enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

HALUK ŞAHİN

Haluk Şahin, 1 Ocak 1941 yılında Bursa'da dünyaya gelmiştir. Bursa erkek lisesinden mezun olduktan sonra 1964 yılında İstanbul üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. 1972 yılında ABD'de Indiana University'den gazetecilik yüksek lisansı, 1974 yılında ise aynı üniversiteden kitle iletişimi dalında doktora derecesi aldı. Amerikan üniversitelerinde dersler vermiş, kitle iletişimi konusunda yaptığı araştırmalar ve dünyanın önde gelen bilimsel iletişim dergilerinde ve kitaplarda yayımlanmıştır. Pek çok uluslararası konferansa katılarak bildiriler sunmuştur. Haluk Şahin, medya sektöründe çeşitli görevlerde bulundu, genel yayın yönetmenliği, araştırma bölümü başkanlığı, danışmanlık ve köşe yazarlığı yapmıştır. Birçok televizyon programının yapımına da imzasını atmıştır. Aynı zamanda TV8'de Biz Böyleyiz adlı programı sunmuş, 2009 yılında aynı kanalda Yüksek Siyaset programını sunmuştur. 1998'den bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi, iletişim Fakültesi Televizyon Gazeteciliği Program Koordinatörüdür. Evli ve ilk evliliğinden iki çocuğu bulunmaktadır.

Pera Palas’ta Gece Yarısı’ndan ne öğrendik? Prof. Dr. Haluk Şahin Bodrum Gündem yazıları…

Oyunun kuralları değişti: Fransızların bile Fransız kalamayacağı Türk dizisi yapmak mümkün!

-English abstract at the end-

Pera Palas’ta Gece Yarısı dizisi önceki hafta Netflix’te gösterime girdi ve büyük ilgiyle karşılandı. Medyada, dizi ve oyuncularına ilişkin pek çok fotoğraf yayımlandı.

En çok ilgi gören görüntü, kuşkusuz, dizinin baş oyuncusu Esra’nın Samsun’a çıkmak üzere Bandırma vapuruna binen Mustafa Kemal’e sarılmasıydı. Gerçekten gözleri yaşartan duygulu bir ulusal minnet sahnesiydi bu. İkonik bir resim olarak belleklere kazınacaktır.

Ancak, benim için en önemli fotoğraf bir başkasıydı: Yukarıda gördüğünüz ve “Les plus gros succes sur Netflix” diyen duyuru panosu! O gün Fransa’da en çok seyredilenleri gösteriyordu. Ve en başta Pera Palas’ta Gece Yarısı yer alıyordu.

Evet, kültür denince ilk akla gelen Fransa’da durum buydu. Sinema tutkunlarının katıldığı bir film festivalinden söz etmiyorum. Fransızların para vererek izledikleri bir platformda binlerce, belki milyonlarca insan Türkiye’de çekilmiş, Türklerin oynadığı, Türkçe konuşulan ve manevi anlamda ana konusu Türklerin baş kahramanı, Mustafa Kemal Atatürk olan diziyi birinci yapıyordu.

Benim için çok anlamlı bir panoydu bu; çok uzun yıllar kendi başına gelenleri başkalarına anlatamayan ya da anlatmasına izin verilmeyen Türkiye’nin bir iletişim öznesi olarak dilinin çözülmeye başladığının yeni bir işaretiydi.

Nihayet söz sırası alıyorduk ve çok anlatacaklarımız vardı.

KONUŞANLAR VE DİLSİZLER

“Dilsizleşme kuramı” bir iletişimci olarak yarım asırlık çalışmalarımın ana maddelerinden birini oluşturur.

Buna göre iletişim ilişkilerinin çoğunda taraflardan birisi –güçsüz olanı– bir çeşit dilsizdir; konuşmasına izin verilmez, konuşma becerilerini geliştiremez, kazara söz sırası alsa bile kem küm etmenin ötesine geçemez.

Bunun en çarpıcı görünümlerinden biri –ki bir dönem UNESCO’nun çabasıyla çok tartışılmıştı– kültürler arasındaki iletişim dengesizliğidir. Birileri sürekli konuşurken, ötekileri söz sırası alamaz, konuşamaz, kendi hikayelerini, hatta başına gelenleri anlatamaz. Fiilen dilsizleşir.

Sonuçta kaybeden, hep aynı sesten aynı şeyleri dinleyen insanlık olur.

HEM YEREL, HEM ÖZGÜN, HEM EVRENSEL

Bir yolunu bulup söz sırası aldığınızda, insanlık alemine konuşabilmek için, bir yandan ayaklarınız yerden ayrılmazken bir yandan da özgün ve evrensel olabilmeniz gerekir.

Hem yerli kalacaksın, hem ilgi çekeceksin, hem de teknik açıdan evrensel ölçekte usta olacaksın. Seyredenler senin acemiliklerine değil, anlattıklarına bakacaklar. Sadece beğenmeyecekler, aynı zamanda etkilenecekler.

Yoksa, bir folklor ekibi gibi üç danslık ömrün olur.

DİJİTAL YENİ DÜNYA

Dijitalleşmenin sonucu olarak, son 20 yıl içinde başta ABD olmak üzere pek çok yerde sinema ve televizyon endüstrilerinin yapısı tamamen değişti. Baş rollerde artık film ve televizyon şirketleri değil, Netflix, Amazon, HBO, Disney gibi dijital platformlar var. Bunlar tüm insanlığı potansiyel müşterileri olarak görüyor ve hızla yayılıyorlar.

Türkiye de 85 milyon nüfusu, televizyon tecrübesi ve geniş kültürel hinterlandı ile önem verdikleri pazarlardan birisi.

Uluslararası plandaki bu hızlı yayılma kuşkusuz yerel içerik üreticileri açısından sorular yaratıyor. Bu devlere karşı nasıl ayakta kalacaklar? Kolay bir şey değil bu. Onlar da kendi dijital platformlarından medet umuyorlar.

Öte yandan dev dijital platformların uluslararası mecralar olarak tüm dünyaya yayılması, Türkiye gibi söz sırası almakta güçlük çekmiş ülkelerin yapımcıları için fırsatlar da yaratıyor.

Artık mikrofon elimizde, tüm insanlık bizi dinleyebilir, yeter ki gereken düşünsel sıçramayı yapıp yeni düzeni anlayacak vizyona ve çağcıl teknik becerilere sahip olalım.

Pera Palas’ta Gece Yarısı’nın başarısı bunun bir örneğidir. Fransızların bile Fransız kalmayacağı diziler yapmak mümkün demek ki!

ABSTRACT

Even the French loved it! I am talking about the new Netflix series Midnight at the Pera Palace, written, produced and shot in Turkish by Turkish filmmakers and actors in Turkey. This is indicative of how things have changed in the realm of film and television production. In the place of film and movie companies we have gigantic digital platforms like Netflix. They aim for the global audience; so they create problems for local content producers but also offer an opportunity to overcome the barriers of speechlessness due to long periods imbalanced communications. The Pera series proves that it can be done. Even the French can love it!

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.