enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Zeytinlere Fısıldayan Adam “ALİ OSMAN MENTEŞE” (BG Dergi Özel Söyleşi)

Ali Osman Menteşe çok sık karşılaşacağınız birisi değildir. Kendine özgü karakteri ile bulunduğu ortamda farklılığını anında hissedersiniz. Milas Zeytinciliğini modernize eden, yıllar önce “Coğrafi İşaret” fikrini ortaya koyan, herkese ve her şeye rağmen yılmadan mücadele eden bir devrimcidir. Sadece zeytin mi? Pamuk dahil olmak üzere tarımsal yenilikleri önce kendisi uygulayıp, daha sonra da çevresindeki köylülerin de bu yenilikleri benimseyip uygulaması için ikna eden bir insan.

Sadece bu söyleşi için İzmir’den kalkıp Milas’a geldi. Her detayı en ince ayrıntısına kadar düşünmüş, hangi gün ve saat kaçta bir araya geleceğimiz, söyleşiyi yapacağımız evin nerede olduğunu bir hafta öncesinden bana bildirdi. Söyleşinin nasıl bir düzende yapılacağını bile kafasında tasarlamış ve uygulamaya koymuştu bile. O nedenle bu söyleşi tam bir disiplin içinde gerçekleşti diyebilirim.

“Fatih kardeşim sen önce evin etrafını bahçeyi şöyle bir dolaş. Evin mimarisini incele ki sorularını daha rahat kurgulayabilesin…” dedi. Bence bu yapıya ev demek yeterli değildi. Bana göre konak ya da köşk daha doğru bir tanım olur diye düşünüyorum. Bahçe içinden iki tur attım ve mimarideki detaylara da dikkat ederek, burayı kafamda bir yere oturtmaya çalıştım.

Dıştan bakıldığında mütevazi bir sadelik göze çarpıyordu. En çok ön kapıya çıkan merdivenlerden etkilemiş ve kapıdan içeriye girdiğimde çok daha fazla sürprizle karşılaşacağımın ipuçlarını veriyordu sanki. Nitekim yanılmamıştım.

Ali Osman Menteşe daha yeni karşılaşıyormuşçasına konağın ön kapısında karşıladı beni. Eşikten içeriye adımımı atar atmaz giriş merdivenlerinin bana fısıldadığı sürpriz ile karşılaştım. Adeta bir zaman tüneline adım atmıştım. Kısa süren şaşkınlığımdan kurtulup etrafıma göz atmaya başlayacaktım ki sağ tarafta duvara asılı bir yağlıboya Atatürk portresi ile göz göze geldim. Mavi gözleri ile bana bakıyordu. Birkaç adım attım, hala benden gözlerini ayırmadığını ve beni izlediğini fark ettim.

Ali Osman Menteşe durumu anlamış olmalı ki “Sen nereye gidersen gir o gözleri ile seni izlemeye devam edecek…” dedi gülümseyerek. Sonra devam etti anlatmaya; “1938 yılında Atatürk’ün ölümünün ardından babam Ertuğrul Menteşe tarafından yapılmış, altın yaldızlı ve gösterişli bir çerçeve ile duvardaki yerini almış bu yağlı boya tabloda Atatürk’ün gözleri tam karşıya bakar şekilde çizildiği için salonun neresinde durursanız durun Atatürk’ün mavi gözlerini üzerinizde hissediyorsunuz. Atatürk’ün ölümünün ardından Milas’a gelen Mareşal Fevzi Çakmak’da bu tabloyu görünce çok etkilenmiş ve gözlerinin yaşardığını söylerdi babam…”

İşte 32 kısım tekmili birden Ali Osman Menteşe söyleşimiz böyle başladı…

Ali Osman Menteşe inanın zaman tüneline girmiş gibiyim. Biz şu an neredeyiz? Burası ev mi, konak mı yoksa bir köşk mü?

“Bu ev Murat Salih Menteşe’in evi… Madam Murat’ın Evi de deniliyor. Milas’ın 5 numaralı koruma altındaki tarihi eserlerinden bir tanesi. 1924 yılında yapılmış. O zaman Rodos, İtalyan işgal bölgesi ya da İtalyanların elinde, evi oradan gelen İtalyan ustalar yaparken, ahşap işçiliğini Safranbolu’dan gelen Türk ustalar yapmış. Duvarlar mermer gibi görünse de aslında mermerin resmi.

Murat Salih Menteşe dedeniz değil mi?

“Doğru. Murat Salih Menteşe dedem. Dedem Murat Bey böyle bir evi neden yaptırmış? Fransız asıllı eşi Suzan Hanım’a evlenmeden önce Paris’te iken bir söz vermiş, ‘Sana senin yaşam şartlarına uygun bir ev inşa edeceğim’ demiş. Ama bu sözü verdiği vakit 1908. Sonra evlenip buraya gelmişler ama savaş başlamış. Önce Balkan Savaşı, sonra Birinci Dünya Savaşı, sonra İstiklal Savaşı. Bu nedenle evin inşasına ancak İstiklal Savaşının kazanılmasından ve Cumhuriyetin ilanından sonra başlayabilmiş, 1924 yılında da tamamlanmış. Mimarı da buradaki krom madeninde görevli Macar asıllı bir mimarmış. Ege evlerinin klasik biçimine uygun bir ev çizmiş. Yani bir hol ve ona açılan kapılar ve odalar. O odaların kimisi yemek, kimisi misafir, kimisi günlük oturma odası, kimileri de yatak odası…”

Evi beraber gezerek bilgi alabilir miyiz?

“Tabii ki. Mesela salon tam bir klasik Fransız tarzında döşenmiş. Buradaki eşyaların tamamı orijinal, zamanında Fransa’da getirtilmiş ve aynı eşyalar bugüne kadar kalmış. Dedem Murat Salih Bey bir Osmanlı subayı. Ancak Abdülhamit rejimine karşı geldiği için memleketten kaçmak zorunda kalmış Fransa’ya…”

Kapıdan girişte ilk önce Atatürk resmi dikkatimi çekmişti, tam karşı duvardaki Kafkas kıyafetleri içindeki bu adam kim?

“Bu babamın yaptığı, dedem Murat Salih Beyin yağlıboya bir resmi. Dedemin annesi Çerkez’di…”

Ali Osman Menteşe çalışma odasına götürüyor beni. Duvarlar diplomalarla dolu. “Dedemin askeri okul diplomasından başlayarak bütün ailenin yani bizlerin ve çocuklarımızın diplomaları yer alıyor…” diye tek tek hangi diploma kimin, gururla anlatıyor.

“Doğal olarak İstiklal Savaşı Madalyası beratı da var…” dediğimde yüzünde acı bir tebessüm beliriyor; “Onun bana göre biraz enayice bir öyküsü var. Bu beyaz şeritli bir madalya. Beyaz şeritli madalya lojistik destek verenlere veriliyor. Belki duymuşsunuzdur, üç türlü İstiklal Madalyası var; kırmızı, yeşil-kırmızı ve beyaz. Yeşil-kırmızı parlamentoya, kırmızı savaşanlara, beyaz da lojistik destek verenler veriliyor. O beyaz madalya beratı burada vardı ve Atatürk’ün imzası vardı. İstiklal Madalyası büyüklere kalıyor, biraderim onu Ankara’ya götürüyor onu elinden alıp bunu veriyorlar. Bana göre çok üzüntülü bir şey…”

Yemek odasına girdiğimizde ise burada bulunan eşyalar tam anlamı ile müzelik. Yüzyıllık bir mutfak. Bütün eşyalar mobilyadan, bardaklara kadar hepsi Paris’ten gelmiş. Bu evin üst katını ağabeyi ile birlikte Milas’a geldiklerinde kullanıyorlar. Ama bu katı eşyaları ile birlikte tamamen orijinal hali ile korumaya gayret ediyorlar.

Siz kökten Milas mısınız?

“Eski bir Milaslı ailenin mensuplarıyız. Ben de onların bir kolundanım, bir kolu da Menteşe’de var. Ama ben sürekli Milas’ta yaşamadım, İstanbul’da okudum, yetiştim ve orada çalıştım. Emekli olduktan sonra peder de rahmetli olmuştu, biraderle arazileri bölüştük, burada çiftçiliğe başladım. Milas’ta yaşadığım için çok mutluyum, keşke sürekli burada yaşayabilsem. Ama şartlar gereği İzmir’de yaşıyoruz. Burası ailenin evi, burayı da korumak istiyorum. Çünkü korunması ve geleceğe taşınması gereken tarihi bir yapı…”

Burası özel bir müze ve vakıf haline dönüşebilir mi?

“Bilemiyorum, buranın iki tane sahibi var, bir tanesi ben bir tanesi de birader. Böyle işleri yapabilmek için aynı frekansta olmak lazım. Galiba frekanslarımız pek aynı değil, onun için benden sonra ne olacak bilemiyorum. Keşke dediğiniz olsa, bir vakıf haline getirilse ve burası bu değerleriyle korunsa. Daha önce dediğim gibi burası Milas’ın 5 numaralı koruma altındaki bir evi. Burada bizden sonra yapılmış başka evler de var ama hiçbirinin içi bizimki gibi değil…”

Babanız Ertuğrul Menteşe bir mimardı, değil mi?

“Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemindeki 90 mimardan bir tanesi. 9 yaşında buradan Paris’e gitmiş, 29 yaşında gelmiş. Fransız Güzel Sanatlar Akademisi (Beaux-Arts) mezunu. Yıllarca memleketine gelmemiş ama memleketi ile bağlarını hep korumuş olduğunu düşünüyorum. Bunun bazı göstergeleri var. Bununla ilgili bir örnek vereyim, şöyle ki; Cumhuriyetin ilk dönemlerinde halk evleri çok önemli bir kültür ocaklarıydı. Halkın yeni Cumhuriyet kültürüne adapte olması için kurulan örnek müesseselerden bir tanesiydi. Çeşitli illerde de Halk Evleri Merkezi vardı. Bu bir Cumhuriyet hareketiydi ve tüm yurda yayıldı. Düşünün, Paris’te okuyan bir Türk öğrenci Türkiye’deki bu hareketten etkileniyor ve diploma bitirme projesini bir halk evi projesi olarak veriyor. Üstelik o proje daha sonra uygulanmış. Mersin Opera ve Balesi’nin şu anda sahne aldığı bina babamın çizdiği o diploma projesinin uygulanmasıdır. Yani şunu demek istiyorum; o cumhuriyetin coşkusu Paris’te okuyan bir Türk öğrenciyi taa oralarda etkiliyor. Düşünün ki o zamanki iletişim kanalları bugünkü gibi değil. Etkileniyor ve kendi diploma projesini böyle hazırlıyor. Hatta o diploma projesinin üstündeki amblem, ay-yıldızlı bayraktır. O zaman yetişen gençler çok idealist oluyor, babam mezun olup Türkiye’ye döndükten sonra devlet sektöründe, o zamanki ismi ile ‘Nafia’, şimdiki adıyla Bayındırlık Bakanlığı’nda çalışıyor. Orada bir takım okul projeleri falan yapıyor. Sonra guatr problemi çıkıyor ve iyot havası olan bir yerde yaşaması gerektiği için İstanbul’a geliyor. İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğü’nde çalışıyor ve sonra İmar Müdürü oluyor. 1956-57’de Emlak Bankası’nın o zamanki ismi ‘Baruthane’ olan Ataköy’deki projesinin başına geçiyor. Bir mimari büro kuruyor ve 1, 2, ve 3. mahallerinin planları o bürodan çıkıyor. Sonra emekli oluyor…”

Ailenin kadınlarının eğitim durumları nedir?

“Bizde Fransız ekolü ağırlıklıdır. Babamın annesi Fransız. Annem ve anneannem de Dame de Sion mezunudur. Sultan Hamit zamanında Dame de Sion’a ilk giden ve ilk mezun olan Türk kızı anneannemdir. O zamanlar bu okullara sadece yabancılar gidermiş. Devlet eğitimi, çocuklar hele kızlar için pek kapsamlı uygulamadığı için bu yabancı okullar açılmış ve oraya hep azınlıklar gidermiş. Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar. Herhalde anneannemin babası aydın bir kişi imiş ki kızını o okula yollamış. Evdeki bu Fransız ekolü ağırlığı nedeniyle burada gördüğünüz kitapların çoğunluğu Fransızcadır. Bu kütüphane annemin, babamın İstanbul’daki evinin kütüphanesindeydi, onlar vefat edince buraya getirdik…”

Söyleşimizi yaptığımız yer evin mutfağıymış. Ali Osman Menteşe aslını bozmada birkaç dokunuşla eski mutfağı çalışma odası haline dönüştürmüş.

“Burası evin kullanılmayan mutfağı idi. Ben de burasını eskisine sadık kalarak kütüphane haline çevirdim, eskisinin benzeri raflar ilave edip kitapları oraya yerleştirdim. Benim çalışma odam oldu. Misafirlerimi burada ağırlıyorum…”

1946 doğumlu olan Ali Osman Menteşe’nin 1943 doğumlu bir de ağabeyi var. Hep devlet okullarında eğitim almış. İstanbul’da İktisat Fakültesi İşletme İktisadı Enstitüsü’nü bitirmiş. Dönemin en iyi okullarından birisi.

“Devlet okulundan mezunum, ama İngilizcemi ilerletmek için değişik fırsatlarda yurt dışına gittim, dil eğitimi aldım. İşletme İktisadı Enstitüsü çok önemli ve iyi eğitim veren bir kurumdur. Orada okumuş olmak çok önemli bir ayrıcalık kazandırmıştır diye düşünüyorum. Zaten iş hayatımda da o görüldü. İlaç sektörüne orta kademe yöneticisi olarak başladım, sonra yükseldim. İki-üç ilaç şirketinde çalıştıktan sonra 1998 yılında emekli oldum. O yıl peder vefat etti. Ne iş yapacağımı düşünüyordum. Birader benden önce 1995’te buraya gelmişti. Arazileri böldük ve herkes kendi arazisinde çalışmaya başladı…”

Anımsayacaksınız bu söyleşinin giriş kısmında Ali Osman Menteşe’yi bir devrimci olarak tanımlamıştım. Neden devrimci diye tanımladığımın yanıtı geliyor…

Sanıyorum bu söyleşinin esas konusuna giriş yapıyoruz diye düşünüyorum.

“Evet zeytin işine girdim. Ama birtakım yenilikler yapmak istedim. Zeytincilikte bir takım yeni uygulamalar getirdim. O güne kadar hiç yapılmayan şeylerdi bunlar. Örneğin kasa ile zeytin toplanmasını bu memlekete ben gösterdim. Bir uzmanın tavsiyesi üzerine ağaçları budadım. Çünkü gerçekten de ağaçların budanması gerekiyordu. Ama budama etrafta çok garip karşılandı. Kendi aralarında konuşuyorlardı, birisi ‘Bu Osman Bey napıp duru?’ diyordu, karşısındaki de ‘Kesip duru, kesip duru…’ diyordu. Milas’ta budama diye bir şey bilinmiyordu. Budama dedikleri şey sadece kuruyan dalları kesmekten ibaretti. Bazen ana dallar kesmek, ağacın ana gövdeden gelen beslenme kanallarının eşit olarak ağacın tümüne dağılmasını sağlar. Sonra ilk makine ile zeytin hasadını da ben getirdim…”

Makine hasadı demek? Biraz detaylandıralım mı?

“Burada benimle çalışan adam, boyum kadar 10 tane sırıkla ağaçları dövercesine zeytinleri toplamayı öğretti bana. Sanki beni dövüyorlardı. Dünyanın böyle topladığını sanmıyordum. O zamanlar telefonla çalışan internet var saatlerce çalıştım, araştırdım İtalya’da ve İspanya’da makine ile toplandığını gördüm. Gözümü kararttım ve İtalya’dan bir makine alıp buraya getirdim. Bu makine burada çalışır mı, parçası bulunur mu bilmiyordum. Hakikaten bu köylülerin her şeyi yaparız cesareti var. Böylelikle Zeytinlerimiz makine ile toplanmaya başladı, milletin de gözü açıldı. Sonra daha pratik makineler getirilmeye başlandı. Bu olay 2000 yılında oluyor, şimdi zeytin hasadı %100 makine ile yapılıyor. Kasaya toplamak da benim başlattığım bir uygulamaydı ama onda pek başarılı olamadım…”

O dönemki sahip olduğunuz zeytin ağacı sayısı ile şimdiki arasında bir fark var mı?

“Sadece benim ilave ettiğimi 1.000 ağaçlık Gemlik zeytini ağacı var. Ondan öncekilerin hepsi babamdan kalan ağaçlar…”

Toplamda ne kadar ağacınız var?

“Eşimle benim toplam 3.500 ağacımızı var. Eşim de amcamın kızı, her ikimizin de ikinci evliliği. Dolayısıyla burada onun da toprakları var. Şu anda ikimizin topraklarındaki 600 dönümlük bir çiftliği idare eden bir konumdayım…”

Eşiniz ne iş yapıyor?

“Sitare, Ege Üniversitesi’nden emekli İngilizce öğretmeni. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi mezunu. Bu arada sadece zeytincilik yapmıyoruz, başka ürünler de ekiyoruz. Mesela pamuk, buğday, yonca da ekiyoruz. Pamukta da ilk sayılabilecek bazı önemli işler yaptım…”

Pamuk deyince şaşırdım. Söke ovasında vardır da burada Pamuk üretildiğini bilmiyordum…

“Onu anlatayım. Ben buraya 1998’da geldim ama biraz daha eskileri gideyim o zaman çok daha iyi anlatabilirim süreci. Bir zamanlar Milas’ta 40-45 bin dönüm pamuk ekilirdi. Mesela Bodrum’a giden yolun her tarafı pamuktu. Ama artan girdiler, özellikle işçilik maliyeti yüzünden -çünkü pamuk elle toplanıyordu- insanlar yavaş yavaş pamuktan kaçmaya başladı ve daha kolay yetiştirilebilir ürünlere geçtiler. Örneğin mısır…”

Tütün?

“Tütün yok…”

Tütün burada yok muydu?

“Var. Onu da anlatayım. Pamuktan önceki dönemde, dedemin zamanında burası en önemli şark tütünleri üretim merkeziymiş. Bu koca ev o paralarla yapılmış. Rahmetli Murat Bey önemli bir tütün üreticisiymiş. Tütün çok büyük gelir getirirdi. Sonra tütün düştü. Mesela Akhisar da aynı konumda idi. Fakat Akhisar çok güzel bir dönüşümü yakaladı, tütünden pamuğa ondan da zeytine geçti. Fakat Milas’ımız da böyle olamadı. Benim çocukluğumda hatırlıyorum burada çok fazla tütün üretilirdi. Biz her sene dedemizi ve ninemizi ziyarete gelirdik. O zamanda tütün toplama zamanı olurdu. Toplanan tütünler dizilir, tarlalarda kurutulurdu. En önemli işti fakat tütün yavaş yavaş düşmeye başlayınca, bu sefer de pamuk üretimi başladı. Pamuk nasıl başladı? Pamuk su isteyen bir ürün. Rahmetli kuzenim Orhan Menteşe çok girişimci bir adamdı, buradaki ilk derin su kuyularını yani artezyen kuyularını o kazdırdı. O zaman mazot bedava derecesinde ucuz olduğu için bütün ova şarıl şarıl sulanmaya başladı. Sulama pamuk ziraatını geliştirdi. Mazot ucuz, işçilik nispeten ucuz, bir de devlet destekleri veriliyor. Dolayısıyla burada çiftçi pamuktan epey bir para kazanmaya başladı. Fakat deniz bitti. Çünkü gübre, ilaç gibi girdi maliyetleri artınca, özellikle toplama maliyetinin yüksek olması nedeniyle insanlar kaçmaya başladı. Milas pamuktan kaçtı ama Söke kaçmak yerine makineleşmeye geçti. Milas’ta makineleşme olmadı. 1998’de tarıma başladığım vakit hâlâ pamuk yapılıyordu ve elle toplanıyordu. Bunun bu şekilde devam etmeyeceğini gördüm. Makine araştırdım fabrika fiyatı kadar, alınacak gibi değil. Ben de yavaş yavaş pamuktan uzaklaşmak için pamuk tarlalarını kiraya vermek gibi seçenekler üzerinde durmaya başladım. Ama bu durumdan hiç de memnun değildim. Bir gün İzmir’e giderken John Deere bayiinin önünde traktörün çektiği bir pamuk toplama makinesi gördüm. Benim daha önce gördüğüm pamuk toplama makinesi kendinden yürüyen, biçerdöver makinesinden daha büyük, önünde beş tane ağzı olan bir makinelerdi. Durdum ve içeri girdim fiyatını sordum. 25 bin dolar dediler. O zaman dolar 1 lira 50 kuruştu. Yanımda kâhyam da vardı, ona danıştım, ‘Yaparız…’ dedi. İkinci kez bankaya borçlandım ve kendi yürüyen değil de traktörün çektiği pamuk toplama makinesini aldım. Bunun bu yöre için önemli bir avantajı vardı. Söke’de pamuk arazileri en az beş yüz bin dönüm. Yani bir tarlaya giriyorsun beş yüz bin dönüm pamuk topluyorsun. Burada öyle değil, 20, 30, 40 dönüm, en büyüğü Osman Menteşe’nin 200 dönüm. Dolayısıyla o makine burası için idealdi. İkincisi makine hafif, yağmur yağdığı vakit iş dururdu. Tarla kuruyuncaya kadar beklemek zorundaydınız. İş durduğu vakit de pamuğu satamadığın için para kaybedersin. Oysa bu makine hafif olduğundan büyük makinenin beş gün sonra girdiği tarlaya kinci günde girebiliyordu. Bu makine ile sadece kendi pamuğumu değil çiftçinin pamuğu da toplamak üzerine bir düzen kurduk. 10 sene kadar yılda 2.500 dönüm pamuk topladım. Bu Milas’ta göreceli olarak kısmen pamuğa dönüşü sağladı. Bu sayede başkalarının da makine arayışlarına ve almalarına sebep oldum. Ama geçen seneden beri artık sadece kendi pamuğumu topluyorum. Sebebi, dövize bağlı olduğu için makinenin bakım masraflarının yükselmesi. İlk başlarda bu işlerden kâr ediyor, çiftçiye de hizmet veriyor, dualarını alıyordum. Bunlar beni mutlu ediyordu. Ama son üç yıldır artan bakım masrafları toplama maliyetinden gelen kârında ilk sene başa baş geldik, sonraki iki sene zarar edince, geçen sene çiftçilere artık yapamayacağımı, başka bir şekilde halletmelerini söyledim. Ziraat Odası, Tariş devreye girdi ve onların pamuk işi yürüyor. Ben kendi pamuğumu toplayan bir düzeni kurdum. Çok iyi yaptığımı da şimdi çok iyi anlıyorum…”

Başka ilkler de var mı?

“Damadımın Amerika’da okumuş ziraat mühendisi olmuş arkadaşı var Kaya Bey. Akhisar’da zeytin, badem ve üzüm yetiştiriyor. Kaya Bey de benim gibi hep modern uygulamalar yapma peşinde. Bir gün bana ‘Osman Amca tarlaları ben hep güneş panelleriyle elde ettiğim elektriği kullanarak suluyorum’ dedi. Bana çok akıllıca geldi. Nasıl yaptığını öğrendim ve geçen sene 240 dönümlük yonca, pamuk ve zeytinlik olan bir parsele güneş paneli kurduk…”

Sistem nasıl çalışıyor?

“Sistem şöyle çalışıyor; güneş doğduğu vakit elektrik üretmeye başlıyor ve tarlayı gündüz güneşten elde ettiğin elektrikle suluyorsun. Gece sulayacaksan da şebekeden suluyorsun. İlk defa bunu Milas’ta uyguladım çok memnunum. Şimdi gelen bu elektrik paralarını görünce bunun bana bir piyango olduğunu düşünüyorum. Ziraat Bankası çok uygun şartlarla kredi verdiydi. Beş senede toplam %15 faiz. Krediyi yine aynı şartlarda sağlayabilirsem şimdi ikincisini de yaptırmayı düşünüyorum. Bunlar benim burada çiftçilik işinde yaptığım örnek uygulamalar…”

Peki zeytine dönüş nasıl oldu?

“Pamuk da yaptım ama zeytin bir kutsal ağaç, gerçekten insanı kendine bağlıyor. Hiçbir şey zeytin kadar beni kendisine çekmiyor. Oradan ürettiğim yağın yüksek kaliteli olması için gösterdiğim çaba, onlar sayesinde yurt dışındaki yarışmalardan kazandığım ödüllerin getirdiği bir haz var. Aslında bu işe ürettiğim zeytinyağlarını eşe dosta satarak başladım. Şimdi oldukça geniş bir müşteri potansiyelim var. Beni arayan her bir müşterinin söylediği olumlu şeyler, bana bir yaşam zevki veriyor. Tesadüfen bulduğum bir değerlendirme portalı var, bütün ürünleri acımasızca eleştiriyorlar. Benim yağım için ne güzel şeyler söylüyorlar, takdir ediyorlar bir görseniz. Doğrusu insan gururlanıyor. Bu geçen zamanda zeytin hakkında bayağı bilgi edindim. Zeytin yetiştiriciliğindeki bilgim pamukta öyle değil. Pamukta büyük ölçüde benim kâhyanın söylediklerini uyguluyoruz, bazen ben biraz düzeltiyorum. Buğday da öyle ama zeytinde öyle değil, her şeyini adım adım takip ediyorum…”

Zeytin aşkı. Bu bir tutku… Burada babadan kalan zeytinler memecik miydi? Bu işin neden buralara kadar geldiğini anlamak için memeciği, onun öyküsünü bilmek lazım.

“Memeciğin öyküsünü biliyor musun? Bu çok enteresan bir serüven. Memecik bu hale nasıl geldi? Ben bu işe girdiğim vakit kendi kendime zeytini iyi yetiştirmek gerektiğini söylüyordum. O zamanlar kasalara koyup Tariş’e götürüyordum, ‘Osman Bey’in zeytinleri geldi’ deniliyor. Belki sabahleyin sıkılan ilk zeytin diye bir özen gösteriliyordu. Mesela normal insanın getirdiği zeytin bir-iki asit geliyorsa benimki 0.6-0.7 asit geliyordu. Ben de kendi kendime bu özel olursa daha güzel şeyler olur diye düşünüyordum. Bu olay 2002’lerde falan oluyor. O sıralarda Türkiye, kurucusu olduğu Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi üyeliğinden çıktı. Bu, zeytinciler arasında bir hoşnutsuzluğa neden oldu. O zamanlar internet daha çok yeni, internet ortamında ‘Zeytin Türkiye’ isimli bir haber gurubu oluşturuldu. Bu konu orada tartışılıyor, ‘Çok kötü oldu, bizim uluslararası tanıtımımız bitti’ falan gibi sözler çıkmaya başladı. Bu bir süre devam etti. Ben de bu gurupta karşılıklı olarak yazıştığımızı ama birbirimizi fiziksel olarak tanımadığımızı belirtip, yüz yüze tanışmamızı teklif ettim. Kuzey Ege’deki Adatepe Zeytinyağları bizi Adatepe Köyü’ne davet etti. Oradaki eski okulu onarıp sosyal etkinlikler için kullanmaya başlamışlar. Kalktık gittik. Gelenlerin çoğu körfez bölgesi zeytincileri, Güney Ege’den yani İzmir’in güneyinde kalan bölgeden bir tek ben varım. Toplantının başında herkes kendini tanıttı. Aslında herkes birbirini tanıyordu. Kimi Gömeç’ten, kimi Ayvalık’tan, kimi Burhaniye’den, kimi Edremit’ten, hepsi kanka. Sıra bana geldi, ben de arka tarafta oturuyorum, ’Ben Ali Osman Menteşe, Milas’tan geliyorum. Zeytin ve zeytinyağı üreticisiyim’ dedim Ön tarafta oturanlar arkaya doğru dönüp baktılar. Küçümseyerek tekrar önlerine döndüler…”

Küçükseyerek mi? Neden?

“Önce konduramadım. Sonra iki toplantı üst üste bu oldu. Bunlar ne biçim adamlar diye düşündüm. Bir kahve molasında iki bey ‘Bu Uluslararası Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi’ne nasıl döneriz?’i konuşuyorlardı. Ben de aslında kendimi onların arasına sokmaya çalışıyordum, kimse ‘Buyurun gelin’ falan da demiyordu. Bir tanesi birdenbire ‘Osman Bey sizin yağlarınız çok kötü kokar. Biz onları fabrikanın içine sokmayız. Doğrudan doğruya rafineye yollarız’ dedi. Bu bana tokat gibi geldi. Adamın söylediği yanlış değildi. Biraz önce söylediğim gibi Tariş en iyi şartlarda benimkini sıkıyor 0,6-0,7 geliyor. Öyle 0,5-0,2 falan yok. Bu iki yaklaşımdan bir Milaslı olarak rahatsız oldum. Bu toplantılara sektöre tedarikçi olan insanlar da gelmeye başladı. Makineci, kasa, çul satan da geliyor. Bir de genç bir arkadaş geldi, kendini tanıttı ‘Ben İtalyan Olio Mio makinelerinin Türkiye temsilcisi Emre Filiz. İtalya’da artık küçük işletmeler zeytinlerini kendileri sıkıyorlar. İlgilenir misiniz, böyle bir şey düşünür müsünüz?’ dedi. Kendisini Milas’a davet ettim. O sıralarda da pamukta oluşan yüksek maliyet nedeniyle insanlar yavaş yavaş ondan kaçıyor, ben de kaçmak üzereyim. O sene de kaçtığım sene. Fakat pamuğun da işletme sermayesi unutmuyorum 50 bin lira. Ben o 50 bin lirayı ya bir yere yatıracağım ya da eriyip gidecek. Neyse Emre bana geldi ve bu makineyi anlattı. Makine saatte 100 kilo zeytin sıkıyor. Fiyat konuştuk, bir defa daha gözümü kararttım ve makineyi almaya karar verdim. Bu makineyi nasıl kullanacaksın, bu makineyi kullanacak ustan var mı, çıkarttığı yağı ne yapacaksın, bunların hiçbirini düşünmüyorum. Ben o toplantıda yediğim tokadın cevabını vereceğim. Yani, iş böyle değil kardeşim, sen işini doğru yaparsan her yörenin kendine özgü karakteriyle zeytinyağı üretirsin. Kafamın içinde yatan bu. Ziraat Bankası’ndan aldığım krediyi de ekleyerek o zaman ki para ile 42 bin Avro oldu. Köydeki eski depoyu onların söyledikleri şekilde dizayn edip küçük bir fabrika haline getirdik…”

Ali Osman Menteşe öylesine heyecanla anlatıyor ki. Onun heyecanına ben de paydaş oldum. İnanmak, çalışmak ve sonra başarmak. İşte bunun için mücadele etmeye değer…

“Şimdi bu kısım benim için çok önemli. Emre ile birlikte makineyi kurmak için bir adam geldi. 2004 yılında makine kuruldu. Adam ‘Şimdi bir deneme üretimi yapacağız, bana 20 kasa zeytin getirin’ dedi. Ekimin ortaları, ağaçlardaki zeytin yemyeşil. Zeytinlere yazık olacak diye düşünüyorum ama yapacak bir şey yok, deneme üretimi. Hepimiz toplandık adamı seyrediyoruz. Zeytinleri makinenin içine attı, önce kırıcıya gitti, oradan hamur oldu. 40 dakika sonra dekantöre geçti, 20 dakika sonra da çubuktan yağ akmaya başladı. Hazneye biraz yağ toplantı. Adam bir cam bardak istedi. Emre bana adamın neler yaptığını açıklıyor ve yağı tadacağını söylüyor. Bunları niye anlatıyorum? Çünkü o günlerde benim bu konularda bilgim yok. Ben iyi bir üretici olarak iyi yağ üretmek isteyen bir adamım ama ayrıntıları bilmiyorum. Ayrıntılar şimdi geliyor. Adam çay bardağına biraz yağ doldurdu, sonra avucunun içine aldı, üstünden kapatıp sallamaya başladı. Emre’ye ‘Bu ne yapıyor?’ dedim, ‘Yağı ısıtıyor. Vücut ısısına getirecek ki içindeki aromalar ısıyla hareketlensin, beklenen kokular oluşsun’ dedi. Hakikaten de adam kokladı ve bize takip etmemizi söyledi. Adam bardağı ağzına götürdü ve içine çeker gibi yuttu. Yüzüme baktı ve bana İtalyanca bana bir şeyler söyledi. Adam yağı çok beğenmiş ve; ‘Bay Menteşe ben bu makineyi kurduğum ülkelerde bu denemeyi yaparım. Kurduğum ülkeler arasında tabii ki İtalya var, İspanya, Portekiz, Tunus, Lübnan var. Her yerde bu denemeyi yaparım ama hiçbir yerde sizin yağınızın kalitesinde yağ tatmadım’ dedi. Ne demişlerdi?”

Bu yağ kokar…

“Yaa evet ‘Sizin yağlarınız kokar, fabrikamıza sokmayız’ demişlerdi. Bunu hiç unutmuyorum, bu hayatımın en önemli anlarından biri. Memecik zeytinyağının kaderini değiştiren an buydu. O zamanlar kimsenin memecik zeytininden haberi yok. Adam ‘Siz bu yağı uluslararası yarışmalara yollayın’ dedi. Uluslararası yarışma nedir bilmiyorum. Uluslararası yarışmaya gönderen bir tek Profesör Laleli var, o da duayen adam, kim bilir ne kontakları vardır diye kafamdan geçiriyorum. Bana bir de uluslararası bir katalog adresini verdi. Bu kataloğa sınırlı sayıda yağ girebiliyormuş. O sene yollamadım. O makineden o sene 3-4 ton yağ yaptık, eşe dosta sattık. Kimisi çok beğendi, kimi ‘Çok acı’ kimisi ‘Çok yakıyor’ falan dedi. Tabii bunlar ilk baştaki bilgisizlikle oldu. Fakat ertesi sene yağı o bahsedilen katalog Flos Olei’e yolladım ve hemen kataloğa girdi. Sene 2006. Yağ bu kataloglara girince önce yerel basında sonra kısmen ulusal basında yayılmaya başladı. Böylece memecik zeytini bilinci oluşmaya başladı. Bir gün Tariş’in o zamanki başkanı Cahit Çetin beni davet etti. Tebrik etti, basın danışmanının yaptığı röportaj Cumhuriyet’te yayınlandı. Sonra ‘Siz bu ürün için coğrafi işaret alın’ dedi. Nedir o coğrafi işaret? ‘Coğrafi işaret alırsanız bu ürün sadece sizin kalitenizde üretilebilir. Aldığımız tüm dokümanları size vereceğim’ dedi. Kalın bir dosya geldi. Tariş tüm Güney Ege zeytinyağı için nasıl coğrafi işaret almış, ne tür belgeler isteniyor hepsi var. Ben bu işe başvursam Osman Menteşe 250 dönümlük zeytinliğinde oluşan zeytinyağı bu coğrafi işareti alır gibi bir şey çıktı. Bu ayıp, böyle bir şey olur mu? Ben Milaslı bir insanım, bunu yayacaksak bütün Milas’a yayalım. İnsanlar bu kalitede üretsin. Bu duygularla üyesi olduğum Ziraat Odası’na gittim. Başkana anlattım, ’Seçim nedeniyle çok meşgulüm buna ayıracak zamanım yok ama seçim sonrası görüşelim’ dedi. Seçimi kazandı, bir ay sonra tebrike gittim. Konuyu tekrar açtım ‘Ben onu araştırdım, bu belgeyi Ayvalık Ticaret Odası almış ben de onu Ticaret Odası’na devrettim’ dedi. Bozuldum. Böyle bir şey yapacaksan ilk önce bana söyle. O zamanki Ticaret Odası Başkanı elektrik mühendisi, pek bu konudan anlayan birisi değildi. Daha sonra onun yerine gelen şimdiki başkan Reşit Özer beni davet etti. Konuyu ona da anlattım ve başvuracağımı söyledim, ‘Çok iyi olur’ dedi. Başvuru yaparken örnek yağ vermen lazım. O yağ o coğrafi işaretin standartlarını belirliyor. ‘Bu kalitede olursa bu coğrafi işareti alır’ diyor. Bir sürü kimyasal değerler, tat, koku parametreleri var. Benim yağım bunun için kullanıldı ve MİTSO Milas coğrafi işaretini aldı. Bu memecik zeytinin daha bilinç kazanmasına sebep oldu. Reşit Özer durmadı devam etti ve o yağı Avrupa Birliği’nden tescil ettirdi. Bu Türkiye’de ilk olan bir şey. Bütün bu olaylar zinciri memecik zeytininin kaderini değiştirdi. Şimdi iyi yolda gidiyor, eksikleri yok mu, var. Yapılması gereken çok şey var. Onun için çaba göstermeye çalışıyorum ama biraz da yoruluyorum…”

Bu bir zeytinin öyküsünden daha fazla bir şey, bu bir mücadele. Hani o sizin ilk tokat diye değerlendirdiğiniz, bölgenin zeytininin küçümseyen insanlara verdiğiniz çok önemli bir yanıt. Hem de tokat gibi bir yanıt…

“Hemen bir cevap vermek isterim. Onu söyleyen insanlar bu ödüller basında falan çıkıp da yayılınca ‘Tebrik ederiz Osman Bey, sözümü geri alıyorum. Demek ki iyi bir yetiştiricinin iyi sıkım tekniği uygulayarak kaliteli zeytinyağı üretebileceğini ispatladınız’ deme medeni cesaretini de gösterdi…”

Helal olsun demek lazım. Çünkü onu kabullenmek de çok önemli. Ama onu kabullendirmek için sizi motive eden şeyin ne olduğunu anlamış olduk. Bu mücadeleye aslında bir devrim de denilebilir. Çünkü bölgede insanlar bile ‘Memecik bu, bundan bu kadar olur’ diyorlardı.

“Şimdi değişti…”

Bizim elimizde çok değerli bir ürün var. Altından bile daha değerli üstelik. Binlerce yıl öncesinden gelen ve binlerce yıl sonrasına gidebilecek ölmez ağacı, beş-on sene sonra bitecek olan bir madenle, kömürle değiştirmek üzereyiz. Zeytin yasamız var ama o zeytin yasası bir şekilde kırpılıyor ve bir şeyler değiştiriliyor. İş makinaları ile Zeytinler sökülüp başka bir yere taşınıyor. Dostlar alışverişte görsün misali. Bir karmaşa var. Bölgemizin en önemli ürünü yok edilmek üzere. Biraz da bundan da bahsedelim mi?

“Muğla’da bu duruma niye gelindi, bundan başlayalım. Kanaatimce şundan gelindi; Devlet Muğla’ya üç tane termik santral yaptı. Bu termik santralleri yaparken buradaki hammadde kaynağı yani linyit yataklarının durumunu hesap etti. Üç tane termik santral şu kadar yıl çalışırsa bu linyit yataklarıyla şu kadar kilovat elektrik üretilir diye hesaplandı ve bu santraller yapıldı. Bu bir gereksinimdi, doğru bir karar olabilir. Fakat daha sonra ki bir aşamada devlet bunları satılığa çıkarttı, satmaya kalktı. Şimdi ben kendimi bu santralleri alan bir iş adamı yerine koyuyorum. Sen de devletsin ve bana ‘Osman Bey bu santralleri alır mısın?’ diyorsun, ben de ‘Alırım, ne kadar daha kullanacağım?’ diyorum. Sen de ‘Ooo maden yatakları sonsuz’ diyorsun. Bu doğru bir bilgi değil. ‘Maden yatakları sonsuz’ diyerek benim zeytinliklerin altındakileri hesap ederek söylüyor. Ama kendisi santralleri kurduğu vakit böyle bir hesap yok. Dolayısıyla özel bir girişimci olarak ben yatırım yaptım bundan kâr edeceğim, para kazanacağım. Ben bu yatakları senden isteyince sen kanun değiştirmek istiyorsun. Yedi kere kanun değiştirmek istediler, değiştiremediler. O zaman kulağı tersten döndürüp bir yönetmelik değişikliği ile şu anda bunu yapmak istiyorlar. Biz zeytinciler için acı bir durum. Geçenlerde Muğla zeytinyağları ile ilgili bir ödül töreni vardı. Benden de bir konuşma yapmamı istediler. Ben de bu konuşmanın içinde bu konuya değindim. Kısaca bizi çok sıkan, üzen, endişeye sevk eden bir durum. Neyin ne olacağını bilmiyoruz. Yarın hangi zeytinliğin içine bir iş makinesinin girip zeytinlerimizi ortadan kaldıracağını bilmiyoruz. Yargı süresinin devam ettiğini, olumlu sonuçlar verileceğini, Ankara’da yargıçlar olduğunu söyledim. Salonda bulunan protokol ve kamu görevlileri dışında büyük bir alkış aldı. Sözlerimi milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’ndan iki beyitini biraz değişikle söyleyerek sonlandırmak istediğimi belirttim:

Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın,

Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın,

Zeytinci, zeytinliğe alçakları uğratma sakın,

Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın!

Bu sözler yine büyük alkışlar aldı ama anladığım kadarıyla protokol bunu tasvip etmedi. Bu toplantıyı İl Tarım Müdürlüğü düzenliyordu. İl Tarım Müdürü’nü tanıyorum, sevdiğim bir arkadaş, çalışmalarını da takdir ediyorum. Daha sonra öğrendiğime göre ona Ankara’dan ‘Bu konudan hiçbir söz edilmeyecek’ diye bir talimat geliyor. Ama bir adam çıkıyor ve bu konuda sözün daniskasını yapıyor, tabii ki Tarım İl Müdürü zor durumda kalıyor. Ama ben içimdekileri ve zeytincilerin düşüncelerini paylaştığımı düşünüyorum ve bu konuda mücadele etmemize de gönülden inanıyorum. Çünkü maden biter, delikleri, çukurları kalır ama zeytin bitmez ve her sene ürün verir. Bu gerçeği görmek, anlamak lazım. Bu konuda daha ne diyeyim?”

Bununla ilgili mücadele eden insanları takdirle karşılıyorum.

“Açılmış davalar var. Bireysel açılan davalara bu hafta ben de katılacağım. Ama o süreç içerisinde yapılacaklar yapılır…”

Zeytin ağacı taşınabilir mi?

“Taşınabilir ama nasıl taşınır biliyor musun, bütün dallarını kesip ağaçları fidan haline getireceksin. Yani çok sert bir budama yapacaksın. Sonra özel taşıma kamyonları ile alıp, köklerine zarar vermeden taşıyıp yeni yerine dikeceksin. Buralarda böyle kaç tane kamyon var? Kim yapıyor bunu? Ya da yine böyle fidan yapıp, özel kamyonlarla alıp çok geniş bir saksının içine yerleştirilecek, orada büyümesini bekleyecek. Bu arada yine de %50’si de yaşamıyor onu da belirteyim. Mülkiyet sorunu var. Bunu soruyorum ama kimse bu sorunun cevabını veremiyor. Mesela Ağaçlıhöyük Köyü’ne giderken yolun kenarında 38 dönümlük yerimde 380 ağacım var. Diyelim onun altında maden buldu, adam ‘Biz sizin ağacınızı taşıyacağız’ dedi. Nereye taşıyacaksın, benim mülkiyetim ne olacak? Ağaçları taşıdığın yerin sahibi ben mi olacağım? Bunlar da belli değil…”

Maneviyatı daha yüksek bir soru. Hani ‘Zeytin kutsal bir ağaçtır, hiçbir şeye benzemiyor’ dediniz. Benim zeytinim yok ama ben de bağlıyım. Bunun siyasi bir tarafı yok ama 40’lı yıllarda ‘Zeytinyağlı yiyemem aman’ denilerek margarine yönlendirildi, o dönem bir trajedi ile bitti. Özal döneminde o bölgenin yerel ninesi gelip ‘Bittiğini gör bu bacanın ama tüttüğünü göreme’ dedi üç ay sonra Özal’a kaybettik. Ona dokunana dokunuyor, böyle bir şey de var. Öyle mi?

“Vallahi manevi tarafının olduğuna inanıyorum ama tabii dokunuyor mu dokunmuyor mu tam olarak söylemek mümkün değil. Bunu kendim yaşıyorum. Zeytinliklere gittiğim vakit ağaçlarla konuşuyorum. Bunu da bana ilk zeytinciliğe başladığımda beni yönlendiren, o zaman Tariş’te görevli olan şu anda Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi Başkanı Dr. Mustafa Tan söyledi…”

O zaman bu yazının başlığı da belli oldu: “Zeytinlere fısıldayan adam…”

“Bir gün bana ‘Osman Bey 7 gün 24 saat, ne zaman bana bir şey sormak istiyorsanız benim telefonum bu, her zaman arayabilirsiniz’ demişti. Aradan bir zaman geçti zeytinlikleri dolaşıyorum, dalların arasında böyle küçük küçük pamuk gibi şeyler gördüm. Ne olduğunu da bilmiyorum telefon açıp sordum. ‘Zeytinlerinizle konuşun, onlar sizi hisseder’ dedi. Sonra düşündüm çok doğru bir şey. Ninelerimiz çiçeklerle konuşuyorlardı. Ben de bunu yapıyorum. ‘Ben senin için geldim, inşallah bu sene daha verimli olacaksınız. Ben size en iyi şekilde bakmaya devam edeceğim’ diyorum. Budur, bunu vermeye çalışıyorum herkesin de bunu yapmasını diliyorum…”

Bu işten para kazanıyor musunuz?

“Kaliteli yağ yaparsan, doğru müşteri ilişkisi kurarsan, senin güvenli bir üretici olduğu izlemini verirsen, malının içine analiz sertifikasını koyarsan, yani bir güven oluşturursan, nihai tüketiciye ulaşmakla para kazanırsın. Ama bunları yapmazsan sadece malını toplar, sıktırır Tariş’e satarsan çok para kazanamazsın, başa başta kalırsın…”

‘Ne kadar ekmek o kadar köfte’ derler ya emek varsa elbette ki sonuç olur.

“Genelde Türk zeytinyağı için olan bir konudan bahsetmek istiyorum. Türkiye asırlardır zeytinyağı üreticisi ve satıcısı. Türkiye’de üretilen zeytinyağının yarıdan fazlasını dışarıya satmak zorundasın. Çünkü iç tüketimin az. Zeytinyağı Türkiye’de, Ege’de birazcık da güneyde, o kadar. Oysa bu milli bir ürün. Bunun yerine kullanılan ürün ay çiçek yağı ve ithal ediliyor. Sen bu milli ürünü belirli bir kalitede üret. Bunun çeşitli sekmenleri var, bu en üstün sekmen. Bunun natürel türü var, rivierası var, pirinadan çıkan yağ da var. Bu sekmenlerde değişik pazar guruplarına bu yağın kullanımı sağlarsan iç tüketimi artırırsan o zaman tüketicinin kazanacağı para da artar. Bugünkü konumda sistem nasıl işliyor? Türkiye yıllardan beri tedarikçi bir ülke olduğu için dış ülkelerdeki satın almacının belirlediği fiyattan ürünü satıyor. Satmak zorunda. Örnek veriyorum, ben ürettiğim zeytinyağını böyle markalı olarak AB ülkelerine satamıyorum. Çünkü AB Gümrük Anlaşması içinde malların gümrüksüz dolaşımı kapsamında zeytinyağı yok. AB zeytinyağı için ton başına belirli bir gümrük vergisi uyguluyor. O zaman da senin ürünün İtalyan, Yunan, İspanyol ürünlerinden daha pahalıya gelir. Esas olarak da zeytinyağı deyince dünyada bilinen İtalyan, İspanyol, Yunan. Türkün lafı okunmuyor. Markalı hiç okunmuyor. Dolayısıyla AB sana şöyle bir şey dikte ediyor; ‘Sen üzülme arkadaş ben senin malını gümrüksüz alırım. Sen bana markasız yolla, ben onu gümrüksüz bölgeme alırım, kendi yağım ile karıştırırım’ diyor ve senden aldığını 15-20 misli fiyatına Amerika’ya satıyor. Böyle bir handikap var. Türkiye bunu aşmak zorunda…”

Fındıkta da aynı sorun var…

“Fındık daha da vahim. Dünya fındık üretiminin %80’i burada üretiliyor ama sen fiyatını belirleyemiyorsun. Onun için arkadaş bunları zeytinyağı satacağım diye uğraşma, ilk önce sen kendi insanına zeytinyağı yedir. Askeriyede, hapishanelerde, yatılı okullarda yedir. Bir anımı anlatayım; Trabzon’da iş seyahatindeyim. Beş yıldızlı lüks bir oteli var, orada kalıyorum. Hafta içi olduğu için pek kalabalık değil. Akşam yemekte salata rica ettim ve zeytinyağı koymasını istedim. Garson ‘Tabii efendim, biz zeytinyağı kullanıyoruz’ dedi. Mutfak kapısından salatayla çıktı servis masasına gitti. Görüyorum yağın renginden belli, çiçek yağını boca etti. Kibar bir şekilde salatayı masaya getirdi. Garsona ‘Sen buna çiçek yağı koydun’ dedim, ‘Yok efendim zeytinyağı koydum’ dedi. ‘Oğlum ben zeytinyağı üreticisiyim, bu çiçek yağı’ dedim, ‘Bir dakika efendim’ dedi. Gitti şefi çağırdı. Aynı diyalog onunla da yaşandı. Trabzon’da beş yıldızlı bir otel. Adam ‘Haklısınız beyefendim, burada bütün yağlar zeytinyağıdır. Sizin söylediğiniz halis yağdır, o da bizde yok’ dedi. Evet. Ertesi gün marketlere gittim. Silme mısırözü, çiçek yağı. En sonunda iki tane bulabildim o da riviera zeytinyağı. Yani demek istediğim bu, sen ilk önce kendi insanına bunu yedir. Bana ‘İhracat yapıyor musun?’ diye soruyorlar. Hayır yapmıyorum, yapmak da istemiyorum. Ben bunu kendi insanıma yedirmeliyim. Bunu yolladığım insandan ‘Sizin yağınıza bayıldık’ diye bir mesaj gelirse o bana yetiyor. Ama herkesin böyle olmasını istiyorum…”

Ali Osman Menteşe ile sohbetimiz bir süre daha devam etti. Dedesi Murat Salih ile nenesi Parisli Mari Suzanne Dugeny nam-ı diğer leylak saçlı kadın Madam Murat’ın aşklarını anlattı. Madam Suzan’ın Fransa’dan getirttiği 1900’lü yılların ilk yarısına ait mecmuaları, dedesi ve nenesinin birbirlerine yazdıkları mektupları ve daha birçok belge ve fotoğrafı gösterdi. Bir kısmını bu söyleşide kullandık lakin daha neler var neler inanamazsınız.

Söyleşimizin sonuna geldik ama içimde kalmasın bir konuyu kayda geçsin diye eklemek istiyorum.

Bu sene Muğla zeytinyağları ile ilgili ödül töreninde 44 ödül verileceği duyurulmuştu. Milas’ın en köklü ailesinin bir ferdi olan Ali Osman Menteşe  de ödül alacaklardan birisiydi. Lakin Ali Osman Menteşe’nin orada yaptığı konuşma ve İstiklal Marşından;

Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın,

Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın,

Zeytinci, zeytinliğe alçakları uğratma sakın,

Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın!…

dizelerini okuduğu için ödülünü vermediler. Ali Osman Menteşe’nin o ödüle ihtiyacı var mı? Yoksa yalnız ve güzel ülkemin Ali Osman Menteşe ve onun gibi yurtsever üreticilere mi ihtiyacı var?

Değerli okurlarımız varın bu sorunun yanıtını siz kendi vicdanınıza siz sorun…

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.