üzere on dokuz merkez ve 720 temsilcilik kurulmuştur. Bu konuda toplam çalışan personel sayısı beşbine ulaşmıştır. (1912 yılına gelince Düyun-u Umumiye’de çalışan memur sayısı 8.931’a çıkmıştır.) Bu personelin içinde % 8 civarında Müslüman olmayan azınlık çalışanı vardır.  Yetki verilen memurların 5000’i kırsalda 3931’i vilayetlerde görevlendirilmiştir. Mevsimlik çalışanlarla birlikte sayı dokuzbini bulmaktadır.[7] Çalışanların sayısı devletin Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısından çok fazladır.  Düyun-u Umumiye Meclisi’nin emrinde çalışan personelin maaş ve ücretleri diğer personelden ayrıcalıklı ve çok fazladır. Burada çalışan kolcu, müfettiş ve diğer tahsilat memurlarının zaman zaman hükümet kuvvetleriyle iş birliği yaparak  vergi tahsilatına ilişkin mükellefler, üretici ve köylüye karşı, yetkileri aşan eziyet ve ceza uyguladıkları sık sık alınan şikayetlerde görülmüştür.

Çalışan personelin yıllık masrafları 701.881 liraya ulaşmaktadır. İşletme giderleri 718.447 liradır. Bu durum devletin hükümranlık haklarını ortadan kaldırmakla birlikte, sistemin mali külfeti ile birlikte Osmanlı Devleti hazinesine ağır bir yük getirmektedir.

Düyun-u Umumiye Meclisi tahsil edilen vergi gelirlerinin alacaklı tahvil sahipleri adına kendi memurlarınca tahsil edilen ve nakde çevrilen gelirlerden yönetim masrafları düşüldükten sonra, kalan safi hasılatla Düyun-u Umumiye Meclisinin denetimi altında alacakların önce faiz, anapara ve taksitlerini ödenmekte, kalan olursa Maliye Nazırlığı hesabına  aktarılmaktadır. Düyun-u Umumiye Meclisi gerekli görürse vergilerin toplanmasını iltizam sistemi ile  başka guruplara devir etme yetkisine sahiptir. Tabii ki bu durum, tam manasıyla egemenliğe ters bir uygulamadır. Neticede saltanat devletin vergi sistemi ve borçların ödenmesini emperyalist devletlerin karar ve insiyatifine terk etmiş olması önemli bir sorundur.

Düyun-u Umumiye’nin hukuki yapısına bakıldığında, bu borçlandırma yapısının hükümlerinin , Osmanlı gelir ve vergi sistemine doğrudan el konması anlamını taşıdığı açıktır. Kararnameye göre kurulan Düyun-u Umumiye Meclisi’ni oluşturan idare, Berlin Anlaşması’nı imzalayan devletlerin himayesi altındadır. Alacaklı devletler Avrupa’nın siyasi desteğini alabilmek için, anlaşma hükümlerine siyasi bir anlam yüklenmiştir. Alacaklıların arasında devlet borçları ile birlikte, bireysel kişi ve kuruluşlar da vardır. Bu durum Düyun-u Umumiye’nin kuruluş amacıyla uygulama arasında farklar oluşmasına neden olmaktadır. Aslında Düyun-u Umumiye idaresinin Osmanlı maliyesinin bir dairesi gibi faaliyet göstermesi beklense de, uygulamada tamamen bağımsız hareket edebilen özerk bir yapıya dönüşmüştür. Bu nedenle, Osmanlı hukukuna dâhil olduğu halde ihtilaflarda yargılama talebi açılması sözkonusu değildir. Maliye Nazırlığına karşı oluşturulan duyunu umumiye kendi postanelerini işletiyor, ihtiyaç duyulan her şey için kendi içindeki meclis kararı ile yürütülüyordu. Çalışan memurların özlük işlemleri Osmanlı devletine tabi olduğu halde Osmanlı Devletinin hukuk sistemi içinde çalışanlara ilişkin idari anlamda bir yaptırım hakkı bulunmuyordu. [8]

Milli Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, Atatürk’ün direktifiyle ekonomik sorunları değerlendirmek için, 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir İktisat Kongresi’nde, Osmanlı devletinden kalan borcun tasfiyesi görüşülür. Kapitülasyon borçlarının kaldırılması Lozan Konferansında uzun tartışmalara neden olur. Görüşmeler kesilir.  Mustafa Kemalın Önderliğinde yeni Cumhuriyet hükümetinin ulusal potikaları ile  24 Temmuz 1923 tarihinde İsmet İnönü’nün Başkanlığında Lozan Anlaşması’yla Düyun-u Umumiye ve borçlarının tasfiyesi karara bağlanır. Tasfiye işlemleri, 1928 Paris Komisyonu çalışmalarına bırakılır. Komisyon kalan borçların bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu parçalanmasından ayrılan diğer devletlere bir nispet dahilinde paylaştırır. Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan borcun % 65.32’ini oluşturan 107.5 milyon Türk Lirası borç kalır. Kalan borç, 1954 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince kademeli olarak ödenir ve kapatılır.

Sonuçta Duyun-u Umumiye borçlarını yoksul anadolu halkı öder.

[1] D. Avcıoğlu Milli Kurtuluş Tarihi İstanbul Matbaası/ 1974 – Sf.38

[2] Ş. Süreyya Aydemir Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa Remzi Yayınevi 1972 1. Cilt Sf. 128

[3] Doğan Avcıoğlu,Türkiyenin Düzeni, Bilgi yayınları 1969 İstanbul, Sf. 125 – 146

[4] Sinan Meydan Sözcü Gazetesi 1 Temmuz 2019

[5] Ş. Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Remzi Yayınevi, 1972, 1. Cilt Sf. 332

[6] https://www.sozcu.com.tr/2018/sinan-meydan/borc-batagindaki-osmanlinin-sarildigi-duyunu-umumiye

[7] Rıfat Özsoy’un Tutsaklığa Giden Yol Osmanlı Borçları Ankara 1999 Turhan Kitapevi 172

[8] Rıfat Özsoy Muharrem Kararnamesi ve Duyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı An. İktisat cildi Sf.174

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.