enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Biz, Biz ve Biz

Biz, Biz ve Biz

Minicik sepetlerimiz vardı, bakırdan yapılmış minicik evcilik kaplarımız. Annelerimizin bedenini diktiği, yere düşünce yüzleri kırılan taş bebeklerimiz ve bez bebeklerimiz. Kırlara giderdik, bizce çooook uzaklara. Bahçenin taaaaa öbür köşesine… Evimizin herhalde elli metre ötesindeki dut ağacının altına yayılırdık,  bizce en uzak, en ulaşılmaz köşeye… İyi arkadaştık: biz, biz ve biz…
Odanın bir köşesinde ders çalışır, eve gelen konuklara limonata, akide şekeri ve lokum ikram eder, annemizin bulaşıklarına yardım eder, babamızla pazara giderdik ve hiçbir şeyden yakınmazdık. O zamanlar odamıza renkli camlar girmemişti; kitaplardı tüm dünyamız ve “Doğan Kardeş” okumaktı en büyük merakımız. Komşu teyzeler, komşu amcalar, mahallenin abileri, ablaları… Mutlu olurduk akşamları. Sobanın üzerinde kaynayan boza, sonra üstünde çıtır çıtır kestane ve külünde közlenen patates… Komşuların neşe içinde oynadığı papaz kaçtı, tepsideki fincanların içine konulan  yüzük bulma oyunu ve  tombala… Komşu sohbetleri: Ertuğrul Gemisinin batışı, Halk Partisinin, Demokrat Partinin kuruluşu… Şevket Rado’nun radyo sohbetleri, Radyo Tiyatrosu, Müzaffer Sarısözen’den ve Nida Tüfekçi’den derlenen türküler, Zeki Müren konserleri… Demem o ki hepimiz ne varsıldık ne yoksul, mutluyduk kısacası.
Bilerek cam kırmadık, pelikan silgilerimizi, arkası minik silgili kurşun kalemlerimizi, kırmızı kalemlerimizi umursamazlıktan kaybetmedik. Onları tahtadan yapılmış üstü sürgülü kalem kutularımızda özenle saklardık. Öğretmenlerimizin yapraklarını numaralandırdığı defter sayfalarını asla yırtmadık, onları hor kullanmadık, hatta yapraklarının uçları kıvrılmasın diye ataçlarla tutturduk. Sabit kalemlerimizi dilimizin ucuyla ıslatıp bastıra bastıra yazdık büyük harflerle, “Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı.”  Sınıflarımızda yerli malı haftasını kutlar, evlerimizden getirdiğimiz yemişleri, meyveleri yerdik. Günün birinde “yerli malı” diye bir kavramın hiç olmayacağını o zamanlar düşünemezdik ki biz, biz ve biz. Annelerimizin diktiği önlükleri kirletmez, mokasen pabuçlarımızı her hafta sonu boyar, tırnaklarımızı keser, beyaz yakalarımızı kolalar, mendillerimizi ütülerdik. Temizlik ve tırnak kontrolünde her pazartesi, mendillerimizi sıranın üzerine serer, ellerimizi üstüne koyardık.
Ama bize neden kızarlardı, bir türlü anlayamazdık. Hiç anlayamadık zaten.
“Artık dayanamıyoruz”  diyerek minik keten ayakkabılarımızı giyip evden kaçardık: biz, biz ve biz… Uzaklara çok çok uzaklara kaçardık. Köpeğimiz Karabaş, kuzumuz Karagöz ve kedimiz Mırmır gelirdi bizimle. Yalnız onlar bilirdi yolda söylediğimiz türküleri ve gelecek için kurduğumuz özgürlük hayallerini, hedeflerimizi…
Ölü bulup gömdüğümüz kuşlar, kırık dökük oyuncaklar, üzerimize bol gelen giysiler, defterlerimizin yaprakları arasında sakladığımız renkli, parlak çikolata kâğıtları, beş taşlarımız, misketlerimiz, gazoz kapakları, çelik çomağımız, Doğan Kardeşlerimiz ve  MAVİ vardı içimizde. Onları da birlikte götürürdük. Yalnız onlar anlardı hüznümüzü, kırgınlığımızı ve gelecekten umudumuzu.
“Biz izciyiz” deyip birikintilerdeki suları paslı maşrapalarımıza doldurup içerdik. Her türlü otun tadını bilir; çiğdem köklerini ve böğürtlenleri yerdik. Tepelerden gün boyu topladığımız papatyaları kucağımızda biriktirip saçlarımıza taçlar örerdik. “Biz geleceğin ışığıyız” derdik, dedelerimizden dinlediğimiz savaş anılarını birbirimize anlatırdık.  Yemen’i, Çanakkale’yi, Birinci İnönü’yü, İkinci İnönü’yü, Sakarya’yı, Ankara’ya kadar düşmanın gelişini ve Ankara’nın başkent oluşunu, sonra biz, “Cumhuriyet çocuğuyuz” derdik ve 23 Nisan şarkıları söylerdik. Gelecek için hayaller kurar ve biz, “çağdaş uygarlığı yakalar, onu da aşarız, başaracağız, başaracağız, başaracağız… Biz genç olacağız, gençlik olacağız, bu ülkenin ışığı olacağız…“  diye ant içer, izci yeminleri ederdik.  Kırlangıçlar çığlık atar, cırcır böcekleri tempo tutar, bulutlar gülümserdi. İzci yemini ederdik,  ant içerdik,  ant içerdik biz biz ve biz…
Fırtınadan örselenmemek için kaçardık, yağmurda ıslanmamak için çardağın altına koşardık, yağmurdan sonraki gökkuşağının altından geçip özgür olmak, iyilikler, güzellikler sergilemek ve başarıya ulaşmak için var gücümüzle koşardık. Geride kalanlara öncü, geleceklere önder olmak için var gücümüzle koşardık. Hiçbir zaman geri dönemedik; geri dönemezdik ki zaten: biz, biz ve biz…                                                            …
Çimlenmesi için ıslak pamukların arasına yerleştirdiğimiz fasulye ve nohut taneleri, sebze bahçemiz, minik kavanozdaki renkli balıklar, ağaç dalları arasına kurduğumuz evler, birbirimize ödünç verdiğimiz kitaplar, bizi bekledi günlerce: Dönemedik. Dönemezdik ki zaten, ant içmiştik biz biz ve biz…
Biz uzaklara kaçardık, çok çoook uzaklara kaçardık. Evimizin elli metre ötesindeki dut ağacını altına kadar kaçardık ve oradan çok çok uzaklara koştuk. Geride kalanlara öncü, geleceklere önder olabilmek için hep koşuyoruz: biz, biz ve biz…

Nadiye Sarıtosun
İTÜ Dil ve İnkılap Tarihi Bölümü Emekli Öğretim Görevlisi

Not: Bu yazı Nadiye Sarıtosun’un “Benim Angaram” kitabından alıntıdır…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.