enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

DOĞAN YUVANÇ

Ben Doğan Yuvanç. 10 Ağustos 1953’te Akyarlar Hüseyin Feneri’nde doğdum. Babam o zamanlarda süngere giderdi. Taaa Marmara Denizi'ne, Gökçe Adadan, Bozcaada'ya kadar denizlerin derinliklerinde sünger avlarlardı. Aylarca gelmezdi babam. Annem de dedemin fenercilik yaptığı fenerde kalırdı bu uzun dönemde...

Akyarlar – Kefaluka – Doğan Yuvanç Bodrum Gündem yazıları…

Çocukken köye giderken içim içime sığmazdı, çocuk aklımla şarkılar mırıldanırdım kendi kendime. Ve yıllar geldi geçti. O zamanlardan bu zamanlara çok şeyler değişti. Ki bizler bile değiştik zaman tünelinde. Özgürlüğün tadını doyasıya yaşadığımız o güzelim mekânlar yitip gitmiş yerine beyaz beton çizgilerin gün be gün genişleyip, kıyı şeridinden tepelere kadar tırmandığını görüyorsun ağlamaklı gözlerle. Kolay değil; bir avuç çocuktuk o zamanlar. Köy dediğin kaç haneydik ki zaten. Sorsan herkes akrabaydı neredeyse bu köyde. Akyarlar olsun, Karaincir olsun, Akçabük olsun, Kemer olsun, herkesin akrabalık bağları vardı bu köyde.

Mayıs’ta okullar yaz tatiline girdiğinde, ufaktan hazırlıklar yapılmaya başlanırdı. Cumayı dört gözle beklerdik köye gidiyoruz diye. O zamanlar teknelerle gelirdi turfandalar Kefaluka’nın, Kemer’in, Akçabük’ün ve Karaincir’in yetiştirdiği. Şimdilerde betona gömülmüş olan bahçelerde o zamanlar domates, biber patlıcan ve diğer sebzelerin hası yetişirdi. Salı gününden başlanırdı turfandanın toplanması ve teknelere ustaca yüklenirdi bütün çuvallar kasalar. Herkes dua ederdi Aspat dağının sağanakları hafif essin, Ortakent, Bitez’in rüzgârı insaflı essin diye. O küçücük tekneler tepeleme yüklenirdi ve teknede mali olanlar, teknenin bas üstünde ve kıç üstünde istif olup giderlerdi Bodrum’a.

Babaannem ve dedem erkenciydiler ve onlarla birlikte bizlerde. Kahvaltı yapılırdı alelacele ve İrmenin (hayvanların bulunduğu ağıl, biz İrme olarak bilirdik) yolunu tutardık onlarla birlikte. Babannem ve annem yavrulu olanları sağardı, dedem de hayvanların birikimlerini (!) kürekle ağılın bir kenarına toplardı. Hayvanların bütün hazırlıkları bittiğinde Mandıranın yolunu tutardık. Mandıra, bugünlerde arabayla ister Turgutreis tarafından, ister Akyarlar’dan arabayla on dakikada gidersin. Biz o zamanlar, inekler ve koyunlar önde biz arkada güneşle birlikte tırmanırdık tepeye. Dönüş bizim için tam macera olurdu. Ben ve ağabeyim Mehmet, Ali ve Mehmet Delice, Hasan ve Mustafa Delice, onlarda bizimle birlikte kendi hayvanlarını çıkartılardı Mandıraya. Dönüşte elde kavanoz akrep toplardık taşların altından ve o zamanlar bol bol doğal olan sakız toplardık sakız otlarından.

Günün diğer bölümünde o zamanlar bomboş olan Akyarlar ve Karaincir plajları bizimdi. Neredeyse simsiyah olurduk okula tekrar başlayıncaya kadar Eylül’de. Akşamüzeri tekrar çıkardık Mandıraya. Çok seneler oldu oralara çıkmayalı. Bir pınar vardı hayvanları sabah akşam sulamak için. Buz gibi ve bal gibiydi suyu. Kurnasından biz, yalaklardan da hayvanlar kana kana içerdik. Rahmetli Bal Mahmut’un armut ağaçları vardı hemen ötesinde pınarın. Çok kızardı bize, lakin yine “Kuşlar yiyeceğine siz yiyin…” derdi ve arkasından da, “İnsan mal sahibine de göz hakki getirir…” diye de söylenirdi.

Dedemin ığrıp ağları vardı. Goca Evin önündeki plajda ığrıp çekilirdi izmarit zamanı. Akyarlar koyunun açığında sığlık bir yer vardır. Oradan ağlar bırakılır iki ucundan bütün köylüler çekerlerdi ağları kıyıya. O akşam bütün köy balık kokardı neredeyse. Aksam üstleri serinlikle sebzeleri ve mandalina ağaçlarını sulardık. Köy kuyularındaki motorlar çalışmaya başladığı zaman rüzgârla birlikte eko yaparlardı. Kavun karpuzu tarlanın içinde yerdik ve tabii dayağı da. Hani derler ya “Arap, çok buldu mu, sürecek yer ararmış…” bizimki de o misal. Tadını beğenmedik mi, öteki karpuz veya kavuna darbe vururduk. Tabii, yakalandık mı da darbenin büyüğü de bize vurulurdu…

Harman zamanları en çok sevdiğim günlerdi. Öküzlerle birlikte koca buğday tepesinin etrafında döne döne çiğnerdik buğday başaklarını ayaklarımızın altında. Dedem yabayla rüzgârda savurduğu çiğnenmiş buğdayı toplardık çuvallara, tenekelere. Arada biz sallardık yabayı, o zevki hiçbir şeye değişmem. Arada soluklanmak için çöğür armudunun altında testinin içinde buz gibi olmuş ayrana hücum ederdik. Ağacın altında dedemize yaptığımız saman yatağında ayranın rehavetini atardık.

Tarlanın üst kısmında okaliptüs ağaçları vardı, tepesine çıkıp bir ucundan yürüyüp diğer ucundan indiğimiz. Köreklerden gayıklar yapardık, su kanallarında yüzdürmek için. İncir bahçesi vardı dedemlerin Karaincir’de. Hem toplardık hem de yerdik, sonra kuytu köşe aradık rahatlamak için. Dama sererdik kurutmak için. Babaannem incir pekmezi yapardı. Sabahleyin bazlama ekmeğin arasına tahinle karıştırıp yemeye doyamazdık. Babaannemizin el değirmeninde un yapardık oflaya, puflaya. Dedem kendisinin özel olarak yapmış olduğu sandalyede dalar giderdi uzaklara. Açık olan kapıdan seyrettiği denizin üstündeki yakamozlara. Giritli aksanı ile “Doldur bre rakı da ağzımız tatlansın…” derdi. O öğretmişti domuz sıkısını bana, şaplağı yerdim babaannemden, eserimi dedeme sunmadan. Beraberce dalar giderdik yakamozlara ve anlatmaya başlardı Girit’teki kara günlerini yudum yudum içerken rakısını. Gözleri dolardı ve uzunca sessizlik olurdu, kardeşinin Rumlar tarafından katledişini anlattıktan sonra. Şimdilerde ister Turgutreis, ister Aspat yönünden gelirken içim sızlar o beyaz beton evleri gördükçe. Bir zamanlar bereket fışkıran tarlalar, bahçeler betona boğulmuşlar artık, bir başka bedene bürünmüşler bütün güzelliklerinin acılarını içlerine gömerek. Halama uğramadan geçmem Akçabük’ten. Zaten kaç kişi kaldı ki babamın ailesinden yadigâr. Amcam Halil, biliyorum o da isyan ediyor Kefaluka’nın haline. Halam Şükriye, Akçabük’te yaşıyor Allah uzun ömürler versin kendisine. İnşallah bu yıl ziyaret edip elini öpüp, hayır duasını alırım nasip olursa.

Akçabük, dedim aklıma geldi. O zamanlar yol Okula (koyun okulu Akçabük’te idi merkezi yerde olduğu için ) kadar geliyordu. Turgutreis’ten haftada veya iki haftada seyyar sinema gelirdi. Gün batmadan Kefaluka’dan Karaincirden yürüyerek ve dönüşler için hazır lüküs fenerleri hazırlanarak. Kefaluka’dan yol yoktu o zamanlar, şimdiki yolun bulunduğu yerde patika vardı oradan yürürdük. Şimdilerde neredeyse yıkılacak gibi duran küçük şapel, o zamanlar dört duvardı, oyun oynardık. Ortalık karadıktan sonra film başlardı, tam heyecanlı bölümünde bir haykırış duyardık. Gündüz sıcağında ısınmış olan kumun içindeki akrepler matine arası yaptırıyordu. Fakat köylüler hazırlıklıydılar bu durumlara, önceden hazırlanmış koca karı ilaçları ile hastanın bakımı yapılır ve matine devam ederdi. Jeneratör sesi ve film konuşmaları birbirine karıştığı için sonraları filmin hikâyesi konuyu değiştirerek önümüze gelirdi.

İdris’in (kuzenim, halaoğlu) restoranında oturup Koca Dağ’a baktığım zaman derin hüzün duyarım, o devasa ucube hoteli görünce. Bir zamanlar rahmetli Hasan ve Mazlum Amcamlarla beraber keklik avlarken, çıntar toplarken günlerim gelir aklıma. Kulaklarımda hüzünlü melodiler duyarım, boğazım düğümlenir anılarımla. İsyan ederim insanoğlunun kadir bilmezliğine, yasadığı dünyaya yaptıklarına. Ve Kefaluka’nın sağanak rüzgârları uçurur gider anılarımı dalıp gittiğim mavi sularında Kefaluka koyunun…

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. mert dedi ki:

    Çok güzel yazmışsınız

  2. İrfan MISIRLI dedi ki:

    Güzel bir anı yazısı olmuş Doğan bey. Elinize sağlık. Aspat ve çevresi ile ilgili anılarınız da vardır. Onları da yazar mısınız lütfen?