Bitmeyen Kâbus / Tunç Şanad BG Dergi yazıları…

TUNÇ ŞANAD
TUNÇ ŞANAD
  • 23.02.2020
  • 25.451 kez okundu

İş hanındaki ofisin kapısını açıp, içeri girdi. Ertesi gün bayram olduğu için sekreterin dışındaki personele izin verilmişti. O ise, şehir dışından gece yarısı gelmiş, tatil günleri başlamadan bitirilmesi gereken birkaç işe bakmak istemişti. Kıza selam verip, masasına geçti ve çalışmaya başladı. Yarım saat geçmemişti ki, içeri resmi kıyafetli iki polis memuru girdi. Aradıkları kişinin adını-soyadını söylediler. Şaşkın ve endişeli, “Benim” dedi. Memurlardan biri, kendileri ile birlikte karakola gelmesi gerektiğini söyledi. Sebebini sordu; “Gidince öğrenirsin” dediler. Ofisin kapısından çıkarken sekreter kızın yüzündeki üzüntü ve çaresizlik ifadesini gördü son kez… İki yanında polis memurlarıyla yürüyerek ilçenin meydanından geçip, karakola vardılar. İçerideki odalardan birine girince, duvarın dibindeki bir park sırasına oturtup, bir bileğinden bankın demir borusuna kelepçelediler. Niye buraya getirilmiş olabileceğine dair aklını zorluyor, en zayıf ihtimallerin bile olabilirliğini tartıyordu. Sıranın diğer ucundaki kelepçelenmiş adamı tanıdığını fark etti; geçen hafta iki paket sigarasını aldığı tombalacıydı. Sırtını dayadığı uzun ahşap tahtada haftada birkaç kez gittiği bankanın adı yazıyordu. “Saçma” dedi kendi kendine, “Rüya olmalı bu…”

Aniden gözlerini açtı. Başının yastıkta olduğunu anlayınca, rahatladı. Ne saçma bir kabus görmüştü. Yatağın kenarına oturdu. Dün akşam işten dönünce çıkardığı gömlek, düğümünü çözmediği ince kravat ve takım elbiseyi astığı, odanın bir köşesinde adına layık olarak duran dilsiz uşağa dalıp gitti bir süre… Kayışı biraz yıpranmış saatine baktı. Adliyeye yetişmek için az bir vakit kalmıştı. Hazırlanıp, sokağa çıktığında yağmur çiselemeye başlamıştı. Sağanağa dönüşürse sabah trafiğinin daha da tıkanacağını, bu yüzden ceza ve tutukevi aracının gecikeceğini, bakacağı davalara geç başlayacağını ve günün uzayacağını düşündü. “Şu emeklilik yılları gelse bir artık” diye ofladı.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

İki polisin arasında yürüyüp, bileklerini birbirine bağlayan kelepçeleri bir tanıdık görmesin diye içinden dua edip dururken, çarşıyı geçerek adliyeye vardılar. Karşısına çıkarıldığı nöbetçi hâkim, suçunun ne olduğunu sordu. Garip… Kendi bile tahmin etmekte zorlanırken, hâkimin ona sorması saçma değil miydi?.. Tutuklama kararı, epey uzak bir doğu eyaletine bağlı kasaba adliyesinden çıkmıştı. Nöbetçi hâkim, gıyabi tutuklama kararını vicahiye çevirirken, “Gidince öğrenirsin” dedi kayıtsızca… Sonra aynı yoldan karakola döndüler. Bir müddet sonra karakola ait bir cip ile şehrin – belki de ülkenin – en büyük cezaevine ulaştılar. Polisler, bina içinde görevlilere teslim edip, ilgili evrakları verdiler ve gittiler. Masada oturan adam, ceplerindeki her şeyi boşaltmasını istedi; kemerini de… Evrakları kontrol etmek üzere tekrar adını ve birkaç şey daha sordu. Vücudunda kendine özgü bir farklılık olup, olmadığını bir de… Anlamakta zorluk çekti; nasıl bir şey soruyorlardı?.. Görevli, “Yara izi, doğum lekesi, dövme falan gibi şeyler” dedi. Hiçbiri yoktu. Öyle şeylerin olacağı bir dünyaya ait değildi ki o… Çocukluğunda, arkadaşlarından birinin sapanla attığı taşın alnında bıraktığı küçücük bir izi gösterdi. Adam, bıyık altından gülüp, yok diye yazdı. Ardından yakın zamanda tutuklanıp getirilenlerin koğuşlarına çıkarılana kadar bekletildiği ve sonradan “karantina” olarak adlandırıldığını öğrendiği bölüme götürdüler. Önce ortadaki bir tahta iskemleye oturttular. Görevli mi, mahkum mu yoksa berber mi olduğunu anlayamadığı biri, manuel makineyi ensesinden itibaren hızla ve hoyratça alnına kadar götürdü. Buna benzer birkaç darbede 2 numara saç tıraşı bitmişti. Burası bir nezarethaneden çok daha büyük ve duvar diplerinde ikişer kişilik ranzaların bulunduğu geniş bir yerdi. Boş olduğu anlaşılan bir ranzanın üst katına çıktı ve kıvrılarak yattı. Durumun bütün vahametine rağmen beyni uyumasını telkin ediyordu adeta… Öyle oldu.

Uyandığında koltuğundaydı. Öğle yemeği sonrası rehavet basmış, biraz uyuklamıştı. Gelip giden de yoktu zaten. Dünyanın bu coğrafyasında sabah erken kalkanın darbe yaptığı söylenirdi. İki yıl önce de öyle olmuştu. Bu nedenle, kendisi cezaevinin müdürü olsa bile, askeri yönetimin atadığı albay yönetiyordu hapishaneyi… Çoğu kez önüne konulan evrakları okumadan imzalıyor, kimse kendisine herhangi bir konuda başvurmuyor, soru sormuyordu. Cezaevi komutanının, mahiyetindeki er ve erbaşlarla her şeye hakim olması karşısında, kendini ne kadar da aciz hissediyordu. Uzun süredir giderek artan bu eziklik yüzünden böyle kabuslar gördüğünü düşünürken, omuzları daha da çöktü, koltuğunda adeta küçüldü. Bunları bir süre unutmak için biraz daha mı uyusaydı?..

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Bayram tatili nedeniyle karantina süresi uzuyordu. İlk iş günü sabahı, elbiselerini alarak epey kalitesiz bir kumaştan dikilmiş, yıpranmış, giderek rengi solmuş bir pantolon ve gömlekle astarsız ceket arasında bir üst verdiler. Etraftaki deneyimliler, koğuşlara dağıtılacaklarını söylüyordu. Sıraya sokuldular ve birkaç kat çıkıp, bir iki koridor geçtiler. Sırası gelenler altışar kişilik gruplar halinde cezaevi komutanının odasına alınıyorlardı. Masanın karşısında üç kişi önde, üçü de onların arkalarında durdular. Orta boyun biraz üzerinde, koyu sarı saçlı erbaş hepsini itekleyerek ve sert hareketlerle hazırolda durmalarını sağladı. Sol baştaki tutuklunun ayak duruşunu beğenmediği için bileğine postalının ucuyla sıkı bir tekme attı. Darbeyi alan tutuklu düşmemek için büyük çaba sarf ederken, yüzü acıyla buruştu. Albay, her birinin tek tek dosyalarına bakıp, sesli olarak adlarını ve suçlarını okuyordu. Sıra kendisine gelince, suçunu beğenmeyen erbaş yumruğunu sıkıp, bileğinden hemen sonra avucunun başladığı yer ile çenesine, aşağıdan yukarıya doğru seri ve “destekli” vuruşlar yapmaya başladı. Albay kayıtsızca elindeki dosyaya göz gezdiriyordu. Önce çene kemiğinin mi, yoksa dişlerinden birkaçının mı kırılacağını düşündü.

Altı kişilik grupların odadaki karşılama ritüeli tamamlanınca, tüm sıradakiler oldukları yerde geri döndürüldü. Biraz önce geldikleri uzun ve dar koridorun her iki tarafında yaklaşık birer buçuk metre ara ile erler sıralanmıştı. Arkalarından biri “Koşun!” diye bağırdı. Onlarcası giderek hızlanarak koridorun sonuna ulaşmaya çalışırken, erler önlerinden geçenlere acımasızca tekmeler, yumruklar, tokatlar savuruyor ve bu esnada kahkahalar atıp, çok eğleniyorlardı. O yüzlerdeki ifadeyi hiç unutamayacaktı.

Cezaevi, E tipi olarak adlandırılanlardandı. Koridor boyunca her bir kapı yaklaşık 90 kişilik iki katlı uzun koğuşlara açılıyordu. Duvar tarafında diklemesine ranzalar sıralanıyordu. Dışarıdan demir parmaklıklarla korunmuş camlar ise voleybol sahasından biraz daha büyükçe, beton zeminli bir açıklığa bakıyordu. Aynı alanın diğer tarafında ise karşı koğuşun camları vardı. Burayı belirli saatlerde kapıları açıldığında dönüşümlü olarak iki koğuş kullanıyor ve buna “havalandırmaya çıkmak” deniliyordu. Koğuşun birkaç sakini kendisine bir ranza gösterdiler. İlk gece bir gürültü ile uyandı. Yerinden kalkmadan başını doğrultup, baktı. Yedi sekiz kişi, birini aralarına almış kıyasıya dövüyorlar, attıkları yumruk ve tekmeler yetmezmiş gibi, başını tutup ranza demirlerine, koğuşun ortasındaki yemek masalarına vuruyorlardı. Kalkıp, onları durdurmaya çalışmayı düşünerek bacaklarını aşağıya sallandırmıştı ki, komşu ranzadaki sert bir tonda yerinde kalması için kendisini uyardı, “Sen de mi şişlenmek istiyorsun!” Yatıp, yorganı başına çekti ve tüm huzursuzluğuna rağmen uyumaya çalıştı.

Uyandı… İşe gitmeden önce yeni gelen tutuklunun ailesine uğraması gerektiğini hatırladı. Az önce gördüğü kötü rüyanın etkisini üzerinden atmaya çalıştı. Çoktan karantinadan koğuşuna çıkarılmış tutuklunun anne ile babasına yazdığı mektubun ceket cebinde olup olmadığına baktı. Adamı bundan sonra hiç görmeyecekti büyük ihtimalle; ama ailesi içeride ona yardım edeceği ve birazını da oğullarına ulaştıracağı düşüncesiyle kesenin ağzını açacaktı. İnfaz memuru elbiselerini giydi, üzerine de paltosunu… “Verecekler tabii” diye kendi kendine söylendi, “Onların yüzünden biz gardiyanlar da hayatımızı demir parmaklıkların ardında geçiriyoruz.”

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

“Kalk!” diye çok yüksek sesle bağırdı biri ve yatağından fırladı. Başgardiyan beraberinde iki erle birlikte koğuşun ortası ile kapısı arasında duruyor ve herkese bağırarak soruyordu; “Dün gece ne oldu bu adama?.. Kim bu hale getirdi?” Etrafa baktı, ölesiye dövülen adamı çoktan götürmüşlerdi. Başgardiyanın sorusu karşısında herkes sessiz duruyor, çoğu başını önüne eğiyordu. Sonra birkaçı kısa cümleler kurmaya başladı sırayla… “Gece aniden kendini ranzadan yere attı.” “Koşup kafasını demirlere çarptı.” “Masalara alnını vurdu defalarca…” “Sonra da nereden bulduğunu bilmediğimiz şişi karnına sapladı.” “Tımarhaneden de rapor alıp gelirdi zaten bu, kesin…”

Kaldığı yerin adı “misafir koğuşu” idi. Kendisi gibi suç yeri farklı illerde olup da bu bölgede yakalananlar, sevkleri çıkana kadar burada kalırlardı. Bir de Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne gönderilmek üzere diğer şehirlerdeki hapishanelerden gelenler sıralarını beklerlerdi. Birkaç ay sonra hastaneye sevk edildiklerinde, çoğu işlediği suçu akli bir dengesizlik nedeniyle işlediklerini kanıtlamak için akla gelmedik bin bir yola başvururlardı. Hastanedekiler de bu yapılanların ceza indirimi kazanma amaçlı numara olup olmadığını anlamak için genellikle insanlık dışı yöntemlere başvurur, her türlü şoku uygularlardı. Bir çoğu, gittiğinde gerçekten akli bir sorunu yokken, birkaç ay sonra hastaneden misafir koğuşuna döndüklerinde delilik sınırını geçmiş olurlardı.

Diğer koğuşların da resmi olmayan adları vardı. Hırsızlar koğuşu mesela; adı üstünde… Damatlar koğuşu, kız kaçıranlar falan… Bunun gibi onlarcası… Bir de kaçakçılar koğuşu varmış; derler ki, her koğuşun siyah-beyaz eski birer televizyonu varken, onlarınki renkli imiş. Hatta video oynatıcıları bile varmış.

Kendisine iki yıl gibi gelen iki ayın sonunda, sabah bir gardiyan gelip koğuşta kalan üç kişinin adını seslendi, “Hazırlanın! Sevkiniz çıktı, gidiyorsunuz.” Bir saat geçmeden koğuşlarından toplanan yirmi dört kişi bina içinde geniş bir yere indirildiler. İçeride kendilerini taşıyacak sevk arabası da vardı. Önce her birinin bilekleri jandarma zinciri ile kelepçelendi. Sağlam tellerin demet halinde bükülmesi ile oluşturulmuş baklalar birbiri içinden geçirilerek örülmüştü. Bu kelepçenin en büyük özelliği, kolunu oynattıkça sıkılaşması ve giderek etine gömülmeye başlamasıydı. Aracın arkasındaki iki büyük kapı açıldığında, içeride sollu sağlı ve öne doğru sıralanan ahşap banklar gördü. Yirmi dördü birden bindirildiğinde ayaklarının dibinde duran epey büyük baklalı, kalın ve uzun bir zincir – ki buna sevk zinciri deniliyordu – kelepçelenmiş kollarının içinden geçirilerek, hepsini birbirine bağladı. Gideceği eyalet yaklaşık bin kilometre uzaktaydı; hatta kasaba, merkezin daha da ilerisinde… Bu araç ne kadar hız yapabilirdi, gece yarısına kadar varırlar mıydı?.. On dört saat sonra ulaştıkları ilk cezaevinde sadece iki kişiyi indirdiler. Diğerleri aralarında konuşurlarken hangi şehirde olduklarını duydu. Kendi gideceği yere daha çok vardı. Sabahtan bu yana oluklu tahta bank üzerinde, zincirli halde oturarak yolculuk etmek gerçekten çok yorucu ve yıpratıcıydı. Bir de şu bileklerini giderek daha fazla acıtmaya başlayan jandarma zinciri… Başı istemsizce düştü ve olduğu yerde huzursuz bir uykuya daldı.

“Koğuş kalk!” diye bağırdı onbaşı. Kalkıp hızla kendisine biraz bol gelen er üniformasını giydi. Ranzanın alt katındaki yatağını kendisine gösterildiği gibi toplamaya gayret gösterdi. Yoksa ceza alabilirdi. Dün yeni gelen mahkumlar koğuşlarına dağıtılırken o da koridorda birkaçına savurduğu tekmeyi tutturmuş ve arkadaşlarıyla çok eğlenmişti. Uyanmadan hemen önce gördüğü garip rüyayı hatırlamaya çalıştı; çok sıkıntı vericiydi ve hepsini düşünmemek daha kolayına geldi. Aklına yine köyü ve ardında bıraktığı karısı düştü. Askere gitmeden bir hafta önce köyün güzel sayılacak bir kızı ile evlendirmişlerdi onu… Beş ay sonra babasından gelen bir mektupla bir oğlu olduğunu öğrenmiş ve çok sevinmişti. Okuma yazma bilmediği için, epeydir sohbet edip, köyünü, evlenişini falan anlattığı şehirli er arkadaşına okutmuştu mektubu. Yeni bebeğinin doğum haberini aldığına çok mutlu olurken, diğerinin bıyık altından gülüşünü fark edemeyecek kadar saftı. Baba olduğu haberini paylaştığı diğer erlerin birçoğunun kendisini alay eder gibi kutladığını gördükçe bir şeylerden şüphelenmeye başlamıştı; kadınlar kaç ayda doğururlardı ki?.. Bunu kimseye sormaya cesaret edemiyordu.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Sevk arabası, doğudaki cezaevleri arasında zikzaklar çizerek ve yolcularını birer ikişer bırakarak ilerliyordu. Son eyalete geldiklerinde iki kişi kalmışlardı. Merkezdeki cezaevinde diğeri indirilince tek başına kaldı. Yola çıktıklarından bu yana üç gün dolmuştu. Çok da sağlıklı düşünemediğini fark etti artık… Zaman ve mekan kavramları bulanıklaşıyordu. Kendini toparlamak için bir türkü çığırmaya başladı tek başına. Şehirli adam, son olarak ilkokulda türkü söylemişti herhalde; bir de belki ortaokulda blok flütle çalmış olabilirdi müzik dersinde… Kasabanın cezaevine vardıklarında, önce jandarma zincirini çıkardılar. O zaman fark etti bileklerinin çepeçevre cılk yara olduğunu… Üzerindekilerden daha da eski giysiler verdiler. Bu defakilerin bir zamanlar yeşil olduğu zor da olsa anlaşılıyordu. Mavileri arabadakiler geri aldılar. Diğer mahkumlar yiyecek bir şeyler teklif ettilerse de, hiç iştahı yoktu. Boşta hiçbir yatak olmayınca, tuvaletin ağır ahşap kapısını yerinden söktü iri yarı iki kişi… Koğuşun içinde yer alan mutfak bölümünden dört piknik tüpü getirdiler, uygun mesafede yerleştirip, kapıyı üzerine yatırdılar. Kalın kapının üzerindeki demir mıhların vücuduna gömülmesine aldırmadan derin bir uykuya daldı.

Çalar saatin sesiyle ter içinde uyandı. Tepesine avucunun içi ile vurup susturdu. Bir asker daima akşam yatma ve sabah zamanında kalkma disiplinine uymalıydı. Çoktan emekli olmuş olsa bile… Böylelikle her gece gördüğü kabuslar da daha fazla uzamadan kesiliyordu. Kasırga gibi estiği, mahkumların kendisini görünce tir tir titrediği günlerin üzerinden çok geçmişti. Cezaevinde yaşattıklarının havasına öyle bir kapılmıştı ki, aynı üslubu evde de sürdürmeye kalkışınca karısı kendisini terk etmişti. Yıllardır yalnız yaşadığı eve bir tek ziyaretçisi bile gelmez olmuştu. Dolabın kapağını açıp, askıdaki albay üniformasını seyretti uzun süre. Askeri yönetim sona ermiş, başa gelen siviller, darbecileri yargılamaya başlamışlardı. Üniformanın kendisinden yana olan kolunu okşayıp, yanına asılı kahverengi takım elbiseyi aldı. Bugün ikinci celse vardı. Tutuklu yargılanmalarına karar verilmesi ihtimali tüylerini ürpertti. Epeydir bu endişe ile yaşıyordu zaten. Komutanı olarak çıktığı cezaevine, tutuklu olarak mı dönecekti?..

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Sabah uyanınca gardiyanlardan biri adamı koğuştan alıp, bir odaya götürdü. Gece geldiğinde eksik kalan kayıt işlemlerini tamamladı. Sonra eline üzerinde rakamlar olan bir tabela verdi. Duvar dibine geçmesini sağladı ve fotoğrafını çekti. Bunu geldiği eyaletin hapishanesinde de yapmışlardı. Aynı rakamlar mıydı, bilmiyordu… Sonra odanın ortasındaki bir sandalyeye oturması istendi. Saçlarının yeniden tıraş edileceğini düşündü; ama zaten epey kısaydı. İçeriye dudakları arasındaki sigaranın külü düşmek üzere olan başka bir görevli gelip, üst giysisini atlet kalacak şekilde çıkarmasını istedi. Sol kolunun omuzuna yakın bir bölgesine dövme ile demin fotoğraf çekilirken önünde tuttuğu tabeladaki rakamları yazmaya başladı. Kolundaki acıyı azaltıcı hiçbir şeye gerek görmeyen görevli, özensizce işine devam ederken, ağzındaki sigara dünyanın sonuna kadar orada tütecek gibiydi. Kendisini odaya getiren gardiyan, “Sizin batıdaki eyaletlerde yapmazlar, ama bizde adet böyledir. Sen de hayat boyu işaretlendin artık” dedi sırıtarak.

Koğuşta yeteri kadar yatak olmadığından bazı mahkumlar ikişer ikişer uyuyorlardı. Somyaların ayak uçları dar koridora bakacak şekilde bitişik olarak sıralandığından kimi kez iki yatağı üç kişi paylaşıyormuş gibi oluyordu. Bu sayede biri iki, diğeri üç kişiyi öldürmüş iki mahkumun arasında uyumaya başladı. Koğuşta cinayetten yatan insanlar, küçük suçlardan içeriye girmişlerden pek de farklı değillerdi. Katil oldukları esnadaki ruh hallerini devam ettirmiyor gibi gözüküyorlardı. Hatta diğerlerine göre daha sakin insanlardı. Ne de olsa buraları onların çok uzun seneler boyunca yaşamak zorunda kalacakları evleriydi artık… Bu yüzden en fazla onlarla ahbaplık etmeye başladı.

Bir akşam koğuştan alınıp, daha önce görmediği boş ve küçük bir odaya götürüldü. İki jandarma ile dört gardiyan etrafını sardılar. Ülkenin ünlü gazetecilerinden birini nereden tanıdığını sordular. Bir arkadaşı yazdığı mektupta, fikirleri yüzünden yöneticilerce sevilmeyen şu yazarın da kendisine geçmiş olsun dileğini iletmişti. Böylesi bir adamın selam söylediği kişinin aynı türden yasak fikirlere kapılmaması gerektiği uzun saatler boyunca kendisine uygun bir üslupla anlatıldı ve kafasına iyice girmesi için gerekli eylemlerde bulunuldu. O esnada, ilk havalandırmaya çıktığında bilmeden voltasını kestiği iki mahkumdan yediği dayak, askerlerin koğuşa baskın verip, arama yapacağız diye postallarla bütün yatakları çiğnemeleri, tanımadığı bir diğer tutuklunun yastığının altından kız arkadaşının kendisine mektup içinde gönderdiği fotoğrafın çıkışı, iki haftada bir buz gibi sularla yıkanışı, yine de çoktan bitlenmiş olduğu, bir daha anne-babasını, arkadaşlarını ve doğup büyüdüğü şehri ne zaman göreceğini kestiremediği geldi aklına… Koğuşa yeniden götürüldüğünde yatağa kıvrıldı ve daha fazla acı ile ağrı hissetmemek için hemen uykuya dalmayı diledi.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Gözünü açmaya çalıştı. Olmadı… Susamış ve ağzı kurumuştu; parmaklarını dudaklarına götürmeye çalıştı, kolu kıpırdamadı. Sesleri duyuyordu ama… Biraz önce gördüğü kâbusu da tüm ayrıntılarıyla hatırlıyordu. Bir tek emin olamadığı mesleğiydi. Orası epey bulanıktı işte… Bir gardiyan mıydı?.. Ya da cezaevi müdürü?.. Yok canım, o bir, bir yargıçtı… Ama yargıçların cübbesi olurdu, bir er gibi giyinmezlerdi… Ne eri, erbaş bile değil?!.. O koskoca ve kudretli bir albaydı!.. Ama apoletlerini kim sökmeye cesaret etmişti ki?..

Yatağın ayak ucunda duran doktor, “Size teşekkür ederiz” dedi, “Hastanemizdeki yoğun bakım üniteleri sayılı ve bunca aydan sonra hiçbir dönüş ümidi kalmayan bu hastayı artık makineden ayırmayı düşünürken, hastanemize bir ünite bağışlamanız büyük bir yardımseverlik.”

Karşısındaki adam, “Rica ederim” dedi, “Onunla tanışıklığımız o kadar uzun yıllara dayanıyor ki, hayata geri döneceğine dair en ufak bir ihtimal bile beni epey heyecanlandırıyor.”

Doktor, “İleriye yönelik güzel şeyler söylemek isterdim. Ama sizin gibi bir hayırsevere açık sözlü davranmayı tercih ediyorum. Yine de hastanızdan sonra da başkaları için bir yaşama şansı yaratacak bu cihaz için hastanemiz adına tekrar tekrar teşekkürlerimi sunuyorum” dedi.

Adam, “Doktor…” dedi, “Ben onun daha ‘yaşayacak’ çok şeyi olduğuna inanıyorum. O yüzden kesinlikle hayatta kalmalı…”

Hekimin elini sıkıp odadan koridora çıktı. Sol kolundaki eski dövmenin üzerine gitti elli… Paltosundan sıyrılan bileğindeki yıllardır geçmeyen kızarıklıklara takıldı gözü… Alnında belli belirsiz küçük bir yara izi vardı; küçükken mahalleden bir arkadaşının sapanla attığı taşın neden olduğu…