Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Türkiye Mimar Mühendisler ve Odalar Birliği Seçim Bildirgesi hazırladı. Bildirgeyi okuyanların genel değerlendirmesi, Önerilerin gerçekleşmesi halinde Türkiyede bir devrim olur
TMMOB SEÇİM BİLDİRGESİ:
Türkiye Mimar Mühendisler ve Odalar Birliği ”Seçim Bildirgesi” hazırladı. Bildirgeyi okuyanların genel değerlendirmesi, “Önerilerin gerçekleşmesi halinde Türkiye’de bir devrim olur”
Fatih Bozoğlu/Bodrum Gündem
TMMOB 15 Mayıs 2011 Pazar günü Ankara’da yapacağı miting öncesinde bir seçim bildirgesi hazırlayarak tüm siyasi partiler ve kamuoyu ile paylaştı. Kamuoyunda TMMOB seçim bildirgesinde belirtilen önerilerin ve taleplerin devrim niteliğinde olduğu konusunda görüş birliğine varılıyor. Anayasa’nın değişiminde, kürt sorununa kadar Türkiye gündemindeki tüm konular ile ilgili olarak değerlendirmelerin yapıldığı “Seçim Bildirgesi” 15 Mayıs 2011’de Ankara’da yapılacak olan miting ile talep ve önerilerin tüm yurda yaygınlaştırılacağı bildiriliyor.
TMMOB Seçim BİLDİRGESİ’nin tam metni şu şekildedir;
Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı…
Nazım Hikmet Ran
Giriş
Küresel kapitalizmin yol açtığı tarihin en derin krizlerinden birinin etkileri henüz silinmemişken dünyada bir yandan Avrupa ülkelerindeki genel grevler diğer yanan Arap ülkelerinde ardı ardına patlak veren halk isyanlarının gündemde olduğu bugünlerde, Türkiye önemli bir dönemeç sayılabilecek 12 Haziran 2011 milletvekili genel seçimlerine hazırlanıyor.
AKP iktidarı döneminde ülkemizde emeğin ve insanımızın aleyhine önemli dönüşümler yaşanmıştır. Bu süre zarfında Avrupa Birliği’ne üyelik süreci gerekçesine dayandırılan çok sayıda yeni yasa ve yasa değişikliği ile bir yandan devletin yapılanmasında önemli değişiklikler meydana gelmiş diğer yandan enerji, çevre, gıda, çalışma yaşamı, maden, sağlık, v.b. birçok alanda yeni düzenlemeler yapılmıştır. Yapılan düzenlemelerin ortak yanlarına bakıldığında, bu alanların piyasaya terk edildiği, kamu denetiminin kaldırıldığı, sosyal devlet olgusundan tamamen uzaklaşıldığı, çalışma yaşamında ise güvencesizliğin, sendikasızlaştırmanın, taşeronlaştırma yöntemiyle sömürünün ağırlaştırıldığı görülmektedir.
Ülke genelinde en temel altyapı hizmetlerinin üretildiği Devlet Su İşleri, Karayolları Genel Müdürlüğü, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı gibi kamu kurumlarının görev alanına giren faaliyet ve denetimler piyasa faaliyetleri içerisinde yer alan şirketlere devredilmeye çalışılmıştır. Devletin özellikle yatırım, denetim ve işletme kalemleri gün geçtikçe azaltılmıştır. Bu dönemde ardı ardına gerçekleştirilen özelleştirmelerle Cumhuriyet tarihi boyunca halkın vergileriyle gerçekleştirilen yatırımların önemli bir kısmı satılmış, satılan işletmelerin daha sonraki devirleriyle yok pahasına peşkeş çekildikleri ortaya çıkmıştır.
Kendisi de 12 Eylül rejiminin ve 28 Şubat sürecinin bir ürünü olan AKP, 12 Eylül rejimiyle, darbelerle hesaplaştığı aldatmacasıyla emperyalizmin soğuk savaş döneminin koşullarına göre şekillendirdiği askeri vesayet düzenine son vermektedir. Ancak bunun yerine emperyalizmin yeni döneminin adı olan küresel kapitalizmin ihtiyaçlarına ve ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi politikalarına uygun olarak yeni bir derin devlet inşa etmektedir. Ekonomik alanda “piyasa vesayetini”, toplumun tüm katmanlarında ve kamu kurumlarında “cemaat vesayetini” örgütlemektedir. Yandaş medyası ve sermayesiyle, polis ve istihbarat teşkilatıyla, özel yetkili mahkemelerle, son Anayasa değişiklikleriyle güdümüne soktuğu Anayasa Mahkemesi ve HSYK ile “tek adam tek parti diktatörlüğü” ve bir “korku imparatorluğu” kurmaya çalışmaktadır.
Bu amaçla basılmamış kitaplar toplatılmakta, gazeteciler ve bilim adamları tutuklatılmakta, sendikaları ve meslek örgütlerini etkisizleştirmek ve bu alanları kendi yandaşlarına açmak için yasal düzenlemeler yapılmakta, devletin bütün yapıları uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemekte ve Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir kadrolaşmaya gidilmektedir.
AKP iktidarının, Anayasa değişikliği referandumunda almış olduğu desteği 12 Haziran 2011 seçimlerinde üçüncü kez yine tek başına bir iktidar dönemi için kullanmak istediği açıktır. Bu dönem, gerçekleştirilmeye çalışılan rejim değişikliği çalışmalarına kalıcı son noktayı koyma dönemi olarak ayrıca önem taşımaktadır.
Biz böylesi koşullarda yaşamak istemiyoruz.
TMMOB örgütlülüğü, emperyalizmin ülkemizde şimdilerde AKP eliyle uyguladığı eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu işsizlik, yoksulluk, sömürü ve baskı düzeninin karşısındadır.
TMMOB, bugüne dek toplumsal yaşamın tüm alanlarına yayılan meslek alanlarından hareketle, örgütlü olduğu tüm birimleri ve üyeleri ile birlikte ülke gerçeklerini tanımlama, sorunları tespit etme, çözüm önerileri üretme ve bunları kamuoyuna sunma görevini yerine getirmiştir ve getirmeye devam edecektir.
Bu çerçevede hazırladığımız temel bakış açımızı öneri ve taleplerimizi içeren seçim bildirgemiz aşağıda sunulmuş olup ülkeyi yönetme iddiası ile kamuoyu önüne çıkan ve çıkacak tüm parti, kurum, kuruluş ve kişileri TMMOB’nin söylediklerini dinlemeye, izlemeye ve bu doğrultuda adımlar atmaya çağırıyoruz.
NASIL BİR DÜNYA VE TÜRKİYE’DE YAŞIYORUZ?
Emperyalizm Dünyayı Hakimiyeti Altına Almıştır
Emperyalizmin egemenliği, iktisadi boyutta “küreselleşme” olarak da anılan, çok uluslu şirketlerin faaliyeti ve denetiminde yürütülen mal ve hizmet ticareti ile uluslararası finansal sermaye hareketlerinin dünya piyasalarındaki serbest dolaşım ve egemenliği süreçlerindeki sömürü zinciriyle beslenmektedir. Kısaca dünya, emperyalizm tarafından sınırsız ve engelsiz bir tek küresel pazar ve sömürü alanı olarak kurgulanmaktadır. Bu politika içinde ülkemizin de içinde bulunduğu “kaynakları emperyalizmin sınırsız sömürüsüne açılan ülkelerin” zenginliklerine el konulmaktadır. Bu yaklaşımın gereği olarak da; sosyal devletler tasfiye edilmekte; sağlık, eğitim, sosyal güvenlik ve diğer tüm toplumsal hizmetler küresel sermayeye yeni ticari alanlar olarak sunulmaktadır. Buna paralel olarak da emek piyasaları kuralsızlaştırılıp esnekleştirilmekte, taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırma uygulamaları ile insanlığın yüzyıllardır süren mücadelelerle elde ettiği tüm kazanımlar gasp edilmektedir.
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ulus-devlet yapılanması geriletilmekte, kamusal varlıklar özelleştirme, küçültme, kapatma yoluyla işlevsizleştirilmektedir. Borç yükü ve sürekli ekonomik kriz tehdidi altındaki gelişmekte olan ülkelerde, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Avrupa Birliği, OECD, Dünya Ticaret Örgütü, Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI), Yatırım Garanti Sözleşmesi (MIGA) ve uluslararası tahkim aracılığıyla ulusal düzenlemeler, küresel sermayenin serbest ve sınırsız dolaşımı için küresel piyasa kurallarına bağımlı kılınmaktadır. Bu ülkelere önerilen yapısal uyum programlarında, ücretlerin azaltılması, devletlerin sosyal alandan çekilmesi, gümrük vergileri, kotalar ve ithalattaki tüm kısıtlamaların ortadan kaldırılması, ekonomilerin ihracata yönelik hale getirilmesi, kamu işletmelerinin özelleştirilmesiyle yabancı sermayeye yatırım olanakları sağlanması dayatılmaktadır. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin sanayi alt yapısı bitirilmektedir. Dünya Ticaret Örgütü Anlaşmalarından biri olan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ile mühendislik hizmetleri dahil enerjiden suya, sağlıktan eğitime, sosyal güvenlikten ulaşıma kadar tüm toplumsal hizmetler uluslararası ticarete açılmaktadır.
Siyasal planda ise, emperyalist programlara entegre olmayan ülkeler dünya ticaretinden dışlanmaktadır. Bu politikalara aykırı düşen ülke coğrafyalarının parçalanması için etnik farklılıklar körüklenmekte, harita değişikliklerine varan savaşlarla halklar birbirine kırdırılmaktadır. ABD, küresel sermayenin hegemonyasını kabul etmeyen ve onların stratejik çıkarlarına uygun davranmayan ülkeleri terörist ilan etmektedir. ABD tüm uluslararası anlaşmaları ve en temel insan haklarını çiğneyerek emperyalist “koalisyon”u ile ülkeleri işgal etmekte, milyonlarca masum insanı katletmektedir. Yugoslavya’nın savaşla parçalanmasından İsrail’in Filistin işgaline, Afganistan’ın işgalinden Irak işgaline, en son Libya’ya yönelik saldırılara dek tüm gelişmeler emperyalist çıkarlar doğrultusunda belirlenmektedir. ABD’nin Afganistan ve Ortadoğu üzerinden Orta Asya, Uzakdoğu ve Afrika’ya dek geniş bir coğrafyanın enerji kaynaklarını denetim altına almayı hedeflediği bilinmektedir.
Bugünkü dünya-tarihsel durum, emperyalist çıkar politikalarının neden olduğu bağımlılık ve sömürü olgusuna bağlı olarak işsizlik, açlık ve yoksulluğun artışı; savaşlar, işgaller, katliamlar, kitlesel göçler ile karakterize olmaktadır.
Türkiye Emperyalizme Bağımlı Bir Ülkedir
Emperyalizme bağımlı olan Türkiye, sosyo ekonomik yapı ve devlet yapısı itibariyle, özellikle 24 Ocak 1980 ekonomi kararları ve 12 Eylül darbesinden bu yana, yeni liberal temellerde yeniden yapılandırılmaktadır. Bu yeniden yapılanma; emperyalist sömürü, yerli büyük sermaye, yeni sermaye grupları ve ranta dayalı çıkarlar doğrultusundadır. Bu kapsamdaki serbestleştirme ve özelleştirmeler sonucu kamu sanayi işletmelerinin yerli-yabancı sermayenin talanına sunulması, kamusal hizmetlerin piyasaya açılarak ticarileştirilmesi, üretimden vazgeçilerek ülke topraklarının dünyanın emlak/rant piyasası haline getirilmesi, sanayi üretiminin ithalata bağımlı fason yapıya dönüştürülerek KOBİ’leştirilmesi, güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaştırılması ve kamu idari yapısının bu doğrultuda yeniden düzenlenmesi yeni liberal uygulamaların temel taşları olmuştur.
Ülkemizde sermaye hareketlerine tam serbesti tanınması ile piyasanın serbestleşmesine yönelik yeni liberal ekonomik politikalar ve yapısal uyum programları emperyalist çıkar programlarının bir yansıması olarak gündeme gelmiştir. “Küreselleşme-yerelleşme” ve merkezi devlet yapılanmaları ile planlı merkezi ekonomilerin merkezsizleştirilmesi şeklinde ifade edilebilecek olan bu süreç, bölgesel kalkınma dahil kalkınma ve planlama yaklaşımlarını dışlayıcı “uyum yasaları” eşliğinde ülkemize dayatılmıştır.
Türkiye’de egemen sınıflar ve onların son taşeronu olan AKP iktidarı, kapitalist küreselleşme ve neo liberal politikalar ekseninde, her alanda özelleştirme, kuralsızlaştırma ve ticarileştirme ile dışa bağımlı yapıyı pekiştirmiştir. Ülkemizde sınai yatırımlar durmuş, KOBİ’lerin bir kısmı pazardan çekilmiş, işsizlik kronik bir sorun olmuştur. Üretimden, sanayileşmeden ve istihdamdan uzak, sermaye güçlerinin lehine çalışan “büyüme” süreçleri ise dış kaynakların ülkemize daha fazla kâr elde etmek için gelmesi ile yaşanabilmiştir. Borsaya, devlet kağıtlarına ve hizmet sektörlerine gelen sıcak para ve doğrudan yabancı sermaye, gerçekte üretim ve ihracatın fason üretime dayalı olmasını koşullamakta, bu durum ithal ara mal girdisinin yüksek oranlı olmasını, dış borç ve faiz yükünü artırmaktadır. Bu tablo tamamen emperyalizmin dayattığı uluslararası işbölümünün bir sonucu olarak şekillenmiştir.
Bu politikalar aynı zamanda mühendislik hizmetlerini de etkilemiş, mühendisliğin sanayi, tarım, kent ve toplum yaşamına yönelik, bilimsel teknik temellerdeki kamusal, toplumsal hizmet niteliği aşındırılmıştır.
Demokrasi Sorunu Tüm Boyutlarıyla Kendini Hissettirmektedir
Tarihsel seyri içinde demokrasi, emekçi sınıfların mücadelelerine dayalı kazanımları sonucunda belirli (kapitalist) üretim ilişkileri çerçevesi içinde genişlemiş ancak süreç içinde önemli daralmalara da uğramıştır. Belirli momentlerde demokrasi, evrensel ilkeler, uluslararası bildirgeler, sözleşmeler, şartlar ve protokollere de bağlanmıştır. Ancak bu durumun, siyasal iktidarı elinde bulunduran burjuvazinin egemenlik çıkar ve kanaatleriyle uyum içinde tanımlandığını ve hep bir mücadele konusu olduğunu unutmamak gerekir.
Günümüz dünyasında demokrasinin bazı biçimsel öğeleri, gerçek anlamıyla halk egemenliği olan tam ve bütünlüklü demokrasi ile özü itibariyle çelişki içindedir. Demokrasi mücadelesi, gerçekte bu gerilim üzerinde yürümektedir.
Eksiksiz bir demokrasiden bahsedebilmek için insanlar arasındaki sınıfsal eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, her açıdan tam eşitliğe sahip olunması ve halkın yönetim süreçlerinin her düzeyinde yer alması gerekir.
Türkiye’de böyle bir demokrasi yoktur. Türkiye demokrasisi, birçok ülkede olduğu gibi emperyalizmin isteklerine bağımlı, biçimsel, emperyalizmin ve işbirlikçi egemen sınıfların çıkarlarını kollayan, bu çerçevedeki bir seçim ve yasama mekanizmasına sıkıştırılmış güdümlü bir demokrasidir.
Bu “demokrasi”de seçim barajlarıyla tüm siyasi güçlerin parlamentoya girmesi engellenmekte, siyasi partilerde üyelik ve katılım mekanizmaları önemsenmemekte, lider/genel başkan diktası egemen kılınmakta, kadın ve gençler aksesuar malzemesi olarak görülmektedir.
AKP’nin Demokrasiyle İlişkisi Yoktur
Bu “demokrasi”nin bugünkü egemeni olan ve “12 Eylül Anayasa Referandumu”ndan elini güçlendirerek çıkan AKP, aradan geçen zamanda kendisinden demokrasi bekleyenleri bile hüsrana uğratmıştır. 12 Eylül’ün ürünü olan ekonomik-siyasi yapının demokrasiyle arasındaki uzlaşmaz çelişkiler referandum sonrasında daha da keskinleşmiştir. Toplumun 12 Eylül darbesi sonrasında kontrol altına alınmasının bir aracı olarak güçlendirilen cemaat, tarikat yapıları ve bunların siyasi alandaki tezahürleri darbeye mutlak şekilde biat etmiş ve darbecilerle kol kola saf tutmuştur.
Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilen 12 Eylül darbesiyle İslami yapıların kurduğu ilişki, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı kullandığı “Yeşil Kuşak” projesiyle de bütünlük arz etmektedir. Bu ilişki 12 Eylül sonrasında daha da sağlamlaşmış, AKP’nin ABD egemenliğine tam teslimiyet vaadiyle de doruk noktasına ulaşmıştır.
12 Eylül faşizmiyle bir hayli geriletilen demokrasi, bugün de AKP’nin dikta özlem ve uygulamalarının kıskacı altındadır. AKP’nin “ileri demokrasi”si, Türk-İslam sentezinin izlerini taşıyan, dinci, cemaatçi, milliyetçi, muhafazakâr, piyasacı, emek düşmanı, otoriter, tekelci bir karaktere sahiptir. Irkçı milliyetçilik ile İslami muhafazakarlığı bir arada ele alarak, bu sentez üzerine tarih ve toplum inşa etme çabası olarak değerlendirilebilecek bu ideoloji, yazılı tarihten popüler kültüre, eğitim sisteminden gündelik yaşama kadar her alana yerleştirilmiştir. İmam hatip okulları aracılığı ile 1970’lerin emekten ve halktan yana örgütlü yapıları yerine Türk-İslam sentezi anlayışıyla bütünleşmiş cemaat ve tarikat yapıları ikame edilmiştir. Ekonomik ve sosyal alandan çekilen devlet desteği, bu tür ilişkiler ağına devredilmiştir.
AKP iktidarının otoriter uygulamaları, faşizan baskıları ve diktatörlük yönelimi onun “demokrasi-özgürlük” söyleminin gerçekte bir demagoji olduğunu göstermektedir. Yargının, üniversitelerin, medyanın ve giderek toplumun AKP’nin etki alanına sokulması, üniversite öğrencilerinin gaz ve copla sindirilmeye çalışılması, gazetecilerin tutuklanması ve KPSS-YGS sınavlarında milyonlarca insanın mağdur edilmesi; cemaat hukukunun toplumsal ve evrensel hukuktan daha güçlü ve etkin olduğunun güncel göstergeleridir.
AKP iktidarının yasama ve yargının yanı sıra diğer devlet organları, güvenlik güçleri, üniversiteler, bilim kurumları ve medyayı baskı ve zor yöntemleriyle hakimiyeti altına alma çabaları İslami ideolojinin yaygınlaştırılmasını da amaçlamaktadır.
Son dönemde özellikle gazetecilere ve basın özgürlüğüne dönük saldırılar bu yeni baskı politikalarının kritik bir halkası olmuştur. Ergenekon adıyla başlatılan ve derin devleti tasfiye etme “iddiasında” olan operasyonun kamuoyu nezdindeki inandırıcılığı çoktan kaybolmuştur. Türkiye tarihindeki bütün anti demokratik uygulamalar, darbeler, katliamlar orta yerde dururken AKP’nin araştırmacı habercilik yapan gazetecileri tutuklayarak cezaevine göndermesi onun gerçek hedefini yansıtmaktadır. AKP, ABD’nin yeni bölgesel politikalarıyla ve cemaatle uzlaşmayan kesimleri susturmakta, terör estirmektedir.
Kürt Sorunu Barışçıl Çözümü Beklemektedir
Tarihi bir sorun ve aynı zamanda bir emek ve demokrasi sorunu olan Kürt sorunu, dünden bugüne egemen iktidar çevrelerinin asimilasyoncu, baskıcı, keyfiyet veya iç çekişmelerine tabi ve giderek uluslararası güçlerin de etken olduğu bir sorun olarak tüm yakıcılığıyla sürmektedir.
Türkiye, on yıllardır bu nedenlerden ötürü on binlerce insanını yitirmiştir. İki kutuplu bir milliyetçiliğin toplumda yer edindiği bilinmektedir. Zaman zaman Türkiye’nin bir iç savaş fayı üzerinde olduğu çeşitli toplum kesimlerince dile getirilmektedir. Kürt sorununun çözümsüz kalması, Türkiye’nin demokrasi sorununu daha da kangren haline sokmaktadır.
Bu sorunda Türkiye, şiddetin artık bertaraf edilmesi gerektiği bir evreye gelmiştir. Ancak AKP’nin geleneksel devlet reflekslerini devralması ve bir arada yaşam dinamiklerini tahrip eden tasfiyeci, oyalayıcı; toplumsal yapıyı Kürt-İslamcı bir çerçeveye sıkıştırmak ve gericiliği bu alanda da egemen kılmak isteyen politikaları çözümsüzlüğü arttırmakta, çözüm yönündeki toplumsal talepleri görmezden gelmektedir.
Kürt sorununun çözüm unsurları içinde yer alan insani, kültürel, siyasal vb. haklar, Türkiye’nin demokrasi eksikliğinin birer simgesi haline gelmiştir.
AKP İktidarı Kamu İdari Yapısı ve Personel Rejimini Liberalleştirmiştir
Dünyadaki liberalleşme rüzgarlarının etkileri ile ekonomi, devlet ve çalışma yaşamı ilişkilerinin yeniden yapılandırılma çalışmaları AKP iktidarında daha da hızlanmıştır. AKP iktidarı döneminde, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin istekleri doğrultusunda ekonomik sosyal yaşam, kamu idari yapısı, personel rejimi ve emek süreçleri neo liberal politikalar temelinde yeniden düzenlenmiş, bu yönde birçok yasa çıkarılmış, mevzuat baştanbaşa değiştirilmiştir. Doğrudan yabancı yatırımlar, iş yasaları, işçi sağlığı ve iş güvenliği, yerel yönetimler, tarım, gıda, yapı, enerji, çevre ve kırsal çevre, Ar-Ge, kamu ihaleleri düzenlemeleri bunlardan yalnızca bazılarıdır.
1980’li yıllardan beri uygulanan neoliberal politikalar, IMF, OECD, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği denetiminde yürütülmektedir. Yeni sağın regülasyon ve deregülasyon kavramlarının arkasından gelen ve kamuyu yeniden yapılandırmayı amaçlayan “yönetişim” gibi kamu yönetimi reformunun felsefesini çizen temel kavramlar AKP iktidarında daha fazla yerleşmiştir. Kamu hizmetlerinin merkezi yönetimden koparılıp küresel piyasaya açılması, kamu hizmet alanının daraltılması, dolayısıyla kamu iktidarının yönetsel düzeyde sermayeye devredilmesi ana amaç olmuştur.
Kamunun yeniden yapılandırılması çerçevesinde ülkemizi uluslararası piyasaların denetimine açan siyasal iktidar, “Kamu Yönetimi Reformu” kapsamında “Kamu Yönetim Temel Kanunu Tasarısı”nı hayata geçiremeyince mevcut yasalar içinde yapılan parça parça düzenlemeler ile devletin asli ve sürekli işlerini yönetişim, serbestleştirme ve özelleştirme yaklaşımı uyarınca yeniden düzenleyerek birçok üretim ve hizmeti piyasaya açmış durumdadır. Sanayiden eğitim ve sağlığa dek birçok kamu hizmetindeki serbestleştirme, özelleştirme bu çerçevede gerçekleşmiştir. “Yerel Yönetim Reformu” ile de belediyeler, il özel idareleri, mahalli idareler ve iller bankası yasalarıyla yerel yönetim hizmetleri piyasaya açılmıştır. Çalışma yaşamını düzenleyen yasalar ile “Personel Rejimi Reformu” da esnek, güvencesiz çalışmayı, taşeronlaşma ve sendikasızlaştırmayı yerleştirmiştir. Son “Torba Yasa”da buna yönelik önemli değişiklikler yapılmıştır.
Son olarak da tam seçim öncesinde, tüm 8 yıllık süreçte ortaya koyduğu tutumun özetini yapan ve bundan sonraki süreçte yapacaklarının habercisi olan Yetki Yasası ile beraber AKP, bakanlıkların kapatılması, açılması, birleştirilmesi dahil kamu idarelerinin yeniden yapılandırılmasıyla ilgili olarak 20 yasada, kamu çalışanlarının atanma, nakil, görevlendirme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme gibi konularıyla ilgili olarak da 7 yasada değişiklik yapma yetkisini almıştır. Yetki Yasasının içinde ne kadar kanun hükmünde kararname saklanmaktadır bilinmemektedir.
Yetki Yasası’nda kurumsal yeniden yapılanma ile birlikte personele ilişkin sınırsız tasarruf yetkisi yetişmiş teknik kadroların tasfiyesinin, işlevsizleştirilmesinin, kullaştırılmasının yolunu açacaktır.
Ayrıca gerek kurumsal yapısı gerekse görev alanının yeniden belirlemesi yetkisi alınan bakanlıklara bakıldığında; su, orman, mera, yaylak, kışlak, tarım alanları gibi doğal kaynaklar ve çevre; planlama, enerji, kültürel varlıklar, bayındırlık, ulaşım gibi ülke topraklarının kullanım kararlarını doğrudan etkileyen sektörlere ilişkin ilgili tüm yasal düzenlemelerin etkisiz hale getirilmesine yol açabilecek bir yeniden yapılanmayı içeren sınırsız ve belirsiz bir yetki tanımı yapılmaktadır.
Özelleştirmelerle Türkiye’nin Sanayi Birikimi Tasfiye Edilmiştir
Özelleştirmeler, ülkemizde sanayisizleşme ve işsizliğe yol açmıştır. Neo liberal ekonomi politikaları doğrultusunda gerçekleştirilen özelleştirmelerin ulusal ekonominin, çalışanların ve halkın aleyhine olduğu pratikte doğrulanmaktadır. TMMOB’nin yıllardır ileri sürdüğü, özelleştirmelerin kamusal üretim, mülkiyet ve hizmetlerin sermayeye peşkeş çekilmesi olduğu, nitelikli işgücü kaybı, aynı zamanda işsizliğin artması ve iş güvencesinin yok edilmesi anlamına geldiği, ekonomik ve sosyal yaşamdaki gelişmelerle kanıtlanmıştır. Örneğin özelleştirmeler sonucunda istihdam hacmi % 15 civarında gerilemiş; özelleştirilen işletmelerde işten atılma oranı % 68,2 sendikasızlaştırma oranı ise % 72 olarak gerçekleşmiştir.
Özelleştirmelerde ilgili yasa kapsamı dışına da çıkılmış; onlarca yasa değişikliği yapılmış; yargı kararlarına uyulmamış; hukuk düzeni ve yasalar sürekli altüst edilmiştir.
Yalnızca AKP döneminde gerçekleştirilen özelleştirmeler şunlardır:
· SÜMER Holding Adıyaman İşletmesi, Diyarbakır İşletmesi, TÜMOSAN, Bakırköy İşletmesi, Beykoz Deri ve Kundura, Çanakkale Sen. Deri İşletmesi, Malatya İşletmesi, Manisa Pamuklu Mensucat, Nazilli Basma Fabrikası (devredildi), Sarıkamış İşletmesi, İstanbul İmar Ltd. Şti.’deki kamu hissesi, Nitro-Mak’taki kamu hissesi
· TAKSAN AŞ
· DİV-HAN AŞ ve Divriği (Hekimhan) İşletmesi
· ERDEMİR
· THY’deki kamu hisselerinin yüzde 28.75’i daha özelleştirildi
· Esenboğa Hava Limanı İç-Dış Hatlar Terminalleri
· PETKİM ve PETKİM’e ait Standart Kimya
· TÜPRAŞ
· Deveci Maden Sahası İşletme Hakkı
· BUMAŞ’taki kamu hissesi
Ayrıca 4 Mayıs 2010’da başlayan Elektrik Üretim AŞ’ye ait 52 adet akarsu santralinin işletme haklarının özelleştirme işlemleri ÖYK tarafından onaylanmıştır.
Karadeniz Bakır İşletmeleri, Türkiye Zirai Donatım Kurumu, SEKA, TÜGSAŞ, SÜMER HOLDİNG, PETKİM, POAŞ, İSDEMİR, EBÜAŞ, TEKEL, DİTAŞ kurumlarının taşınmaz ve arsaları da devredilmiş; SEKA’ya ait 228 binadan 120’si yıkılmıştır. AKP dönemindeki sanayiyle ilgili olmayan özelleştirmeler ise şunlardır: Başak Sigorta AŞ, Başak Emeklilik AŞ, Ataköy Marina ve Yat İşletmesi, Ataköy Otelcilik AŞ, Ataköy Turizm AŞ, Büyük Ankara Oteli, Büyük Efes Oteli, Büyük Tarabya Oteli, Çelik Palas Oteli, İstanbul Hilton Oteli, Kızılay Emek İşhanı, Kuşadası Tatil Köyü.
Çalışma Yaşamı Tüm Emekçilerin Aleyhine Yeniden Düzenlenmiştir
AKP iktidarı süresince çalışma yaşamına yönelik yasal müdahalelerin özünü “esnekleşme ve serbestleştirme” anlayışı oluşturmuş ve çok sayıda düzenleme yapılmıştır.
2002 Ağustos ayında yani AKP’nin henüz iktidarda olmadığı zaman kabul edilen 4773 Sayılı “İş Kanunu, Sendikalar Kanunu ile Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun”, tarım ve orman işçilerini de İş Yasası kapsamına almakta, iş güvencesinin korunması açısından bazı ayrıntılı düzenlemeler içermekte ve toplu işten çıkarmalarda işverene bazı yükümlülükler getirmekteydi. Ancak AKP, iktidara geldiği günden itibaren çalışma yaşamına yönelik kapsamlı bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Zaman içerisinde çıkarılan diğer yasalar ve değişiklikler de incelendiğinde bu durum açıkça görülecektir. 4828 Sayılı Yasayla da sermayenin taleplerine uygun biçimde düzenleme yapılmıştır.
Bunu 22.05.2003 tarih ve 4857 Sayılı İş Yasası düzenlemeleri izlemiştir. Bu yasa, yayımlandığı tarihten önce çalışma ortamında fiilen görülen bir takım çalışma biçimlerini yasallaştırmıştır. AB yönergelerine paralel şekilde “kısmi zamanlı”, “çağrı üzerine” ve “deneme süreli” çalışma gibi kavramlar bu yasa ile mevzuata sokulmuş; esnek çalışma ve esnek üretimin yasalaşması sağlanmıştır. İş hukukunun “işçiyi koruma ilkeleri” ve “işçi lehine yorumu” özellikleri ortadan kaldırılmıştır. Bu yasa işgücü piyasalarında serbestleşmenin ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasının yasal zeminini oluşturmaktadır.
Bu yasa ile birlikte işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunu da boyutlanmıştır. 4857 sayılı İş Yasası’nın 2. maddesindeki “İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez” hükmüne rağmen bu konunun çerçevesi net bir şekilde çizilmediği ve “işin gereği”ne açık kapı bırakıldığı için muğlaklık oluşmuş, bu yasaya bağlı olarak çıkarılan yönetmeliklerde aynı yanlış yaklaşım sürdürülmüştür.
Diğer yandan, bu yasa ile birlikte ülkemizde İş Sağlığı ve Güvenliği Mevzuatı değişmiş, özelleştirme, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma, kısaca örgütsüzleştirme politikalarıyla her türlü güvenlik ve güvenceden yoksun kayıt dışı işçilik ve çocuk çalıştırmayla katmerleşen iş kazaları ve meslek hastalıkları artmıştır.
Yasanın birçok maddesinde de iş güvenliği ile ilgili hususlar düzenlenmiştir. 80. maddede “Bu Kanuna göre sanayiden sayılan, devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran ve altı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde her işveren bir iş sağlığı ve güvenliği kurulu kurmakla yükümlüdür” denilerek iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alması zorunlu tutulan işyerlerinin kapsamı belirtilmiştir. Ancak bu hüküm, iş kazalarının yarıdan fazlasının meydana geldiği 50’den az işçi çalıştıran işletmeleri kapsam dışında tutarak işçilerin büyük bir çoğunluğunun sağlık ve can güvenliklerinin önemsenmediğinin bir kanıtı olmuştur.
AKP iktidarı, işçi sağlığı ve güvenliği mevzuatını zamanla gerileterek piyasa ihtiyaçlarına göre şekillendirmeye devam etmiştir. Bu doğrultuda, işyerlerinin kurulması aşamasında işyeri koşullarının iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uygun olmasını zorunlu tutan bu uygulama, 2008 yılında 5763 Sayılı İş Yasası’nda değişiklik yapan yasa ve en son 04.12.2009 tarihli İşletme Belgesi Alınması Hakkında Yönetmelik ile ortadan kaldırılmıştır. Buna göre 50’den az işçi çalıştırılan işyerlerinin işletme belgesi alması zorunluluğu kaldırılmıştır. Böylece, işin daha başında sağlıksız ve güvensiz bir iş ortamı yaratılmıştır.
İş Yasası işyerlerine yönelik gerekli denetimleri esnetmiştir. Bu yasa ile başlatılan süreç, çıkarılan torba yasalar ve TMMOB tarafından dava konusu yapılan birçok yönetmelikle devam etmiştir. Bugün işyerlerinde mühendislik ve hekimlik uygulamalarına ilişkin yasal eksiklikler diz boyudur.
İş Yasası tamamen işverenlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiştir. Esnek ve kuralsız çalışmayı, işçiyi başka işverenlere kiralamayı, taşeronlaştırmayı yasal hale getiren; kıdem tazminatlarını, fazla mesai ücretlerini, sendikal hak ve yetkileri budayan bu yasa ve devam eden yıllarda AKP iktidarının çıkardığı diğer yasa yönetmeliklerle, özellikle işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında, yıllara dayanan bilimsel ve mesleki deneyimler dışlanmış, işçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlayacak çalışma koşullarının oluşması engellenmiştir.
Son “Torba Yasa” ile de genç işçi ve çırak sömürüsünün yaygınlaştırılması, işverenlerin sigorta prim ödemelerine dair gecikme zammının kaldırılması, İşsizlik Sigortası Fonunun sermayeye peşkeş çekilmesi, yeni ve genç işçilerin istihdamının sigorta prim işveren paylarının İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanması, kuralsız çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, kayıt dışı ekonomi ve istihdamın teşvik edilmesi, kısmi süreli iş sözleşmesiyle çalışanlara prim ödeme yükümlülüğü getirilmesi, iş mahkemelerini ilgilendiren işçi şikâyetlerinde müfettişlik/uzmanlığın dışlanması, kamuda “görev yerine bağlı olmaksızın çalışma”nın getirilmesi, kamuda “geçici görevlendirme” uygulaması ile sürgün vb. politikaların önünün açılması, kadın kamu çalışanlarının doğum öncesi ve sonrası “aylıklı” izinlerinin “analık” iznine dönüştürülmesi, kamu çalışanlarına piyasacı “performans” ölçütleri getirilmesi, kamuda “disiplin” olgusunun “sicil”in önüne geçirilmesi, disiplin amirlerinin siyasi otoriteye bağlı makamlardan oluşması, kamu çalışanlarının sendika aidatlarının devlet tarafından ödenmesi yoluyla kamu sendikacılığının siyasi iktidara bağlanması, kamu çalışanlarına grev yasağının sürmesi, mahalli idarelerde sürekli işçi kadrosundaki “ihtiyaç fazlası” görülen işçilerin başka kurumlara aktarılarak hak kaybına uğratılması, mahalli idarelerde azaltılan sürekli işçiliğin oluşturacağı hizmet boşluğunun dışarıdan taşeron hizmet alımı ile doldurulması vb. bir dizi emek karşıtı adım yasalaştırılmıştır.
Planlama ve Çevre Sorunları İçinden Çıkılmaz Hale Gelmiştir
Hemen her alanda bütüncül planlamadan vazgeçilmiştir. Sektörel yaklaşım benimsenerek kontrolsüz ve birbirinden bağımsız yapılara dönüştürülen planlama; tarım alanlarının, ormanların, meraların, kıyıların giderek yaylaların talanı şeklinde mekana yansımıştır.
Tüm doğal kaynaklarımız; doğa koruma alanları, yani biyolojik çeşitlilik açısından önemli alanlar, biyogenetik rezerv alanları, nadir, endemik, tehlike altındaki türlerin yaşam alanları, orman alanları, kıyılar, meralar “sürdürülebilirlik” aldatmacasıyla piyasa malına dönüştürülerek uluslararası pazara sunulmaktadır.
Ülkenin doğal varlıklarını uluslararası sermayeye en kısa yoldan sunmanın yollarını arayan AKP, ÇED Yönetmeliği’nde yaptığı son değişiklikle, ÇED Yönetmeliği’nin yürürlük tarihi olan 1993 yılından önce projelendirildiği ya da işletmeye geçildiği belgelenen yatırım kararlarını ÇED kapsamı dışına çıkarmış, bununla da yetinmeyip 2015 yılına kadar uzatarak geleceği de ipotek etmekte sakınca görmemiştir. Termik güç santrallerini, nükleer güç santrallerini, nükleer atık bertaraf tesislerini, otoyolları, limanları, HES’leri ve madencilik projelerini de kapsayan yatırımları örneği görülmemiş bir duyarsızlıkla ve aymazlıkla neredeyse idari işleme dönüştürerek ÇED sürecinden de çıkarmıştır. Bu düzenleme aynı zamanda kaçak olarak işletmeye geçen tesisler için de “af” getirmektedir.
Mühendislik, Mimarlık, Şehir Plancılığı Geriletiliyor
Mesleki düzlemde bilim, teknoloji, Ar-Ge, inovasyon, sanayi, enerji, çevre ve kentleşme politikalarının dinamik gücü olması gereken mühendis, mimar, şehir plancıları AKP iktidarı tarafından ikinci plana itilmiş, bazı alanlarda yetkiler uluslararası sermaye kuruluşlarına devredilmiş, bazı alanlar ise neredeyse ortadan kaldırılmıştır. Ar-Ge faaliyetleri ile mühendislik arasındaki bağ unutulmuş; mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı hizmetlerinin ana sektörleri kamusal fayda anlayışından çıkarılıp serbestleştirme, özelleştirme, ticarileştirmenin arpalıkları haline getirilmiş; kentler rantlara göre şekillendirilmiş ve plansızlık egemen kılınmıştır.
Ülke kaynaklarının sanayileşme ve ülkemiz insanlarının geleceği doğrultusunda kullanılmaması ile birlikte: sanayi ve çalışma yaşamının büyük kısmında işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin uygulanmasında; insanca barınma hakkı ve deprem gerçeğinin gerektirdiği yapı denetimi uygulamalarında; tarım, orman, su, mera, kıyılar vb doğal kaynaklarımızın, kentlerin yönetiminde; enerji, gıda ve çevreye ilişkin politika ve stratejilerin belirlenmesi ve uygulanmasında mühendislik, mimarlık, şehir plancılığının gerektirdiği mesleki denetim ve bilimsel–teknik kriterler devre dışı bırakılmaktadır.
Tüm bu süreçler teknik ve bilimsel gereklilikler dışına çıkarılıp “idari karara” dönüştürülmüş, ilgili yasa düzenlemeleri de etkisiz/kadük hale getirilmiştir.
Oysa sağlıklı kentleşme, kentsel hizmetlerin kamusal hizmet kapsamında ele alındığı; barınma, eğitim, sağlık, kültür hizmetlerinin insan hakkı olarak görüldüğü; kamu yararı öncelikli enerji, çevre ve gıda politikalarının benimsendiği ve yerli mühendislik, yerli kaynak kullanımı; bağımsızlık, planlama, sanayileşme ve kalkınma ile olanaklıdır. Bu noktada gerek sanayileşme gerekse güvenli ve ergonomik çalışma koşulları, meslek örgütlerinin uluslararası standartlar, bilimsel-teknik uygulama ve önlemler eşliğindeki mesleki denetimini benimseyen anayasal, sosyal bir devlet sistemi ve onun güvenceleri kapsamında gerçekleştirilebilir.
Ancak AKP sanayi, çalışma yaşamı, işçi sağlığı ve iş güvenliği, yapı denetimi, imar, tarım, orman, su kaynakları, enerji, maden, çevre, gıda ve kentleşme ile ilgili yasa ve yönetmelik düzenlemelerini TMMOB’nin önerilerinin aksi doğrultuda yapmaktadır.
27.02.2003 tarihinde kabul edilen 4817 sayılı ve 27.02.2003 tarihli Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Yasa ülkemizde çalışacak yabancı mühendis ve mimarların çalışma izinleri ile çalışma koşullarını düzenleyen ve yetkilendirdiği kurumlar vasıtasıyla çalışan yabancıların takibi olanağını sağlayan önemli bir düzenlemedir. Yasa ile ülkemizde mühendislik unvanını kullanmak suretiyle hizmet üretecek olan mühendis ve mimarların faaliyetleri, yürürlükteki 3458 sayılı Mühendislik ve Mimarlık Hakkındaki Yasa ve 6235 sayılı TMMOB Yasası’nın ilgili maddeleri ile uyumlu kılınmıştır. Böylece 4817 sayılı Yasadan önce yabancıların çalışması ile ilgili olarak kurumlar arasında yaşanan yetki sıkıntısı ve karmaşa, bu yasa ve bağlı yönetmelikleri ile giderilmiş ve uygulama bir standarda oturtulmuştur. Bu çerçevede yetkili kılınan TMMOB ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın görüşlerinin alınması suretiyle yabancıların çalışma izinlerinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından verilmesi uygulaması, ulusal mevzuatlarla da uyumluluk sağlamış ve gerekli belgeler eşliğinde yabancıların Türkiye’de çalışması mümkün kılınmıştır.
Ancak sonraki yıllarda sermayenin küresel yönelimlerine uygun biçimde, AB uyum yasaları ve “Hizmetlerin Serbest Dolaşımı” kapsamında yasada belirtilen bazı temel düzenlemeler, yeni yasa hükümleri ile aşındırılmıştır.
Örneğin 5665 sayılı ve 23.05.2007 tarihli “Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı”nın ilk 14 maddesi yabancıların çalışma izinleriyle ilgili önemli düzenlemeler içermektedir. Sanayi ve ekonominin bütününe ilişkin meslek ve uzmanlık alanları bulunan TMMOB ve bağlı Odalarının yetkileri, ülkemiz mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı birikimi aleyhine yeniden düzenlenmek istenmektedir. 4817 sayılı Yasa ile meslek alanlarımızda yabancıların istihdamına yönelik geliştirilen mevzuatı geriletmeye yöneliktir. Bu değişikliklerle;
Mesleki ve akademik yeterlilik prosedürü kaldırılmakta, Akademik yeterlilik ile mesleki bilgi ve deneyim aranmadan, yabancıların her işte çalışmalarının önü açılmakta, Kalitesiz hizmetin kontrolsüz sunumuna olanak tanınmakta, Ülkemiz mühendis ve mimarlarının aleyhine haksız rekabetin önü açılmaktadır.
Oysa bir ülkenin öncelikle kendi mühendis ve mimarlarının istihdam edilmesi, ihtisas gerektiren işlerde aynı işi yapmak üzere mevcut işgücünden karşılanamayacak bir talep bulunması halinde yabancı istihdamı söz konusu olmalıdır.
Yasa değişikliğinin 7. maddesi, sonradan 5951 Sayılı Yasa ile de değiştirilmeye çalışılan, 4817 sayılı yasanın 12. maddesini hedeflemektedir. Yasa, “Meslekî hizmetler kapsamında görev yapacak yabancılara, akademik ve meslekî yeterlilik ile ilgili işlemleri tamamlanıncaya kadar, ilgili mevzuat hükümleri saklı kalmak kaydıyla ve bir yılı geçmemek üzere ön izin verilebilir” şeklindeki değişiklik ile mesleki ölçütleri dışlamaktadır. Mühendislik ve mimarlık gibi akademik ve mesleki ölçütlerin temel oluşturduğu bir alanda yeterliliğin bir yıla kadar savsaklanması ciddiyetten uzak bir yaklaşımdır.
Özetle, bu değişikliklerle 6235 sayılı TMMOB Yasası’nın 34. ve 35. maddeleri işlevsizleştirilmek; 3458 Sayılı Yasa ile belirlenen mühendis ve mimarların ülkemizdeki tanım ve işlevi çokuluslu tekeller lehine değiştirilmek ve bu alan ülkemiz çalışanları aleyhine kuralsızlaştırılmak istenmektedir.
Bu değişikliklerin kimi hükümleri başka yasaların içinde geçirilerek yasalaşmıştır. 5951 sayılı ve 28.01.2010 tarihli “Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, 10 ayrı yasada yapılan değişiklikleri düzenleyen ve AKP hükümeti döneminde sıklıkla görülen “torba yasalar”dan biridir. Çalışma yaşamı ile ilgili birçok düzenleme de içeren yasa içerisinde “4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun”un 12. maddesi de kamuoyu tepkisini çekmemek için bir gece yarısı gizlice değiştirilmiş ve mühendislik faaliyetlerini de kapsamıştır.
Oysa TMMOB olarak hep söylediğimiz gibi; TMMOB Yasası’na göre, kişinin Odaya üye olabilmesi için mühendis ya da mimar unvanına sahip olması gerekir. Diplomasını ya da denklik belgesini ibraz edemeyenin üyeliği de söz konusu olamaz. Öncelikle, yabancı kişinin akademik yeterlilik konusunda YÖK tarafından düzenlenmiş belgeyi ibraz etmesi gerekir. Akademik unvan belgelendikten sonra, bu unvanın üstlendiği işin niteliğiyle örtüşüp örtüşmediğine yani yapılan işin ihtisas alanına girip girmediğine bakılır. Ayrıca mesleki deneyimin olup olmadığı, aldığı ücretin asgari ücret tarifesine uygun olup olmadığı, ülkesindeki Oda’dan mesleğin icrasına yönelik ceza alıp almadığı da incelenir. Bunlar mesleki yeterliliğin önkoşullarıdır. Bu koşulları sağlayamayan yabancı meslek mensupları hakkında TMMOB olumlu görüş bildiremez. Siyasal İktidarın mühendislik ve mimarlık hizmet alanını tam bir serbestiye teslim etmesi isteminin gerekçesi, ne mesleğin genel ifa kurallarına ne de uluslararası bir taahhüt ve antlaşmaya dayanmaktadır. 5951 sayılı Yasa’nın 8. maddesi ile Türkiye, karşılıklılık ilkesi olmaksızın, bilimsel ve hukuksal hiçbir ölçüt aranmaksızın mühendislik ve mimarlık hizmetini tek taraflı olarak tüm dünya ülkelerine açan yegâne ülke olmuştur.
Bir mühendis, mimar ve şehir plancısının meslek icra edebilmesi için akademik ve mesleki yeterliliğinin bulunması önkoşuldur. Bundan ülke mühendis, mimar ve şehir plancısı muaf değildir. 5951 sayılı Yasa’nın 8. maddesi, yabancı ülke vatandaşlarını bu zorunluluktan muaf tutmaktadır. Böylece, ülkemiz vatandaşına akademik ve mesleki yeterliliği tanınmadan mesleğini icra etme izni verilmezken yabancıya bu hak verilmektedir. Ülkemiz vatandaşı meslek mensupları kendi ülkesinde yabancı olacaktır. Ülkemiz mühendis, mimarlar ve şehir plancısı kendi ülkesinde haksız rekabetin mağduru olacak, iş kaybına uğrayacak, hizmetten yararlananlar ise, hizmeti sunanların mühendis ve mimar olduğunu bilemeyeceklerdir.
Serbestleştirme politikaları, mühendislik uygulamalarını da kapsamış; “uzaktan eğitim” ve özellikle “Teknoloji Fakülteleri” ile mühendislik eğitimini tasfiye edecek yönelimler egemen olmuştur. Mühendislik, inovasyon, bilim ve teknoloji, katma değeri yüksek ileri teknolojiye dayalı üretim ve Ar-Ge politikalarında dışa bağımlılık artmıştır. Yüksek nitelikli işgücü kapsamındaki mühendislik istihdamı geriletilmiş; mühendislik “ara teknik eleman” ile eşdeğer tutulmuştur. Mühendislik meslek ve uygulama alanları daraltılmıştır. Serbestleştirme, özelleştirme politikaları ve fason üretim, mühendisliği gerileten başlıca etkenler olmuştur.
Diğer yandan kamuoyuna “İstihdam Paketi” olarak sunulan 5763 sayılı ve 15.05.2008 tarihli “İş Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile işçilerin sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği ile bir takım sosyal hakları kısıtlanmış; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Teşkilat Yasası’nda değişiklik yapılarak işçi sağlığı ve iş güvenliği alanı ve iş güvenliği mühendislerinin eğitimi piyasaya açılmış; bu alana yönelik Danıştay kararları devre dışı bırakılarak kapsamlı değişiklikler yapılmıştır.
Sonuç
19 Kasım 2002 tarihinden bu yana işbaşında olan 59 ve 60. AKP Hükümetleri, emperyalizm güdümlü neo liberal ekonomik sosyal politikaları uygulamıştır. AKP iktidarı, kamu idari yapısı, bir diğer deyişle siyasi üst yapı ile ekonomik sosyal yapının reorganizasyonunu gerçekleştirmiş, kamuyu piyasaya hizmet eder hale getirmiş; sosyal devlet ve kalkınma paradigmasına en güçlü darbeleri indirmiştir.
AKP iktidarı, ekonomi, sanayi, tarımsal sanayiler, enerji, iletişim, ulaşım, gıda ve imalat girdileri üretimi itibariyle ülkemizi mutlak bir şekilde yoksullaştırmıştır. Yapılan serbestleştirmeler, özelleştirmeler ve kamu yatırımlarının geriletilmesiyle Türkiye sanayisizleşmeye; sanayinin küçültülmesine, sıcak paraya ve ithalata bağımlı, düşük teknolojili fason taşeron üretim ve ihracata bağımlı kılınmıştır. KOBİ’ler ise bu sorunlar ve acımasız rekabet koşulları ve teşvik yetersizlikleri nedeniyle bir girdap içine girmiştir. Sanayiyle ilgili önemli bir konu olan, devlet destek ve kredilerinde, sanayi KOBİ’leri öncelikli olarak ele alınmamaktadır. Sanayi, katma değer ve istihdam olarak son on yılda gerilemiştir. İthalatla sağlanan ara malı girdiler ve hammadde bağımlılığı ile üretim ve ihracattaki dışa bağımlılık, yapısal özelliğiyle önümüzdeki dönemde de sürecektir. 2011–2013 döneminde de kamunun bütünüyle sanayiden çekilmesi, son kalan sanayi tesislerinin de (şeker sanayi, gıda, elektrik ve doğalgaz dağıtımı, içki vs.) özelleştirilmesi gündemdedir.
İşsizlik bugün gerçekte % 20’ler civarındadır. Genç nüfus ve kadın işgücü istihdamı giderek daha fazla gerilemektedir. İşsizlik Sigortası Fonu’nda 10 yılda toplanan 60,6 milyar TL’nin yalnızca 3,7 milyar TL’si işsizlere ödenmiştir.
Bölgeler arası eşitsizlik sürmektedir. Üretim ve yatırımların ağırlığı yapısal olarak Marmara, Ege ve İç Anadolu’da toplanmıştır. Yaratılan katma değerin yaklaşık % 70’i bu bölgelerdedir. Bölgesel kalkınmada bir adres olarak gösterilen Kalkınma Ajansları yapısal olarak sorunludur ve bölgesel kalkınmada başarı getirmeyecektir. “Esnek yönetim ve serbest yerel dinamikler” anlayışına dayandırılan “bölgesel kalkınma” yaklaşımı, kamu öncülüğünde gerçekleştirilen ulusal/merkezi–bölgesel kalkınma düşüncesini tamamen dışlayan; yerli ve yabancı özel yatırımcılara en iyi koşullar altında çalışma olanağı sunulması için bir araçtır. Bu ajanslar, küresel rekabeti körükleyen yeni liberal uygulamaların aracı olarak var olan bölgesel eşitsizliklerin daha da artmasına yol açacaktır.
2003–2010 dönemi büyüme oranı yıllık ortalama % 4,6 ama istihdamda “büyüme” % 0,2 (yani binde) iki oranındadır. İstihdam yaratmayan bu büyüme oranı Cumhuriyet tarihi ortalaması olan % 4,9 oranının altındadır. AKP iktidarını da kapsayan neoliberal dönem içindeki 1998-2010 döneminin ortalama büyüme oranı da % 3,6’dır. Bu, oranlar Türkiye’nin de içinde sayıldığı “yükselen piyasa ekonomileri”nin gerisindedir. Yine aynı dönemde bütçe açığının 2007’deki düzeyine gelmesi mümkün değildir.
Büyüme ile sanayileşme ve kalkınma; verimlilik ile istihdam; büyüme ile istihdam; büyüme ile gelir dağılımı ve refah arasındaki bağlar tamamen kopmuştur.
Dış ticaret açıkları, iç ve dış borçlar, borç ve faiz ödemelerinin GSYH ve genel bütçe içindeki oranları giderek artmıştır. 2002 yılında 1,2 milyar dolar olan cari açık, hükümetin öngörüsünün aksine 2010 yılında 49 milyar dolar olmuştur. Cari açığın tek karşılanma yolu dış borç, krediler ve yüksek faizli yabancı sıcak para akımıdır. Dış borç stokunun GSYH’ye oranı % 45 gibi çok yüksek bir düzeydedir.
Yatırımların GSYH ve genel bütçe içindeki payları azalmıştır. Kamunun sanayi yatırımları bulunmamaktadır. Kamu artık üretken olmayan, katma-değer yaratmayan ve istihdamı öngörmeyen yatırımları yapmakta, bölgesel kalkınma projelerine girmemektedir.
AKP iktidarı altında Türkiye kapitalizmi, işgücünün bütün biçimlerini “ucuz emek sömürüsü” kategorisinin içine çekmiştir. AKP iktidarının sanayiyi ve ekonomiyi daha fazla ucuz emek sömürüsüne endekslemesi, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerini yaygınlaştırması, kamudan özel sektöre kadar meslektaşlarımızı ve meslek alanlarımızı birinci dereceden etkilemektedir.
Başbakan Türkiye’nin 17. büyük ekonomi olduğunu söylemektedir; doğrudur, Türkiye milli gelirde 17. sırada ama kişi başına gelirde 57. sırada; OECD’nin 30 ülke sıralamasında ise sondan 4. sırada yer almaktadır.
Sanayide son 12 yılda emek verimliliği artışı % 70 oranında ve sanayi katma değeri içinde kârların payı çarpıcı boyutlarda artarken, reel ücretlerde % 12,5 oranında düşüş söz konusudur.
Türkiye OECD ülkeleri içinde gelir eşitsizliğinde 2. sıradadır.
Resmi rakamlara göre nüfusun % 17,1’i yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.
Başbakan’ın Türkiye’si ile emekçinin, öğretmenin, mühendisin, doktorun, kamu çalışanının, işsizin, yoksulun Türkiye’si çok farklıdır.
Biz böylesi koşullarda yaşamak istemiyoruz.
Biz AKP’nin özde modernlik ve laiklik karşıtı, dikta özlemli, anti demokratik yeni düzeninde yaşamak istemiyoruz.
TMMOB ülkemizi emperyalist çıkarlara peşkeş çeken, halkların onurunu ve geleceğini zedeleyen politikalara karşı halkçı-toplumcu, demokrat, yurtsever bir temelde başka bir dünya kurma mücadelesinin içinde olduğunu, milletvekili genel seçimleri dolayısıyla ilkeleri doğrultusunda mücadele edeceğini kamuoyuna duyurur.
TMMOB İLKELERİ
TMMOB ve bağlı Odaları;
TALEPLERİMİZ
Bağımsızlık için:
Gerçek bir laiklik için:
Demokratik hukuk devleti için:
Partilerin demokratik işleyişe sahip olması için:
Seçimlerin demokratikleşmesi için:
Kürt sorununun çözümü için:
Kalkınma, sanayileşme, tam istihdam ve toplumsal refah bütünlüğü için:
· Planlama, sanayileşme ve kalkınma birbirinden ayrılmaz bir üçlüdür. Bu kavramlar yalnızca sanayideki teknolojik gelişmeler veya üretim sürecindeki gösterge ve katma değer artışları ile tanımlanamaz. Sanayileşme ve kalkınmayı “toplumsal kalkınma” anlayışı içinde, planlı bir yaklaşımla, tarım, çevre, enerji, bilim, teknoloji, istihdam, sağlık, eğitim, gelir, bölüşüm ve tüm diğer alanlara yönelik politikalarla bir bütünlük içinde tanımlamak gerekmektedir.
· Bugün her şeyden önce ülke ekonomisi ve sanayinin planlanması zorunlu hale gelmiştir. Bu planlama kamu yararına, çalışanların gelir dağılımını düzeltecek, işsizliği ortadan kaldıracak, sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmayı sağlayacak, refahı kitlesel olarak yayacak ilke ve araçları kapsamaktadır.
· Planlama ve kalkınma odaklı çalışmalar üniversite, sanayi, meslek odaları ve sektör kuruluşlarını da kapsayan geniş bir platformda tartışılmalı, çözüm önerileri geliştirilmelidir.
· Ülkemizin kaynakları küresel güçlerin baskısından bağımsız bir şekilde değerlendirildiğinde, Türkiye küresel rekabette yer alabilecek potansiyele sahiptir. Öz kaynaklara dayalı üretimi, bilimi ve teknolojiyi esas alan, AR-GE ve inovasyona ağırlık veren, dış girdilere bağımlı olmayan, istihdam odaklı ve planlı bir kalkınmayı öngören sanayileşme politikaları uygulandığında durum değişecektir. Böylece sanayi yatırımlarında daha rasyonel seçimlerin yapılabileceği, ülkenin doğal kaynaklarının daha iyi değerlendirilebileceği, işgücünün niteliği artırılarak, istihdam odaklı, yüksek katma değerli, öncelikli sektörleri destekleyen, bölgesel farklılıkları azaltan, dengeli bir sanayi yapısı hedeflenmelidir.
· Ülke ekonomisini dışa bağımlı ve kırılgan hale getiren Gümrük Birliği Anlaşması mutlaka askıya alınmalıdır. AB ile üyelik müzakere süreçlerinde siyasi ödünler verilmesi istenen ve Türkiye’nin iç politikasına müdahale eden tavırlar reddedilerek, müktesebat değişiklikleri tüm sektörler ve meslek örgütleri nezdinde tartışmaya açılmalı ve ülke çıkarlarına yönelik politikalar oluşturulmalıdır.
· Sanayide üretimin Organize Sanayi Bölgeleri ve Küçük Sanayi Sitelerinde yaygınlaştırılması ve KOBİ’lere rasyonel bir işletme yapısı ve ölçek getirecek düzenlemelerin yapılması zorunludur. Bunun için öncelikle bir sanayi envanteri çıkarılmalı, sistematik bir veri tabanı kurularak sürekli güncelleştirilmelidir.
· Mühendislik alt yapısı, AR-GE ve teknolojik gelişmenin önemli bir planlama öğesi olarak değerlendirilmeli, kamu yararı ön plana alınarak benimsenmelidir.
· İstihdamın yapısal özellikleri, iş gücüne katılım oranlarının % 44’lere düştüğünü, sanayide işsizlik oranının % 18’lere yükseldiğini ortaya koymaktadır. İş gücüne katılım oranı OECD ortalamasına (% 60) çıkarılmalı, % 24 olan kadın istihdamı mutlaka artırılmalıdır. Kırsal göçün önlenmesi için bölgesel eşitsizlikleri giderecek biçimde öncelikli sektörlere ağırlık veren istihdam odaklı yatırımlar yapılmalıdır.
· İşgücünün niteliğini yükseltecek meslek okulları, kurslar, seminer ve programlar ile öncelikle kamunun ağırlığı olan yatırımlar gerçekleştirilmelidir. Bölgelerin doğal kaynakları, tarım ürünleri ve insan yapısı esas alınarak bölge planlaması yapılmalıdır.
· Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz Bölgelerinde yerel kaynaklara dayanan, ithal girdisi düşük, istihdam odaklı KOBİ niteliğindeki firmalara teşvik ve destekler öncelikli olarak sağlanmalıdır. Her türlü kayıt dışı ekonomik faaliyetin denetim altına alınması, çocuk işgücünün çalıştırılmasının önlenmesi, kadınların ekonomik ve sosyal yaşama katılmasını sağlayacak projelerin gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.
Emek ve insan odaklı bir çalışma yaşamı için:
Doğru bir işçi sağlığı ve iş güvenliği için:
· İşçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimlerinde ilgili meslek örgütleri yetkilendirilmelidir.
· Taşeronlaştırmaya her alanda ve her anlamda son verilmelidir.
· Tüm çalışanlara iş güvencesi sağlanmalı, toplu sözleşmelerde işçi sağlığı ve iş güvenliği konularına kapsamlı biçimde yer verilmelidir.
Parasız eğitim, özerk, bilimsel, demokratik üniversite için:
· İnsanlık ve toplum yararına bilimsel bilgiyi üretmek, bu bilgiyi üretecek insanlar yetiştirmek ve üretilen bilgiyi toplumla paylaşmak üniversitenin temel hedefi olmalıdır. Bu hedefler araştırma, yayın, uygulama ve eğitim araçlarıyla kamusal bir hizmet olarak gerçekleşmelidir.
· Üniversitelerin akademik özgürlüğü ve özerkliği sağlanmalıdır. Özerk üniversite katılımcı demokratik bir işleyişe sahip olmalıdır. Akademik personel, idari personel ve öğrencilerin asli unsurlarını oluşturduğu üniversitede, tüm karar organları bu unsurların katılımıyla aşağıdan yukarıya doğru seçimle ve sürekli katılım mekanizmaları ile güçlendirilerek demokratik bir özyönetim oluşturulmalıdır. Seçilmiş, yetkili ve sorumlu kurullar eliyle, her düzeyde denetime açık bir yönetsel anlayış geliştirilmelidir. Kendi iç yapısında özerk olan üniversitenin topluma karşı sorumluluğunu yerine getirebilmesi için etkileşim kanallarının kurulması sağlanmalıdır.
· Üniversitelerimizde her alan ve düzeyde sarf edilen emeğin; güvence içinde, liyakat, kamusal aidiyet ve etik anlayış çerçevesinde değerlendirilebildiği; bireysel akıl ve yeteneklerimizi, yaratıcılığa dönüştürebilecek, gelişmeye açık ve “insan” odaklı bir çalışma ortamının gerçekleşebildiği; bu bağlamda bilimsel özgürlüğün sınırlandırılmasına hiçbir koşulda izin vermeyen; karar süreçlerinde ilgili tüm bileşenlerin söz sahibi kılındığı özerk, demokratik katılımcı bir üniversite ortamında; insanca yaşamaya olanak verebilecek maddi koşullar içinde çalışmak, üretmek ve paylaşmak temel ilke olmalıdır.
· Eğitim-öğretim politikası ülkemizin sosyal ve ekonomik sorunlarına duyarlı, bilimsel, özgürlüğe sahip insan yetiştirecek anlayışta düzenlenmeli; düşünme, açıklama, tartışma, sorgulama, irdeleme, karar verebilme veya sonuç çıkarma gibi bilim felsefesi ve bilimsel yönetimin içinde olan kavramların yanı sıra, davranış biçimi ve kültür kavramlarını da içermelidir. Bu düzenleme üniversiteler, meslek odaları ve ilgili toplum kesimleri ile birlikte yapılmalıdır.
· Yükseköğretim kurumları yönetici, öğretim elemanı ve memurları disiplin yönetmeliği, üniversitelerimizde akademik özgürlüğün oluşmasının önündeki engellerdendir. Tamamı katılımcı bir modelle yeniden düzenlenmelidir.
Halkçı, toplumcu, katılımcı yerel yönetimler için:
· Yerel yönetim anlayışı hukuka saygılı, kamu yararını gözeten, katılımcılığa ve paylaşıma açık, şeffaf, yurttaşlarının çıkarlarını ön planda tutan bir yaklaşımda olmalıdır.
· Yerleşimlerin çevresindeki tarım, mera, orman ya da tescil harici topraklar rant aracı olarak görülmemelidir.
Kentin kaderini etkileyecek büyük projeler halkın, kentlinin tartışmasına açılmalı; meslek odalarının, uzman kişilerin ve üniversitelerin görüşleri ve hukuka, bilime ve tekniğe bağlılık esas alınmalıdır. Meslek örgütlerinin ve üniversitelerin bilimsel ve hukuki temellere dayandırarak karşı çıktığı hiçbir proje yerel yönetimler tarafından hayata geçirilmemelidir.
· Kentlerde afetlerden korunmak ve zararlarından en az etkilenmek amacıyla “Afet Risk Yönetimi” anlayışı benimsenmeli, öncelikle afet riski olan bölgeler tespit edilmeli ve söz konusu riskleri azaltacak önlemler alınmalıdır. Tüm kentlerimizde kapsamlı afet yönetim planları hazırlanmalı ve gecikmeksizin uygulama olanakları yaratılmalıdır.
Sağlıklı kentleşme, sağlıklı konut ve barınma hakkı için:
· Bütünleşik bir konut politikası geliştirilmelidir. Konut, anayasal olarak “barınma hakkı” olarak ele alınmalı, dar ve orta gelirlilerin nitelikli konut edinmelerine olanak sağlayacak politikalar devletin temel politikalarından birisi olmalıdır.
· Planlama ile teknik altyapı planlaması arasında eşgüdüm sağlanmalıdır.
· Plan değişiklikleri daha fazla rant için değil, kentsel standartları yükselterek yol, otopark, okul, sağlık ocağı, park, yeşil alan, oyun alanı, spor tesisleri gibi sosyal donatı ve teknik altyapı alanları kazanmak için yapılmalıdır.
· Planlama süreçleri kent ve demokrasi meclislerince denetlenebilir olmalıdır.
· Kentsel mekân kullanım standartlarını doğrudan etkileyen, yoksulluk, göç ve nüfus yığılması sorunlarının çözümü için acil olarak “istihdam odaklı yerel kalkınma modelleri” geliştirilmelidir.
· Bölgesel planlama birimleri oluşturularak bölgesel planlamalar yapılmalı, kent planlama birimleri oluşturularak kentsel gelişme alanlarına yönelik kamulaştırma ana planı hazırlanması yoluyla hangi sınıf toprakların imara açılacağı veya kamulaştırılacağı belirlenmelidir.
· Mevzii imar uygulamaları kaldırılmalıdır. İmar afları yasaklanmalıdır. Kente karşı suç tanımı geliştirilerek yasal toplumsal yaptırımlara işlerlik kazandırılmalıdır.
· Kent gelişimine göre belirlenen hedefler doğrultusunda imar durumu gözden geçirilmeli ve buna göre toplu taşımacılığa önem veren ulaşım sistemleri planlanmalıdır.
Enerjide dışa bağımlılığa son vermek için:
Doğru bir madencilik politikası için:
· Madenciliğin amacı “ülkenin doğal sermayesini işleyip bunu ekonomik, toplumsal ve insani sermayeye çevirmek; kalkınmayı bu tarzda gerçekleştirmek ve daha adil ve üst düzeyde bir gelir dağılımı”nı sağlamak olmalıdır.
· Ulusal madencilik politikalarının oluşturulması için, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın koordinatörlüğünde tüm sektör bileşenlerinin, meslek odalarının ve üniversitelerin katılacağı Madencilik Şurası toplanmalıdır.
· Gelecekte gereksinim duyacağımız ve titizlikle saklamamız gereken stratejik madenlerimiz belirlenmeli ve korunmalıdır. Stratejik madenler kamu eliyle işletilmeli, sektörde özelleştirme ve taşeronlaştırma politikalarından derhal vazgeçilmelidir.
· Doğru ve uygulanabilir bir çevre ve madencilik mevzuatının oluşturulması için etkili ve yaygın bir idari örgütlenmeyle kamusal denetim sıklaştırılmalıdır.
Doğru bir ormancılık politikası için:
Doğru bir yapı denetimi ve deprem politikası için
· Deprem öncesi, deprem sırası ve sonrasında yapılacak çalışmalara ilişkin kamu ve toplum yararını temel alan Ulusal Deprem Stratejisi, Türkiye Deprem Master Planı ve Afet Yönetimi Stratejik Planı oluşturulmalıdır.
· Yapı denetimi uygulamasını yönlendiren her türlü karar sistemi, ilgili bütün kurum ve kuruluşların katılımıyla oluşturulmalıdır. İmar, Yapı, Dönüşüm Alanları, Yapı Denetim ve Afet Yasaları; TMMOB ve bağlı ilgili odalar, üniversiteler ve ilgili kesimlerin katılımıyla düzenlenmeli; bu kuruluşlar mevzuat süreçlerinin asli unsurları olarak tanınmalıdır.
· Mevcut Yapı Denetim Yasası’nın öngördüğü, ticari yanı ağır basan yapı denetim şirketi modeli yerine; meslek örgütlerinin sürece etkin katılımını sağlayacak yeni bir planlama, tasarım, üretim ve denetim süreci modeli benimsenmelidir. Mevcut yasa iptal edilerek yeni bir yasa çıkarılmalı; 3194 Sayılı İmar Yasası ve bağlı ikincil mevzuat, söz konusu model esas alınarak yeniden düzenlenmelidir.
· TOKİ, KİPTAŞ ve benzeri kuruluşların ürettiği yapılar da dahil olmak üzere tüm kamu yapıları yasa kapsamına alınmalıdır.
· Yapı denetim sisteminde temelde kamu denetiminin dışlanması esas yanlıştır. Meslek odalarına bu konuda belirleyici bir rol verilmelidir.
· Gerek yapılar için, gerekse yapı üretim sürecinde bulunan ve gerekse sorumluluk üstlenenler için, “Mali Sorumluluk Sigortası” ve “Mesleki Sorumluluk Sigortası” hayata geçirilmelidir.
· Şantiye Şefliği, yapı üretimi veya mimarlık mühendislik hizmeti gerektiren herhangi bir imalatın; plan, proje, resim ve hesaplarına, fen ve sanat kurallarına, genel şantiye organizasyonu işlerine dair teknik mevzuata uygun olarak yürütülmesi ve denetlenmesi işidir. Yasa ve yönetmelikler hizmet tanımının gereklerine göre düzenlenmelidir.
· Bir deprem ülkesi olan ülkemizde deprem gerçeği siyasi iktidarlarca umursanmamaktadır. Deprem gerçeğini sürekli gündemde tutmaya yönelik çalışmalar etkin olarak yapılmalı, konunun bütün aktörlerinin katıldığı “Ulusal Deprem Konseyi” yeniden kurulmalıdır.
Doğru bir ulaşım politikası için:
TMMOB ÖZNESİNDE İNSANIN OLDUĞU, DEMOKRATİK, EŞİTLİKÇİ VE ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ANAYASA İSTEMEKTEDİR
Ülkemizde yıllardır bir ‘değişimden’ söz ediliyor. ‘Normalleşiyoruz’ derken görülüyor ki her gün yeni bir ‘olağanüstülük’ ve yeni bir ‘şok’ içerisinde yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Oysa mesele değişimin kendisinden çok muhtevasında aranmalıdır. Muhtevasından bağımsız her değişimin peşinden koşma da, aslında gerçeklerin üzerinin örtülmesine neden olmaktadır.
AKP’nin bugün ‘değişim’ dediği ‘yeniden yapılanmanın’ miladı 12 Eylül faşizmidir. O zaman da ‘huzur ve mutluluk‘ adına toplumu zor yoluyla ‘değiştirmeye‘ giriştiler. Özünde 24 Ocak kararlarında ifade edilen piyasacılıkla, gerici akımların güçlendirilmesi olan bu ‘değişimin’, gelinen noktada AKP iktidarı ile temsil edildiğini hepimiz biliyoruz.
Aslında tüm hengâmenin içerisinde yaşadığımız; ülkemizin emperyalizmin ihtiyaçlarına uygun olarak yukarıdan aşağıya yeniden yapılandırılmasından başka bir şey değildir. Soğuk Savaş politikalarına uygun olarak düzenlenmiş ‘eski devlet’in yerini; ABD’nin Ortadoğu politikalarına ve sermayenin küresel ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden yapılandırılan ‘yeni devlet’ alıyor.
AKP iktidarında ‘milli irade’ adı altında demokratik bütün kanallar kapatılarak tekelci bir iktidar yapılanması kuruluyor. İktidarın Anayasa değişikliği de bunun bir parçası olarak gündeme getirildi. Güya demokratikleşme adına yapılan bu değişikliklerde ne halk ne emek ve meslek örgütleri hazırlanma sürecine dahil edilmedi. “Kendi pişir kendin ye” anlayışından demokrasi ve özgürlük adına bir şeyin çıkması zaten mümkün değildir. Değişiklikler de halkın, emekçilerin yani bizim değil, AKP’nin ihtiyaçlarının ürünüdür.
Bilindiği üzere, anayasa, sadece devletin örgütlenme biçimini değil aynı zamanda bütün yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan temel belgedir. Bu nedenle, anayasa “toplumsal uzlaşma belgesi” olarak tanımlanmaktadır.
Bu uzlaşma belgesinin hazırlanışı ve değiştirilmesinde izlenecek yöntem, açık ve şeffaf olmalı ve bu belge toplumun tüm kesimlerini içine alan bir tartışma sürecini geçirmelidir. Siyasi iktidarın son Anayasa referandumu sürecinde yaptığı, dayatarak kabul ettirdiği, meşruiyeti sorunlu bir belge yaratmak olmuştur. Değişiklik önerilen maddelerin içeriğiyle direkt ilgili birimlerden görüş sorulmadığı gibi, “Onlar karşıdır” denilerek kendileri gibi düşünmeyen herkes hasım ilan edilmiştir. Süreç içerisinde toplumsal kesimler, demokratik örgütler zorunlu olarak karşı beyana zorlanmış, karşı beyanda bulunan herkes de “12 Eylül Anayasasının savunucusu” olarak baskılandırılmaya çalışılmıştır. 12 Eylülcülerin yarattığı siyasal iktidar, toplumsal gerilimden taraftar toplayarak, 12 Eylül rejiminin yöntemiyle ülkeyi referanduma sürüklemiştir. Son referandumda bu şekilde işleyen ve bu şekilde işletilecek bir süreci biz reddediyoruz.
Anayasa tartışmalarında vurgulanması gereken bir durum da şudur:
12 Eylül Anayasası yüzde 92 halkoyuyla onaylanmış bir anayasadır. Yani, temel hak ve özgürlükler halka oylattırılarak haklar yok edilmiştir. 12 Eylül Anayasası, sosyal devlet ilkesinin ve kamu varlığının talana açıldığı, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün yok edildiği, muhalif düşünce ve örgütlenmeye yaşam hakkının tanınmadığı, insana düşman, yenidünya düzenine uyum anayasası olmuştur. 12 Eylül Anayasası baştan sona anti-demokratik bir anayasa olmasına karşın, çoğunluk oyu yönünden, yani “milli irade” yönünden hiçbir sorunu olmamıştır. Yani dayatma durumunda “milli irade” kendi haklarını yok eden kararlar alabilmektedir. Siyasi iktidarın son olarak gerçekleştirdiği Anayasa değişikliğinde izlediği yol 12 Eylülcülerin izlediğinin aynısıdır.
Ülkemizde “milli irade”ye yapılan kutsamalar aslında iktidarın kutsanmasından başka bir şey değildir. Çünkü kendi dışındakilere yaşam hakkı tanımayan, yani Siyasal Partiler ve Seçim Yasası’na dokunmadan, siyasal partileri demokratikleştirmeden ve %10 barajını kaldırmadan yapılan anayasa değişiklikleri ve atılacak her adım, iktidarın kalıcı kılınmasına hizmet edecektir.
TMMOB, öznesinde insanın olduğu, insanımızın insan gibi yaşamasını garanti altına alan, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yeni anayasa istemektedir.
Sermayenin yeni bir anayasa isteğinde bulunmasının yanında, toplumun çoğunluğunu oluşturan emek kesiminin çıkarlarını koruyacak bir anayasaya büyük bir ihtiyaç vardır Emekçilerin ve ezilenlerin eşitlikçi, özgürlükçü yeni bir anayasaya ihtiyacı vardır. Yıllardır 12 Eylül faşist darbesinin ürünü anayasaya karşı mücadele yürütüyoruz. Ama şimdi kalkıp kimse bize “12 Eylül Anayasası ile hesaplaşmanın yolu olarak onun devamından başka bir şey olmayan AKP’nin aklındaki bir anayasaya evet” demeyi söylemesin.
Ülkemiz, yukarıdan aşağıya bürokratik dönüşümler, aşağıdan yukarıya cemaat-tarikat ağlarıyla kuşatılmaktadır. Siyasi iktidar, her geçen gün anti demokratik öğeleri biraz daha kökleştirmektedir. Bugün Türkiye’de toplum derin bir yarılma yaşamaktadır. Askeri darbe, yargı darbesi, sivil darbe iddiaları gündemden hiç düşmemektedir. Emperyalist/kapitalist güçler tarafından ülkemize neo-liberal iktisat politikaları, kapitalist küreselleşmeye uyum dayatılmış ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla devlet yapılanması bu dönüşüm sürecinden geçirilmeye başlanmıştır. Bu tablo içerisinde emeğin ve emekçinin yeri yoktur. Uygulanan politikalar ve yaşanan gelişmeler, en geniş halk kesimleri açısından aslında son derece olağanüstü bir durum arz etmektedir. Toplum dev şirketlerin müşterisi haline getirilmekte, kapitalist küreselleşmenin istekleri doğrultusunda yeni bir devlet yapılanması yasalar ve fiili uygulamalarla hayata geçirilmektedir. Yaşanan bu toplumsal, kurumsal, hukuksal değişimin son noktalarından biri olarak, Anayasa’nın da sivil görüntü verilerek değiştirilmesiyle, neo-liberal politikaların gereği yapılmak istenmektedir. AKP iktidarı güvencesizliğin ve sömürünün önündeki engelleri kaldırmanın; hastaneleri, okulları, fabrikaları rahat satabilmenin, emperyalizme daha çok bağlanmanın anayasasını yazdı, eksik kalanları da şimdi tamamlamaya çalışacak.
Ancak biz biliyoruz:
Eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasa ancak demokratik katılımın bütün kanalları açılarak yapılabilir. Aslında demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasayı emekçiler kendi elleriyle yazabilir. İşte TEKEL işçileri güvenceli çalışma ve insanca yaşamın anayasasını sokakta yazdılar.
Emekçi kesimlerin ihtiyaçlarını karşılayacak Anayasa düzenlemesi, sermayenin istekleriyle neredeyse tamamen zıt bir içerik ve anlam taşıyacaktır. Emek–sermaye temel çelişkisinin getirdiği uzlaşmaz karşıtlıkların, bir Anayasa içerisinde birleştirilebilmesi olanağı, bugünkü sınıflı toplumlarda da olanaklı değildir.
Bütün bunlara karşın; egemenlerin isteklerine hizmet eden Anayasa ve yasa düzenlemelerinin, mümkün olduğunca demokratik, sosyal, laik ve özellikle emek kesiminin en geniş haklarla donatılmasını içerecek şekilde hazırlanmasına çaba gösterilmesi önem taşımaktadır.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği nasıl bir anayasada uzlaşır?
· Ülkemizin tüm varlıklarının özel sermaye istismarından kurtarılarak özelleştirmeleri durduran, özelleştirilen halka ait varlıkların kamulaştırılmasını ve kamu kuruluşlarının yeniden güçlendirilmesini garanti altına alan bir anayasa ile
· Toplumsal gönencin arttırılmasına yönelik ulusal, bölgesel ve kentsel düzeyde planlı ve kamusal bir ekonomi politikası doğrultusunda, kamusal kaynaklara dayalı ve planlı modeli esas alan istihdam odaklı sanayileşme ve kalkınma politikalarını garanti altına alan bir anayasa ile
· Dünya Bankası, IMF, AB ve benzeri kuruluşların dayattıkları, yerli işbirlikçilerin uyguladıkları “yapısal uyum ve istikrar programları”nı reddeden, emeğin iradesini egemen kılan bir anayasa ile
· Ülkemize dayatılan dışa bağımlı enerji politikalarını reddeden, standart dışı ve enerji yoğun teknolojilerin ithal edilmesini önleyen, mevcut tesislerde enerji verimliliğini arttıran, çevreyi koruyacak, çevre dostu teknolojiler uygulanmasını garanti altına alan bir anayasa ile
· Yabancılara imtiyaz tanıyan maden aramalarından vazgeçilmesini sağlayan ve ulusal kaynaklara dayalı, maden arama, işletme ve enerji politikası izlenmesini garanti altına alan bir anayasa ile
· Madenlerimizin, jeotermal kaynaklarımızın, kıyı ve ormanlarımızın yerli ve yabancı sermaye tarafından yağmalanması durduran bir anayasa ile
· Üniversitelerde özerk ve katılımcı bir eğitim ortamı sağlanması için 12 Eylül düzeninin bir ürünü olan YÖK’ü kaldıran, eğitimde, öğrencileri müşteri olarak gören girişimleri ve eğitim hizmetlerini bütünüyle bir pazar haline getirme çabalarını sonlandıran; ilköğretimden üniversiteye parasız, eşit, bilimsel, demokratik, fırsat eşitliğine dayalı ve anadilde eğitimi garanti altına alan bir anayasa ile
· Eğitim, sağlık ve barınma hakkının en temel insan hakkı olduğunu garanti altına alan bir anayasa ile
· Kapitalizmin emeği baskı altına alan stratejilerine karşı, istihdamı bir hak olarak tanıyan, çalışma koşullarının her koşulda iyileştirilmesini sağlayan, grevli, toplu sözleşmeli sendikalaşma hakkını bütün çalışanlara sağlamayı garanti altına alan bir anayasa ile
· İşçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini kamusal bir hizmet olarak tanımlayan bir anayasa ile.
· Başta düşünce ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere tüm demokratik hak ve özgürlüklerin sağlandığı, demokrasinin önündeki tüm engellerin kaldırıldığı bir anayasa ile
· Kentsel dönüşüm adı altında kentlerin hoyratça yıpratılmasını engelleyen, yerel değerleri içeren mevcut yaşam alanlarının halkın karar süreçlerine katılımı ile sağlıklı ve yaşanır duruma getirilmesini sağlayan, kentsel mekanların, toplumsal yarar ve kullanım değeri ilkesi etrafında üretilip, paylaşılmasını ve doğal-kültürel varlıkların koruma-kullanma dengesi içerisinde yaşatılmasını garanti altına alan bir anayasa ile
· Tarım arazilerinin yok olmasına, kirlenmesine, GDO’lu gıdaların ülkemize sokulmasına, çiftçimizi üretimden, tarlasından koparan işsiz, yoksul bırakan politikalara izin vermeyen bir anayasa ile
· Ülke ormanlarının 2/B, özel ağaçlandırma vb. ad altında rant sağlamak amacıyla talan edilmesini engelleyen bir anayasa ile
· Suyun ticarileştirilmesine karşı çıkan, temiz suya erişimi en temel insan haklarından biri olarak kabul eden, su ve suya bağlı hizmetlerde çevre ve insan esas alınarak suyun mülkiyeti ve hizmetlerinin kamuda kalmasını garanti altına alan bir anayasa ile
· Kadına yönelik şiddeti ve toplumsal hayatın her noktasında cinsiyet ayrımcılığını önleyen, politik, ekonomik ve kültürel alanda pozitif ayrımcılığı garanti altına alan bir anayasa ile
· Ülkemizin ırkçı şoven yaklaşımlar temelinde kamplaştırılmasına karşı çıkan, Kürt sorununu çözmek için; bir arada kardeşçe yaşamı, barış, demokrasi ve halkların kardeşliğini savunan; ülkemizin çok kültürlü ve çok kimlikli yapısını dikkate alarak, kimliklerin ve kültürlerin reddedilmediği; tüm dillerin, kültürlerin, inançların ve renklerin kendilerini özgürce ifade ettiği bir toplumsal düzeni garanti altına alan ve demokratik yaklaşımları egemen kılan bir anayasa ile
· Emperyalizmin savaş ve işgal politikalarına alet olunmamayı garanti altına alan, İncirlik başta olmak üzere savaşa lojistik destek olan üslerin, limanların ve nükleer başlıkların ülkemizde kurulmamasını sağlayan bir anayasa ile
uzlaşabiliriz.
Sonuç olarak:
TMMOB, 12 Eylül düzeni ile gerçekten hesaplaşmayan, iktidarı kutsayan, sosyal hukuk devletini reddeden veya işlevsiz kılan, temel hak ve özgürlüklere müdahalede yasama organı dâhil hiçbir gücü yetkili görmeyen hiçbir anayasa değişikliği ile uzlaşmayacaktır. Böylesi değişikliklerin yandaşı olmayacaktır.
Kapitalizmin ve emperyalizmin askeri, ekonomik, politik ve kültürel tüm örgütlerinden bağımsız, “Bir Başka Dünya, Bir Başka Türkiye Mümkündür” diyen TMMOB, öznesinde insanın olduğu, insanımızın insan gibi yaşamasını garanti altına alan, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yeni anayasa istemektedir.