enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Küresel Isınma ve Kuraklık

İklim değişikliği dünyanın birçok bölgelerinde aşırı ısınmalara ve ardından kasırgalara sebep olmaya başladı. Kuraklık yüzünden dünyanın dört bir köşesinde orman yangınları köy ve kasabaları tehdit etmeye başladı.

NASA’nın tablosuna göre buz tabakalarının yılda milyar metrik ton azalmasını, küresele ısınmanın 1880 yılından bu yana 1.01 derece arttığını, Arktikte buzların 1979 senesinden bu yana 13% azaldığını, karbon dioksitin arttığını, okyanuslardaki ısının arttığını görüyoruz.

Daha birkaç hafta önce İngiltere gölgede 41.2 dereceyle Fransa ile beraber sıcaklık rekorları kırarken Londra’nın doğusunda yangınlar meydana geldi. Bu büyük yangınlara alışık olmayan İngiltere’ye yangın söndürme uçaklarını Fransa temin etti. Şu satırları yazmaya başladığımda başta Fransa olmak üzere büyük orman yangınları devam ediyordu.

İklim değişikliğinden tipik bir örnek verecek olursak kışın bir ara Londra’da hava 13 derece iken Bodrum’da kar yağıyordu. Londra’da 41.2 derece iken Bodrum’un yüksek yerlerinde gece insanlar üşüyordu.

Aşağıdaki yangın resmi Sky News’ta manşetti. Londra’nın doğusunda yanan evleri gösteriyor. Wennington’da ki evler aşırı sıcaktan alevler içerisinde kaldılar.

Yukardaki resimde görüldüğü gibi Fransa’nın güney batısındaki durum içler acısıydı.

Kuraklık Les Brenets’teki Doubs nehrini etkiledi. Batı Avrupa’daki nehirler, göller ve rezervuarlardaki su seviyeleri, içme suyu kaynaklarına baskı yapan, nehir taşımacılığını ve turizmi engelleyen ve mahsul verimini tehdit eden on yıllardır en şiddetli kuraklığın ortasında azalıyor, hatta kuruyor.

Yunanistan’da büyük yangınlar köy ve kasabaları tehdit etti.

İtalya’da toplam 243 yangında 2022 de 27.833 hektar yandı.

Yukardaki resimde ise İtalya’nın Toscana bölgesinde büyük yangına havadan ve karadan müdahale edildi.

Fransa’da daha devam eden yangınları söndürmek için Almanya, Polonya, Romanya ve Avusturya başta olmak üzere birçok ülkeden helikopterler, yangın söndürme uçakları ve itfaiyeciler gittiler.

Büyük Britanya’da önümüzdeki kış aylarında 6 milyon ev elektriksiz kalabilir. 41.5 dereceyi bulan sıcaklıklar nedeniyle İngiltere’de meydana gelen yangınlar esnasında elektrikler çoğu zaman kesilmesin diye Belçika hükümeti İngiltere’ye elektrik yardımı yaptı. 20 Temmuz 2022 tarihinde saat 11.00 ile 12.00 arasında Manşın altındaki Nemo Link sayesinde Belçika, Londra karanlıkta kalmasın diye 11.424 Euro karşılığında elektrik gönderdi. Aşağı yukarı rekor kırarak normalin 5000% kadar fazla elektrik sevkiyatı yapıldı. Eğer bu fazladan elektriği Belçika göndermeseydi ve ret etseydi Londra’daki bütün evlerde elektrikler kesilecekti. Sadece büyük devlet kurumlarına ve fabrikalara elektrik vereceklerdi. İngiltere AB’den ayrıldığı için Belçika bu isteği ret etme hakkına sahipti.

AVRUPA DA KURAKLIK…

FELAKETE DOĞRU ADIM ADIM GİDİYORUZ…

Yukardaki resimde İngiltere’deki West Yorkshire’daki Woodhead gölünün hemen hemen kaybolmak üzere olduğunu görüyoruz. Su olmazsa elektrik olmaz. Kuraklık ve aşırı ısı yangınlara sebep olurlar. Aşırı ısı buzların çözülmesine kutuplarda karların çabuk erimesine ve denizin su seviyelerinde artışlara sebep olurlar.

Hollanda’daki Waal nehrinin haline bakın.

İtalya’daki Po nehri artık yok olmak üzere.

Fransa’daki La loire nehri de yok olmak üzere.

DENIZ SUYUNDAN İÇME SUYU YAPABİLMEK

Dünya’nın yüzeyinin %71’i suyla kaplı olmasına rağmen Dünya üzerindeki suyun ancak %2,5’u tatlı su. Ayrıca içilebilir tatlı suyun sadece yüzde biri insanlar tarafından kullanılabilecek şekilde yerin yüzeyinde bulunuyor. Ulaşılabilir tatlı su miktarının sınırlı olması nedeniyle özellikle dünyanın belli bölgelerinde, örneğin Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da içme suyu ihtiyacı deniz suyunun arıtılması ile sağlanıyor. Deniz suyundaki tuz oranı yaklaşık %3,5’tur. Aslında tatlı sular da az da olsa tuz içerir. Ancak bu oran deniz suyununkinin yaklaşık 35’te biri kadardır.

Eski çağ denizlerinden ve yağmurlarından oluştuğu belirtilen fosil su rezervlerinin çıkarılarak dünya üzerinde yaşanan su sıkıntısına çözüm getirme fikri ise henüz bir tartışma ve araştırma konusudur.

Magmaya çok yakın bölgelerdeki bu rezervlerin yüksek mineral içeriğinden dolayı, bu suların içilebilir hale getirilmesi için yüksek maliyetli tekniklere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durum ise fosil su rezervlerinin cazibesini azaltmaktadır. Buz dağlarının yük gemileri ile kutup bölgelerinden kurak bölgelere taşınması yoluyla su temini ise taşıma maliyetleri nedeniyle günümüzde olabilir görünmemektedir. Deniz suyundan tatlı su elde edilmesi yüksek maliyetlere ihtiyaç duyduğu için, kullanılacak tekniğin fizibilite etüdünün ayrıntılı olarak yapılması gereklidir.

İçme suyu temini dünyanın giderek büyüyen bir sorunu olup, su sıkıntısının giderilmesinde kullanılan çeşitli yollar mevcuttur. Bunlar; tutumlu ve ölçülü bir su sarfiyatı, yağmur sularının biriktirilip kullanıma sunulması, su fazlası olan bölgelerden su kıtlığı çekilen bölgelere su naklinin sağlanması, deniz suyu veya az tuzlu yer altı sularının tuzlarının çeşitli metotlarla giderilmesi olarak sayılabilir. Gerek yaşamın ve gerekse kalkınmanın vazgeçilmez bir girdisi olan suyun kirletilmesinin ve gereksiz sarfiyatının önüne geçilmesi şarttır.

Deniz suyunun kimyasal birleşimleri yukardaki şemada gösterilmiştir.

Yukardaki tabloda dünyadaki denizlerdeki tuzluluk oranı gösterilmiştir. Janisch 1994

Künzel’in 1989 yılındaki bilimsel açıklamasına göre deniz suyu normalde doğada mevcut bulunan bütün elementleri içermektedir. Denizlerde organik ve inorganik olarak bulunan bu bileşenler, deniz suyunun tuzunu gideren sistemlerde birçok probleme sebebiyet vermektedir (Janisch, 1994). Bu sistemlerde zamanla oluşan yosun tabakalarının yanı sıra, yine bu sistemlerin iç çeperlerinde meydana gelen tortu halindeki kabuklaşma başlıca problemlerdir. Sistem içinde artan sıcaklık, tuzun çözünme kabiliyetini azaltır ve bu durum çökelmeye yol açar. Çökelme oluşumunun yüksek sıcaklıklarda meydana gelmesi sebebiyle çalışma sıcaklığının en fazla 120°C’da tutulması çökelme oluşumunu engelleme açısından faydalıdır.

Mantar, bakteri ya da yosun oluşumunun önlenmesi için bakır tuzunun yâda başka bir deyişle hipokloritin (NaOCl) kullanılması şarttır. Basit buharlaştırıcılı damıtma sistemlerinde düzenli bir tuz alışverişi çok önemlidir. Özellikle ters ozmos sistemlerinde, tesiste oluşabilecek problemlerin ortadan kaldırılabilmesi için bir ön işlem mutlaka gereklidir. İşlenmemiş suyun kimyasal ön hazırlığından vazgeçilmesi halinde istenilmeyen oluşumların filtrasyonu için kum-kuars ve aktif kömür filtresi kullanılmalıdır.

Bugün bazı bilimsel araştırmalar deniz suyundan içme suyu edilebileceğini gösterse de maliyetinin çok yüksek olduğunu ifade ediyorlar. 3 yıl önce Mehmet Yücel şöyle ifade etmiş.

Deniz suyunu tuzundan arındırmanın bir yöntemi, suyu basınçlayıp içinden metan gazı pompalamak. Suyun yüzeyinde hemen, metan ve su moleküllerinden oluşan kristaller beliriyor. Bu kristalin yapısı yalnızca su ve metan moleküllerini barındırdığından, tuz geride kalmış oluyor. Kristalleri ayırıp erimeye bırakmak ve metan gazı buharlaşırken, oluşan saf suyu bir başka kapta toplamak mümkün.

Deniz suyundan içme suyu elde etmenin bir diğer yöntemi, ‘ters ozmos’ düzeneği. Ozmos bilindiği gibi, bir çözeltideki çözücünün, örneğin tuzlu sudaki suyun; yarı geçirgen olan, yani çözücüyü geçirip de çözüleni geçirmeyen bir zar üzerinden, görece düşük konsantrasyonlu bir bölgeden daha yüksek konsantrasyonlu bölgeye doğru difüzyonuna deniyor. Şu bilinen noktayı vurgulamakta yarar var: Çözelti konsantrasyonunun artması, birim hacimdeki; çözünen unsura ait moleküllerin sayısının, toplam molekül sayısına oranının artması; buna karşılık, çözücüye ait moleküllerin sayısının toplam molekül sayısına oranının azalması anlamına geliyor. Yani bir çözeltinin konsantrasyonu ne kadar yüksekse, çözücünün konsantrasyonu o kadar düşüktür. Dolayısıyla; çözücü moleküllerinin, daha yüksek sayısal yoğunluğa sahip oldukları ‘düşük konsantrasyon’ bölgesinden, daha düşük sayısal yoğunluğa sahip oldukları ‘yüksek konsantrasyon’ bölgesine doğru sızmaları, beklenen bir süreç. Bu süreç sonunda, iki bölgenin konsantrasyonları eşitleniyor. Çünkü yarı geçirgen zarın çözücü için geçirgen olması, fakat çözülen unsur için olmaması, iki bölge arasındaki bu difüzyon sürecini dürtükleyen bir kimyasal potansiyel oluşturuyor. Çözücü, zarın düşük konsantrasyon tarafından yüksek konsantrasyon tarafına, ta ki iki tarafın kimyasal potansiyeli eşitlenene kadar geçiyor. Ancak, zarın yüksek konsantrasyonlu, yani çözücünün sayısal yoğunluk oranının daha düşük olduğu tarafındaki basınç arttırılırsa, yani zarın iki yüzü arasına, difüzyon yönüne ters yönde bir basınç farkı uygulanırsa, çözücünün difüzyon hızı azalıyor. Basınç farkı arttıkça, daha da fazla… Difüzyonu tümüyle durdurmak için gereken basınç farkına, ‘ozmos basıncı’ deniyor. Düşük konsantrasyon bölgesindeki basınç arttırılmaya devam eder ve ozmos basıncını aşarsa, çözücü bu sefer, ters yönde difüzyona zorlanmış oluyor. Yani; düşük konsantrasyonlu bölgeden yüksek konsantrasyonlu bölgeye, yani çözücünün sayısal yoğunluk oranının daha düşük olduğu bölgeden daha yüksek olduğu bölgeye doğru sızmaya başlıyor. ‘Ters ozmos’ düzeneği, bunu başaran bir düzenek. Zarın yüksek konsantrasyon tarafına basınç uygulamak suretiyle, çözücünün bu taraftan, düşük konsantrasyon bölgesine geçişini sağlıyor. Daha kolay anlaşılır bir ifadeyle, ters ozmos; bir çözeltiyi, çözücüyü geçirip de çözüleni tutan bir filtre üzerinden pompalama olayı. Böylelikle, filtrenin yüksek basınç tarafındaki tuzlu su, diğer tarafında tuzsuz suya dönüştürülüyor. Deniz suyunu tuzundan bu yöntemle ayırmak da mümkün. Yaygın olarak kullanılıyor.

Deniz suyunu bir de, atmosfer basıncından daha düşük basınçlarda ve dolayısıyla 100 °C’nin hayli altında kaynamaya bırakmak suretiyle ‘damıtmak’ mümkün.

Bu yöntemlerle deniz suyunda içme suyu elde etmek, doğal su kaynaklarını geliştirmenin maliyetine oranla %20 kadar pahalı. Nükleer enerjinin bu amaçla kullanılması halinde, daha da ucuzlayabilecek.

BUZLARIN ERİMESİ VE OKYANUS SULARIN YÜKSELMESİ

Hollanda’nın 1/3 i deniz seviyesinin altında yer almaktadır. Haritada gösterilen kırmızı bölgeler son drece tehlike altında bulunuyorlar.

Bilim insanları, deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle oluşan sel ve taşkınlar nedeniyle gelecek 30 yılda 23 milyon kişinin etkilenebileceği uyarısında bulundu. Şahsen ben 15 sene içerisinde böyle bir faciadan etkilenecek kişi sayısının en aşağı 100 milyon olacağına inanıyorum. Bilim insanları tabiatın anormalliklerine son yıllarda hep şaşırmışlardır. Mesela, İngiltere’de bilgisayar 48 saat sonra hava sıcaklığının 41.5 C olacağını bildirirken meteorologlar şaşırmışlardı ve belki de bilgisayarda problem olduğunu düşünenler oldu. Sonucu hepimiz biliyoruz.

Su seviyesini yükselten buzullar, hâlihazırda suyun içinde yüzmeyen buzullardır. Eğer bir buzul suyun içinde yüzüyorsa, eridiği zaman su seviyesini yükseltmez. Çünkü yüzen bir buz, yoğunluğuna bağlı olarak su yüzeyinde dengede bulunur ve kütlesiyle eşit miktarda suyu yükseltir.

Bir diğer deyişle, su içinde yüzen bir buzul, o suyun içine düştüğü anda zaten suyu yükseltmiştir. Sonrasında eriyip tekrar donup tekrar eridiğinde bu su seviyesine etki edemez. İşte Arktik Buzulları, bu şekilde su içinde yüzen buzullardır ve bu nedenle eridiklerinde su seviyesini yükseltemezler; fakat iklim krizinin derinleşmesine farklı şekillerde neden olurlar, diyor Çağrı Mert Bakırcı. Öte yandan, eğer bir buzul hâlihazırda suyun içinde değilse, yani okyanusların içinden geçerek yükselen kara parçaları üzerinde bulunuyorlarsa, henüz deniz/okyanus ile etkileşmemiş oldukları için, eriyerek suya dönüşüp okyanuslara katıldıklarında suyun seviyesini yükseltirler. Örneğin Antarktika kıtası, eğer buzla kaplı olmasaydı, tıpkı Asya gibi bir kara parçası olacaktı. Yani Antarktika’daki buzullar, karaların üzerindeki buzullardır. Aynı şey, İzlanda ve Grönland gibi ülkeler için de geçerlidir. Bu bölgelerdeki dağların veya diğer karaların üzerinde bulunan buzullar eridikçe, okyanus seviyeleri de yükselir.

Boğaziçi Üniversitesinin İklimBu bilimsel magazinindeki makaleye göre dünyanın iklim değişikliği alanındaki en büyük otoritesi olan Birleşmiş Milletler’in bir alt kuruluşu olan IPCC’nin raporları, yaşadığımız yüzyıl içerisinde deniz seviyesinin 1 metre yükselebileceğini söylüyor. Ancak ilk yayınlanan IPCC raporundan bugüne kadar geçen sürede tüm IPCC raporlarının aslında gerçekleşenden çok daha iyimser senaryolar ortaya koyduğunu biliyoruz.

IPCC’nin bu iyimser senaryoları iki temele dayanır. Bunların birincisi Grönland ve Antarktika buzullarının aslında 2100 yılına kadar erimeyeceği, ikincisi ise 2100 yılına kadar iklimde beklenmeyen bir değişikliğin olmayacağıdır. Eğer Grönland ya da Antarktika’daki buzullar oldukları yerde erimek yerine parçalanıp kayarak denize karışacak olursa bu buzulların erimesi ciddi anlamda hızlanır. Böylesi bir senaryo özellikle Grönland için bu yüzyılda beklenebilir. Grönland’daki buzulların erimesi durumunda dünyadaki deniz seviyesi 6-7 metre artış gösterecektir. Bu yüzyıl içerisinde olması beklenmese de Doğu Antarktika’daki buzulların erimesi deniz seviyesini yaklaşık 80 metre yükseltecektir. Bu iki olay, bugün her ne kadar bize bilim kurgu gibi görünse de çok uzak olmayan bir gelecekte dünyanın baş etmesi gereken sorunlar listesinin tepesine yerleşebilir. Dünya nüfusunun yarısına yakın kısmının deniz seviyesinden itibaren ilk yüz metrelik yükseltide yaşadığı düşünülecek olursa bu sorunun boyutu daha rahat anlaşılabilir.

Makale şöyle devam ediyor.

HORTUM, TÜRKİYE’YE UZAK MI?

Kasım ayı başında Filipinleri vuran Haiyan Tayfunu on binin üzerinde insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Ölen insanların çoğunluğu Samar Adası’ndaki 220 bin nüfuslu Tacloban kentinde yaşıyordu. Bu kentin temel özelliği, fırtına yolunun üzerinde olmasının yanında deniz kıyısında ve düzlükte kurulu olmasıydı. Dolayısıyla da fırtınayla birlikte kabaran deniz 5 metre yükseklikteki dalgalarla Tacloban şehrini yerle bir etti. Bu olay bize gelecekte göreceğimiz felaketlerin de bir göstergesi olmalıdır.

Türkiye’den bakarak bu tür fırtınaların bize çok uzak olduğunu düşünebiliriz. Ama en iyimser iklim raporlarında bile deniz seviyesinin bizim yaşam süremiz içinde bir metre artacağını okuyoruz. Bu bizim açımızdan şu demek: Ülkemizde bizleri besleyen tarım üretiminin önemli bir kısmı denize yakın ovalardan elde edilir. Kısa sürede deniz seviyesi bir metre yükseldiğinde Karadeniz’de Bafra ve Çarşamba Ovaları, Ege’de Büyük Menderes, Küçük Menderes ve Gediz Ovaları, Marmara’da Sakarya ve Meriç Ovaları ve Akdeniz’de Çukurova ciddi anlamda toprak ve verim kaybına uğrayarak önemli kısmı sular altında kalacaktır. Bu topraklar her ne kadar Türkiye yüzölçümünün küçük bir kısmını oluştursalar da tarım üretimimizin önemli bir kısmı buralardan gelmektedir.

ADANA’DAN TEKNEYE BİNMEK

Deniz seviyesinde 1 metrelik bir yükselme, neredeyse, günümüzdeki en iyimser beklentiyi yansıtıyor. Ancak daha kötümser görüşler deniz seviyesinin yüzyılın sonuna dek 4-6 metre arasında artabileceğini de söylüyor. Kıyı şehirlerinde yaşayanlar bu 4-6 metre artışın ne anlama geleceğini çok daha iyi anlayacaklardır. Çukurova’da deniz seviyesinden 6 metre yüksekliğe ulaşabilmek için Karataş’tan Adana yönüne 25 km gitmek gerekir. Sular 6 metre yükseldiğinde Adana ile Akdeniz arasındaki mesafe yarıya inmiş olacaktır. Çarşamba Ovası, Çukurova’ya göre daha şanslıdır, orada deniz seviyesinde 6 metrelik bir yükselme sadece denizden 7-8 km mesafedeki alanları sular altında bırakacaktır. Daha az şanslı Söke Ovası’nda bu mesafe 25 km’yi, Meriç Havzası’nda ise 30 km’yi bulmaktadır.

Öncelikle bilmemiz gereken konu şu: İklim değişikliği vardır ve etkilerini yeni yeni görmeye başlıyoruz; ancak şu anda bunu durdurmak için bir şeyler yapmayacak olursak gelecekte bunun etkileri çok daha büyük olacaktır. Yani “Eğer deniz seviyesi yükselecek olursa” demiyoruz, “Deniz seviyesi yükseldiğinde” diyoruz. Tam olarak emin olamadığımız ise, bu yükselmenin bizim hayat süremizde mi yoksa torunlarımızın hayat süresinde mi gerçekleşeceği. Ancak şu anda, dünyanın ortalama sıcaklığı sadece 0,9oC arttığında bile kutuplardaki buzlar eriyor. Dünyanın ortalama sıcaklığı arttıkça bu erime de hızlanacak ve sonunda, bu 2100 yılı olabilir veya 2300 yılı olabilir, kutuplardaki tüm buzullar eriyecek. Bu noktadaki Türkiye haritası bugünkünden ciddi anlamda farklı olacak. IPCC Üçüncü Değerlendirme Raporu’na göre tüm buzullar eridiğinde dünyadaki deniz seviyesinin 60-80 metre arasında yükselmesi bekleniyor. Bu Türkiye açısından şu anlama geliyor:

‘NAZİLLİ’YE DENİZ GELECEK, TAKSİM ADA OLACAK’

Bugünkü şehirlerimizden, Trabzon’un önemli kısmı, Giresun, Ordu, Samsun’un önemli kısmı, Sinop, Bartın, Zonguldak’ın önemli kısmı, Adapazarı, İzmit, İstanbul’un önemli kısmı, Tekirdağ, Edirne, Yalova, Çanakkale, Aydın, İzmir ve Manisa’nın önemli kısmı, Antalya, Mersin, Adana ve İskenderun tamamen sular altında kalacak. Kalan insanlar kıyıdan motora binip 15 km açılıp çocuklarına “Bak işte burası Çarşamba, eskiden senin dedelerin burada yaşarmış” diyecekler. Taksim artık toplanılan bir meydan değil, ada olacak.

‘İSTEMEDEN’ KANAL İSTANBUL

Bununla birlikte bazı yerler de deniz kenarı olarak kıymetlenecek, mesela deniz, Ege’de Salihli, Ödemiş ve Nazilli’ye ulaşacak. Deniz seviyesindeki yükselmeden en kötü etkilenecek bölgelerin başında Çukurova gelecek. Bugün insanların yoğun olarak yaşadığı bu bölgenin tamamı deniz seviyesindeki yükselmeyle sular altında kalacak: Bir de günümüzün çok tartışılan projesi Kanalİstanbul biz istesek de istemesek de gerçekleşmiş olacak.

Eğer iklim değişikliğine karşı acilen önlemler almaya başlamazsak torunlarımızı bekleyen dünya böyle bir yer olacak. Daha bu değişikliği durdurabilmek için çok geç değil, yeter ki bizler konunun önemini anlayıp harekete geçelim.

Evet, twitter da mütevazı bir deprem kestirimcisi olarak burada aşırı kaçtığımı biliyorum ama haklı olduğumu da biliyorum. Tabiatı anlamak istemedik, tabiata saygı göstermedik, halen uluslararası politikacılar bu İklim değişikliği konusunu ekonomik nedenlerle anlamamazlıktan geliyorlar hele buna Trump gibi cahilleri de eklersek dünyamızın bugünkü durumuna şaşmamalıyız.

Siyaset bilimi idare edemez ama bilim siyaseti idare etmelidir.

Güneşte meydana gelen sunspot (güneş delikleri) çoğalıyorlar ve kapladıkları alan da büyüyor. Mesela 100 000 km ve daha fazla uzunluklarda delikler açılabiliyor. Bu deliklerde güneş ısısı oldukça düşüyor ve güneşin diğer alanları daha da ısınıyor. Böylelikle bazı araştırmacılar güneş ısısının dünyamızı daha fazla ısıttığını söylüyorlar ve ben bu teoriye katılıyorum. Dünyamızın ısınması sadece insan yüzünden değil güneşteki anormallikler de sebep oluyor diye düşünüyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.