Mimarın İçi Dışı Olmaz…

SERDAR ANLAĞAN
SERDAR ANLAĞAN
  • 27.02.2012
  • 1.416 kez okundu

İçmimarlık* – Dekorasyon ya da “iç mekan tasarımı – iç mekan düzenleme sanatı” kavramları öylesine içiçedir ki bazan meslekten kişiler bile kavram kargaşasına kapılabilirler. Bu doğaldır çünkü ikisi de neden – sonuç ilişkisinde insan – mekan problemini çözmeye yönelik sanatlardır.

*Bu 20 yıl önce, İzmit Rotary Kulübü’nün eşli toplantısında verdiğim konferanstır. Yirmiüç yaşındaydım.(Türkçesi için affola) Maçka Palas’taki  İstasyon Sanatevi’nde perspektif ve uygarlık tarihi dersi veriyodum. Sonradan rahmetli Akustik hocamız  Ercüment Tarcan vermeye başladı bu dersi.Şimdi de eski Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürleri ders veriyolarmış. Öğrencilerimden biri patronuna bahsetmiş, Hüner Mobilya’nın sahibi, efendim, rotaraklar (raka raka rak) bir konuşmacı getirirlermiş, bu fakiri davet ettiler, bir önceki konuşmacı da Nejat Eczacıbaşı’ymış. Hiç düşünmedim. Rotarak olmayı yani, sakın alınmasın Rotary ve Lion dernekleri üyeleri, saygım vardır. Yıllar sonra bi tanesi -ne diyolar onların cünyorlarına?- babamın bir başka Rotary Kulübü’ne Maslak Princess Oteli’nde vereceği konferanstan evvel şöyle bi kısa -kafasına göre- tetkikten sonra, “alalım seni de, e kaç yaşındasın?” cevabını beklemeden, ” e?ama olmaz büyüksün sen” diye ukalalık yapmıştı. Böyle mi oluyo bu işler. Olmamalı.

Beyoğlu’nda yürürken “mimarın içi dışı olur mu ulan!” diyen Ahmet Turhan Altıner’e “bunu daha önce de söylemiştiniz” diye yanıt vermiştim. Bozuldu tabi. Altıner, Mimar Zeki Sayar’ın Arkitekt dergisini yeniden çıkarıyodu o zaman Ahmet Özal’ın İnterpress’inde. Bi alt kattaydılar. Hem Hıbır’da hem de Joker’de resimli romancılık ve karikatüristlik yapıyodum. Yüksek lisans tezi olarak Abdülhamid’in ser-mimarı Raimondo D’Aronco’yu seçmiştim. Altıner’e gittim, adını ilk kez işittiğini söyledi.Sonra içmimar olduğumu öğrenince “mimarın içi dışı olur mu ulan!” demişti. Olmuyosa niye böyle bi meslek var. Süleyman Mabedi mitosunda bile içerde çalışan ustalarla dışarda çalışan ustalar ayrı sütunlardan alıyolar nafakalarını. Avrupa Birliği Uyum Yasaları

mimarların, şehircilerin, içmimarların uzmanlık alanlarında çalışmalarını şart koşuyo, Mimarlar Odası, bunu red ederek  işi TMMOB’den ayrılmaya kadar vardırıyo, Oktay Ekinci “içmimarlık, uydurma bi meslektir” buyuruyo. Niye?

Çok çok haklıdır eski Mimarlar Loncası Başkanı Oktay Ekinci?çünkü İçmimarlık Mesleği son yıllarda, ?dekorasyon? iştigali ile karman çorman edilip, uydurma üniversitelerin, uydurma bölümlerinden parayla mezun olunup, mesleği yalnızca para eksenli gören bir zihniyetin hakim olduğu kimesne tarafından temsil edilmektedir, çağdaş İçmimarlık Mesleği?nin, Mimarlık Mesleği?nin uzmanlaşmış bir dalı olduğunu bilen bir meslektaş olarak, İçmimarlar Odası?nın yalnızca, Mimarlık Fakültelerinin, Mimarlık Bölümü, İçmimarlık Ana Sanat Dalı mezunları tarafından temsil edilmesinin bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum.

İçmimarlık, dekorasyonu kapsar demek yanlış olmaz. Çünkü içmimar günümüzde çağdaş mimarlığın ışığında, şehirci, mimar, endüstri ürünleri tasarımcısı, ressam, yontan, sosyolog ve psikoloğa kadar varan  geniş bir meslek grubunun içinde yeralarak iç mekanları yaşanılır hale getirmekten sorumludur.

İç mekan tasarımı, kaba-yapı halindeki inşaatın ince-yapısından, yani kapı, pencere doğramaları, duvar, tavan ve döşeme kaplamaları gibi teknik detaylardan, mobilya tasarımı, renk ve aydınlatma seçimi ve estetik değerler bütününün algılanmasına kadar tüm içmimari sorunsalı çözümlameyi kapsar. Bütün bu sorumluluğu yüklenmek, örneğin teknik detay ve çözüm bilgisine sahip olmak, yıllar süren bir akademik** öğrenim ve üstüne de uygulama tecrübesi ile pişmek demek olduğu için, genelde içmimarlar “dekoratör” sıfatını kendilerine pek yakıştırmak istemezler. Oysa dekoratör deyip de geçmemek gerekir.

Dekorasyon her içmimarın daha doğrusu her insanın kolay kolay kotaramıyacağı bir olgudur. Sanat eğitimi veren bir okuldan mezun olup içmimar titri ile iş yapabilirsiniz ama Dekorasyon Sanatı’nın hakkını verebilmek için teknik bilgi ve tecrübenizden fazlası gerekir. Sosyal Psikoloji, estetik, tasarım tarihi, ve sanat ile ilgili yoğun bir bilgi ve kültür birikimi şarttır insanların severek yaşayabilecekleri, mutlu olabilecekleri iç mekanlar yaratabilmek için. Başarı için, yaşadığınız toplumun, iş yaptığınız insanın düşünme sistemi ve algılama psikolojisi hakkında bilginiz olması da gereklidir.

**O zamanlar yalnızca “Akademi” ve “Tatbiki” vardı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin “Nafıa Mektebi”nden, Kılıç Ali’nin isteğiyle bi günde üniversiteye dönüşmesi gibi, Oniki Eylül Faşizmi, Güzel Sanatlar Akademi’sini, Mimar Sinan Üniversitesi diye bir ucubeye yeni çevirmişti. Biz yirmi kişi olurduk, mimarlar dörtyüz kişi. Biz yetenek sınavıyla girerdik, onlar ezberle. Bizim ana ölçeğimiz bir-taksim-yirmidir, onların ki bir-taksim-ikiyüz. Bizim diplomamızda Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü İçmimarlık Anasanat Dalı yazar, kabiliyetsiz, kafasız, tembel öğrenci mezun edilmezdi. Sonradan başka ucubeler de yaratıldı, “İçmimarlık ve Peyzaj” gibi, hem de Güzel Sanatlar Fakültesi’nde. Özel Üniversiteler. Sahte Üniversiteler. Zengin çocuklarına etiket. Biz, istesek mimarlık projelerine de imza atardık, ama mesleki etik gereği yapmadık. Mimarlar Odası’nın simgesi olan kapısız Megaron’un açık kapısı bizdedir.

order vardenfil Dekoratör bazan içmimarisi tamamlanmış mekanları, kullanıcının ve kendinin fonksiyonel ve estetik kaygılarını gözeterek yeniden düzenleyebilir. Bunun için ille de akademik kariyer gerekli olmayabilir. Daha fazlası, daha az bulunanı gereklidir.  Çok iyi bir göz, kültür, özgünlük ve meslek sevgisi.

 (Dur dur, daha yeni başlıyo, devam edecek..)

 Mimarlık dünyadaki iki kutsal*** meslekten biri olarak kabul edilir.  Diğeri tahmin edebileceğiniz gibi doktorluktur. Hekimlik kutsal bir meslektir çünkü insan yaşamı ile doğrudan ilgilidir. Mimarlık da kutsaldır çünkü bu iş de insan yaşamı, hatta toplumların yaşamı ile doğrudan ilgilidir. Bazan mimarlar toplumların kaderini, politikacılardan daha çok etkiler. Çünkü mimarlar insanların yaşamlarını programlarlar. Bu program hiç bir yerde yazılı, çizili, kanunla belirlenmiş olmadığı, tamamen spontane hatta gizli olduğu için çok da etkilidir. Öyle ya! Yaşamınızda görünmeyen gizli bir düzene nasıl karşı çıkabilirsiniz?

 ***“Filanca bayramınızı kutlarım!” dediklerinde şaşırıyorum.Çünkü birinin bişeyi “kutlayabilmesi” için o kişinin “kutsal” olması gerekir. “Kutlu olsun” der Atatürk. Uğur, tin anlamındaki “kut”ta anlam genişlemesiyle dirilik, yücelik, ululuk, tanrısal güç, erk, mutluluk, yazgı, gibi özellikler, nitelikler saklıdır. “Ortaasya kişisi”, doğa tapısında, canlı cansız herşeyde “kut” olduğuna inanırken, “quanta” neredeydi bilmiyorum doğrusu. Burada, yirmi yıl evvelki yazımda andığım “kutsallık” “mutlu olmak” manasındadır.

 Düşünün, siz  kötü kalpli bir içmimar olarak, sevmediğiniz birinin evini öyle kullanışsız, giderek acı verici bir biçimde düzenlersiniz ki, sonuçta o sevmediğiniz müşterinin hayatı zehir olabilir. Sevmediği bir evde, sevmediği rahatsız ama pahalı koltuklara oturmak, sevmediği renk duvarları etrafında hissetmek, evin içinde elektrik anahtarını karanlıkta dakikalarca aramak, vs..gibi bidolu can sıkıcı, acı verici detay, müşterinizi çekilmez, mutsuz biri yapmaya yeterlidir. Sonuçta zavallı ev sahibinin aile düzeni bile sarsılabilir.

 Böyle bir uygulama aslında bilgisizlik ya da mesleğe ihanet demek olduğu için başarısızlık anlamına gelir. Ama ne yazık ki ülkemizde ve dünyada pek çok iç mekan tasarımcısının, salt özgün görünebilmek uğruna, benzer uygulamalar yaptığı da bir gerçektir. Hele Şehir ve Bölge**** Plancıları’nı düşünün. O ne büyük, önemli, ağır bir sorumluluktur! Milyonlarca insanın her sabah işe nereden gidip nereden geleceğine nereden alış-veriş edip nerede piknik yapacağına, kimlerin zengin, kimlerin fakir olacağına siz karar verirsiniz.

Ya kararlarınız yanlış ise!

 ****Bindokuzyüzseksenbeşte “yerleştirme!” sınavı ile Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama bölümüne başladım. Doktorası olmayan, bir gecede “pürüfüsür” olanlar vardı o günlerde.Kurnaz olanları Dr. titrini sonradan bi şekilde eklediler isimlerinin başına. Profesör Mehmet Çubuk, bölümü elinde tutuyordu. Yakınları ders veriyor, öğrencilerin  “Mutluluk Çubuğu” adını verdikleri Bölüm Başkanı, Tatar Ramazan gibi paltosunu omuzlarına asıp, kasılarak etrafta geziniyordu. Sinan’ın eserlerinin yıkılmasından, Dalan’ın “Tarlabaşı Katliamı”na kadar pek çok yanlışta günahı olduğunu söyledikleri bir güruhta geçer adı, diyenlerin yalancısıyım, günahları boynuna! Yıldız Teknik’ten gelen ve bize güya Yüksek Matematik öğreten okutman,     a2 +b2 = ( a+b )2 yazınca dayanamadım “n’aapıyosun sen” dedim, adam köpürdü, sınavda 0 (yazıyla sıfır) verdi. Bi de  “Mutluluk Çubuğu”nun yakını, Sosyoloji’den 1 verince (yüz üzerinden), zaten “nü” çalıştığım Gökhan Anlağan ( ruhu şad olsun,  akraba değildik ) atölyesinden çıkmaz oldum. Ve İçmimarlık disiplinine geçtim ertesi sene. Yine de Turgut Uzel, Mete Ünal gibi çok değerli hocalarımız da ders verirdi orda. Mete Hoca Tarabya Oteli için, “Boğaziçi’nin en güzel yerine konmuş bir tezektir” derdi.

 İç mekan tasarımı, mimarlığın dünya kültür ve sanat gelişimi içinde duraksamalarla yerini almıştır. Mimaride duraksama , savaş, afet, ya da toplumsal kaos dönemlerinde görülebilir. Ama hangi dönemde olursa olsun, edebiyatta duraksama görülmez. Bunu nedeni mimarinin pahalı ve zahmetli bir uygulama sanatı olmasıdır.

 Mimarinin gelişimindeki duraksamalardan biri, günümüz İstanbul’u *****için geçerlidir denilebilir. Düşünün, 9000 yıl önceki Çayönü (Diyarbakır İ.Ö. 7250-6750) ve Çatalhöyük (Konya İ.Ö. 6500-5500) yerleşmeleri bile İstanbul’un bugünkü haline nazaran daha planlı ve rasyonel yerleşmelerdir.

 *****Yirmi yıl öncesinin İstanbul’undan, çok sevdiğimiz ama artık terk ettiğimiz, dedelerimizin, nenelerimizin kentinden bahsediyorum. Ferhan Şensoy diyor ki ?kardeşim, ben otuz yıl öncesinin İstanbul?unu özlüyorum?, kulisi ev yapmış, bir kapı ile sahneye geçiyormuş, sokağın rezaletine bulaşmamak için?

 2300 yıl öncesinin imparatorluk Roma’sı – ki o dönemde nüfusunun 14 ile 17 milyon kişi olduğu sanılıyor – dama planlı, alt yapı sorununu çözmüş, uygar bir kentti. Roma’da altı katlı apartmanlar, gabari tahtidi, ve akar temiz su şebekesi vardı. Bu şaşırtıcı ve üzücü karşılaştırma bir yana, mimarlık, içmimarlığı hep kapsamında tutarak binyıllar boyu, kullanımdan çok mesaj iletmeye yönelik bir sanat olarak gelişti. Elbette “yapı sanatı”nın ortaya çıkışı şu üç ana gereksinimin karşılanmasında gizlidir : barınma, beslenme ve arınma.

Burada söz edilen konu “mimarlık sanatı”dır.

Mimaride mesaj deyince, dipsiz bir göle dalmış gibi oluyoruz.

Neden “Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şovalyeleri” derler, bilir misiniz? Çünkü dairesel bir masada oturan herkes eşit konumdadır da ondan. Tabi siz bir içmimar olarak, bir iskemleyi alıp farklılaştırarak bu eşitliği bozmadığınız sürece. Bir holdingin yönetim kuruluna dikdörtgen ya da oval bir toplantı masası tasarlayabilirsiniz. Ama bir kültür kuruluşunun  toplantı salonunda dairesel masa kullanmak daha doğrudur. İşte içmimarinin mesajı. Valtrex cheap

 Çarpıcı bir örnek de mimarlık ve içmimarlık ile verilen mistik mesajlardır. Selimiye Camii ile Notre Dame kilisesini, mimarideki mesajları açısından karşılaştırmak, doğu ve batı felsefeleri***** arasındaki insana yaklaşım farkını gözler önüne serer. Selimiye, İslam’ın ve doğunun mistisizminin, Sinan’ın insanlık sevgisinin yaşayan anıtıdır. Notre Dame de Paris ise inşaatı yüzyıllar süren, Hristiyan felsefesine ait bir şaheserdir.

 *****Akademi’nin Sanat Tarihi ve Arkeoloji Fakültesi’nin Batı Sanatı ve Çağdaş Sanatlar Bölümü’nde Yüksek Lisans yaparken, Gotik mimarlığı, rahmetli Prof.Dr. Belkıs Mutlu’dan öğrenmiştik. Avrupa’nın, binyıl dönümünde nasıl kıyamet kopacağı beklentisi içinde karanlığa sürüklendiğini ve sonunda mesih’in gelmeyeceğini yüzyıldan fazla bir sürede idrak ettiğini, Haçlı Seferleri, Rönesans, Reform derken uzay araçlarının inşasına kadar Gotik mimarlığın süblimasyonu ile harman ederek anlatmıştı değerli hocamız. İkinci binyıl’da da hayretle aynı süreci yaşamak bize denk geldi. Bu sefer dileğimiz kıyametin kopmayacağını anlamamızın bu kadar uzun sürmemesi. Kıyamet diye diye kendi cinsimizi yok etmezsek tabi. Buradan kesinlikle ilan ediyorum. İlgilenenlere duyurulur. Bu da benim kehanetim : Kıyamet kopmayacak. Ne 2012’de ne 2112’de ne de daha sonra. Ne Marduk ya da Nibiru gelecek, ne mesih, ne mehdi. Maya takvimi de yalnızca insana ait bir hesap. Hasat da olmayacak, boyut falan da atlanmayacak. Bunların hepsi boşinan. Mitoloji çalışmak, öğrenmek ayrı, inanmak ayrı. Onbinyıl daha Polaris yerinde kalacak, onbinyıl sonra Vega bize kuzeyi gösterecek.

 Herşeyden önce iki yapının da dış cephelerindeki mesaj açıktır.

Dinsel anıt olma çabası, mukaddesat ve çarpıcılık.

 Kilisenin katı, gotik çatısı, sivri kulecikleri ne denli sert ise, camiinin yumuşak, uysal ritmi o denli insancıldır. Kilise kapısı insan proporsiyonlarına son derece uygunsuzdur. Kapı insan boyunun bir kaç katı yüksektir. Bu bir yandan “Tanrı’nın Evi”nin kapısının geniş ve her dileyene açık olduğu mesajını vermeye yönelik bir çabaysa da, siz tapınağa daha girerken gizlice tanrının huzurunda ne denli aciz bir kul olduğunuzu hissedersiniz. İçerde sizi bekleyen soğuk, gizemli giderek ürkütücü bir atmosfer vardır. Yarı karanlık iç mekanda, taş zeminde ayak sesleriniz ve ilahilerle başbaşa kalırsınız. Üşür, korkar ve diz çökersiniz.

 Ya Sinan’ın Camii? Cami kapıları insana uygundur. Hatta bu görkemli yapıya uymayacak kadar küçüktür. İçeri girmek hem kolaydır hem zordur. Merak ve şüphe ile girersiniz camiden içeri. Hatta kapıdaki keçe perdenin arasından zorla sıyrılarak doğarsınız camiden içeri. Sizi neyin beklediğini tam tahmin edemezsiniz. Hayatlarında ilk kez camiden içeri giren yabancıların yüzlerindeki hayreti anımsayın.

 İçeride sizi müzeyyen, aydınlık bir gökkubbe karşılar. Şaşkınlıkla vitrayları, çinileri izlerken, çıplak ayaklarınız****** yumuşak halılara basar. Küçücük bir kapıdan girilen şaşırtıcı, devasa bir evren mesajı. Tasavvuf felsefesi gereği, tanrıya ulaşmak için gereken alçakgönüllülük ve mükafatı. Üstelik Sinan’ın mimarisi tamamıyla dürüsttür. Dışardan izlediğiniz her yapı hareketi, içerden de algılanabilir. Kiliseler ise çoğu kez aldatıcıdır. Dış cephe hareketi ile iç mekan farklıdır.

 Bu çarpıcı örnek, ne yazık ki hala tam olarak irdelenmemiş doğu mimarisinin anlayışını yansıtır. Batılı ülkeler, evrensel kültür piyasasına hakim olduklarından, dünya sanat tarihi hep batı kıstaslarıyla yazılır. Batılılar sanat tarihi sistematiğini tekeline almıştır sanki. Oysa doğu’nun kendine özgü Mimarlık Felsefesi, örneğin Anadolu Türk Evi’nin fonksiyonel çözümleri, çağdaş mimarlığa çok şey katabilir.

******Din bir yönetim biçimidir,  bizim uğraşımız felsefeyledir. Ayak dedim de!, Akustik hocamız Ercüment Tarcan  bir başkaydı. Ağabeyi besteci Bülent Tarcan’dır. Ercüment Hoca “deli” olarak tanınırdı. Her dersten önce klasik bir eser dinletirdi. Genelde doksan, yüz verir kimseyi bırakmazdı. Ders notları çok değerlidir ve hala saklıdır. “Doğuda ve güneyde konser salonu olmaz, kuzeyde olur” der, iyi salonların bulunduğu ülkeleri bir bir sayardı. “Bir omzu benim iki omzum genişliğindeki Yıldırım Gürses denen  ‘dişle soyulmuş hıyar’ elli kemanı yanayana koyup çalınca ‘çok sesli müzik’ yaptığını sanıyor” derdi. Ateşli bir Osmanlı Musikisi  karşıtıydı. Türklerin yüzyıllar süren İstanbul kuşatması altında, “gittik, gidiyoruz” diye kabuslar gören Doğu Romalılar’ın karamsarlığının sindiği, bu müziğin makamlarının olduğu gibi Bizans’tan miras olduğunu söyler, Oniki Eylül Faşizmi’nin dayattığı palavra “Türk İslam Sentezi” yozlaşması ile dalga geçerdi, “Bilmemkim Efendi, zamanında yüzbinden hayli fazla eser bestelemiş, maalesef günümüze üç tanesi ulaşmıştır” diye. Ercüment Hoca Akademi’nin “kumda yüzen” oditoryumunun da mimarıdır. Dönemin rektörü Muhteşem Giray’ın odasının kapısını açıp sin-kaf edip, kapattığı söylenirdi. Profesörlüğü reddettiği de. Hah! Ayak meselesi de şöyle : Üstat bi gün derse barut gibi girdi : “Yukarda Şehir ve Bölge Planlama kürsüsünün ordaki tuvalete girdim, ellerimi yıkamak için dışarı çıktım, yanımdaki lavaboda tırnakları kir ve irin dolu, iğrenç kocaman bir ayağın varlığını farkettim. Hademe  ayısı lavaboda abdest alıyo” diye içini döktü. Bugün üstü ibadethane  altı kârhane olan yerler bu tiplerle doludur.

 Ziya Paşa’dan bir gazel:

 Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm

Bulundum ben dahi dar-üş-şifa-yı Bab-ı Âli’de
Felatun’u beğenmez anda çok divaneler gördüm

Huzur-ı gûşe-yi meyhaneyi ben görmedim gitti
Ne meclisler ne sahbâlar ne işrethaneler gördüm

Cihan namındaki bir maktel-i âma yolum düştü
Hükümet derler anda bir nice salhaneler gördüm

Ziya değmez humarı keyfine meyhane-i dehrin
Bu işretgehte ben çok durmadım ammâ neler gördüm

 Gotik sonrası Rönesans hareketi ve stiller dönemi olarak adlandırılan saray sanatları içinde, iç mekan düzenleme sanatı yavaş yavaş mimarinin baskısından sıyrılıp, bağımsız bir sanat dalı olmaya başladı. Ancak hala tasarım, soyluluk, statü ve zenginlik mesajları vermeye yönelikti. Ta ki büyük sanayi devrimi sonrasına dek.

 Sanayi devrimi, aristokrat sınıfın çöküşü ve tüccar burjuva sınıfının yükselişi ile sonuçlandığında, aristokratların yüzyılların süzgecinden geçmiş, çılgınlığa varacak ölçüsüzlükteki gösterişli (İng.lavish) zevki, burjuva sınıfının gelişmemiş, ham, taşra zevki ile harmanlandı. Sonuçta sanat tarihçilerinin, Ondokuzuncu Yüzyıl’da “Eklektisizm” adlandırmasıyla sınıflandırdığı, seçmeci, temelsiz, felsefesiz, yoz mekan tasarımı ilkeleri hakim oldu.

 Doğrusu bu stil ile günümüz Türkiye’sinde yaşanan “Arabesk” diye adlandırılan akım (kitsch) arasında koşutluk kurmak haksızlık olur. Çünkü Eklektisizm akımının dahi kendince bir taklit anlayışı ve el emeği değeri vardır. Günümüzün arabesk tanımlaması ise bu değerlere dahi haiz değildir. (bkz. Dubai)

 Eklektik sanatın başyapıtlarına İstanbul’da rastlayabiliriz. Dolmabahçe Sarayı, Ortaköy Camii, Beyoğlu’ndaki pek çok yapı hep bu akımdandır. Daha önce dünya sanat ve kültür tarihi sistematiğini tekeline almakla suçladığımız batılılar, bu tür eserlerin korunmasında biz doğululardan çok daha dikkatlidirler. Örneğin onlar çoğunlukla, bizim Dolmabahçe Sarayı gibi önemli, odak noktası, muhteşem bir yapının sırtına ağır, çirkin, kamburluk verecek, siluete tecavüz eden  dev otel kompleksleri inşaatına izin vermezler. Batılılar eklektik eserlerini dahi döneminin kültürünün kanıtı olarak titizlikle korurlar.*******

******* Faşist Mussolini döneminde Romanesk pek çok eserin yıkıldığı, Faşist Franko döneminde İspanya kıyılarının yağmalandığı gibi örnekler de vardır canımıniçi!

20.yy Başında çağdaş mimariyi başlatan akımlar ardarda atıldı. Toplumcu felsefe, demokrasi, seri üretim teknolojisi ve elsanatlarının gerilemesi, ardından “Fonksiyonalizm” ve “Rasyonalizm” akımlarıyla, “modernler” geldi.

Amaç en kullanışlıyı, en rahatı, en güzeli en ucuza tasarlamaktı. Çağın en güçlü tasarımcıları bu dönemdeki BAUHAUS ekolünden çıkış yaptı. Le Courbusier, Mies Van Der Rohe, Frank Lloyd Wright ve daha bir çok büyük tasarımcı.

Fonksiyonalizm aşılmıştır*******Çağlar değişmekte, üretim teknolojileri süratle gelişmektedir. 21.yy insanın uzay, hız ve iletişim çağı olacaktır. Moda akımlarının gelip geçiciliği önemsizdir. Önemli olan tasarımcıların insana daha yararlı olanı arama çabasını kaybetmemeleridir. Çok uzaklardan dahi sızan, akılcılık ışığı********* çağdaş tasarımcının en büyük yardımcısıdır.

Bitti.**********

********Acaba?

*********Akılcılık ışığı bu konuşmanın yapıldığı zamandan beri pek de sızmadı, tam tersi “akıl dumura uğradı”. “İkinci Ortaçağ” sıkıştırıldı XX.yy’ın son çeyreğine. İKİNCİ ORTAÇAĞ. Bunu hep söylüyorum. İnternette arayınca Eco’nun Yalçın Küçük’ün ve Aslan Başer Kafaoğlu’nun da aynı ifadeyi aynı anlamda kullandığını görüyorum. ODTÜ Derneği’nin “Avrupa Birliği ve Türkiye” konulu toplantısında Kafaoğlu şöyle diyor :
Aslan Başer Kafaoğlu: O kadar iyimser değilim ben. İşçilere karşı Alman işverenlerinin şantajı var; sizin dediğiniz gibi ?alır gider, fabrikayı Çin?de kurarız. O zaman işsiz kalırsınız? Yani bu küreselleşme sermayeye büyük koz verdi. Yalnız bir şey var, tabii arkalarında hepsinin milli devletleri var. Bu tekeller neye güveniyorlar? Son tahlilde Amerikan Silahlı Kuvvetlerine güveniyorlar. Tek teselli, bereket versin ondan da korkmayan, korkmadığını da belli eden, söyleyen ülkelerin bulunması. Bu ülkeler çoğaldıkça; mesela Çin, mesela Hindistan, mesela Rusya?daki Putin yönetimi; bunlar sesini yükselttikçe aslında değişecek. Çünkü, sonunda gerçekten İngiliz işçisi de, Amerikan işçisi de sömürülüyor, fakat işçi ideolojik yenilgi içinde. İdeolojik yenilgi öyle bir yenilgidir ki, yenildiğinden haberin olmaz. İşçi ?işsiz kalmayayım? telaşında şimdi, biliyor musunuz? İşçi iktidarı düşünmez oldu. İlk yapılacak iş, işçiyi ve bu emekçi sınıfları bu ideolojik yenilgiden kurtarmak. Onun için iş o kadar kolay değil. Yani, sadece bir ekonomik mesele değil, sosyal bir düzenin kafalara yerleştirilmesi, tıpkı Ortaçağda bir taassubun kafalara yerleştirilmesi gibi, ben onun için bazı kitaplarımda, yazılarımda “ikinci ortaçağ” diyorum. İkinci Ortaçağdayız, değerler değil, kötü şeyler öne sürülüyor. Dünyada uyuşturucu ticareti artıyor, bilim yerine fal geçiyor. Nazım Hikmet?in Şiir Matinesi yerine, Hülya Avşar?ın Şovunu seviyorlar. Çocuklarıyla konuşmuşlar, ?ne düşünüyorsunuz?? diye sormuşlar. Yüzde 70?inin cevabı ?bu memleketten çıkmak?. Yani bu memleketi istikbal olarak görmüyorlar. İşte öyle bir kuşak yetişiyor. İşler oldukça zor.

 *********Daha yirmi yıl evvel bile Konürbasyon – Aglemerasyon sonucu İstanbul ile birleşen sanayi kenti İzmit’in seçkin Rotaryenleri, Kitsch bi otelin balo salonunda eşleriyle, zengin bi sofrada konuşmacıyı bekliyolar. Davet sahibine ceketimin içine siyah boğazlı kazak giymemin ayıp olup olmadığını soruyorum. “Yo hayır, bu senin stilin” diyerek incelikle içime su serpiyor. Bi kadeh rakı, iki lokma yeter. Kürsü. Konuşma. Meğer, bunlar “eşli toplantı”da İstanbul’dan gelen “sosyete de-ka-ra-tö-rü”nden, yılın moda renkleri, dekorasyonda yükselen tirentler, o zaman yoktu ama şimdi olsa fenkşui gibi eğlencelik konular bekliyolarmış. Takmış takıştırmış süslü hanımlar, tüccar ve sanayici beyler beş dakka sonra sıkıldılar. Büyük bir hata yapmıştım. Kulüp Başkanı soğuk bi sesle, “Bu akademik konuşma için teşekkür ederiz” dedi. Sorular kısmında, gayet ekir bi zat, oratora hiç de hoş olmayan bi üslupla, “kilise – cami” karşılaştırması üzerine “demagoji” açma girişiminde bulunarak saldırdı. “Tabi, tabi haklısınız” diye geçiştirdim.Çiçek ve üzerinde Rotary mührü olan bir “konuşmacı belgesi” verdiler. Bi baktım, soyadımı yanlış yazmışlar. Eve gidince yırttım attım. Çiçeği zaten davet sahibinin güleryüzlü eşine vermiştim.

Yunus der ki ey hoca

İstersen var bin hacca

Hepsinden iyice

Bir gönüle girmektir

 

Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız

Kamualem birdir bize

 

Derviş gönülsüz gerek

Sövene dilsiz gerek

Dövene elsiz gerek

Sen derviş olamazsın

 

buy Levitra Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil.

Arkitekt’in ikinci naşiri sevimli mimar Ahmet Turhan Altıner sorgulamasında haklıydı : “Mimarın içi dışı olmaz”

Yirmi yıl önce yazılmış bu yazıyı sonuna dek okuyan her okuru kucaklıyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. T.Bülent Manzak dedi ki:

    Sonunakadar okudum. Birikimlerine sağlık sevgili Anlağan kardeşim…

YORUM YAZ