ORTAÇAĞ KARANLIĞI…

Bodrum Gündem
Bodrum Gündem
  • 07.01.2015
  • 865 kez okundu

taşkın_atılgan_bodrum_gundem_yorum

order misoprostol online

Özgürlüklerin Sınırlandırılması Ortaçağ Karanlığına, Yolsuzluk Ve Rüşvet Dünyasına, Çürümeye ve Çöküşe Açılan Kapıdır! Viagra online

buy Phenergan online

İnsanlık tarihi, özgürlük sınırlarının, özellikle düşünce ve ifade özgürlüklerinin, genişletilmesi mücadeleleri tarihidir.
Mustafa Kemal Atatürk,
“Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır…”
Derken, “muasır medeniyete” (çağdaş uygarlık) ulaşmanın önündeki en büyük engellere, özgürlükleri sınırlayan engellere dikkatleri çekmekteydi.
Batı dünyası, Katolik Kilisesinin, özgürlükleri şiddet kullanarak kısıtlayan dogmalarına karşı verdiği, 1000 yıl kadar süren ve milyonların hayatına mal olan mücadeleler sayesinde, özgürlük engellerini, çok büyük ölçüde ortadan kaldırmayı başarmıştı. Bu sayede, bilimde, felsefede, teknolojide, demokraside, insan haklarında, bilgi ve refah toplumunu yaratmada insanlığın önünü açan devrimlere imzasını atabilmişti.
Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş medeniyete ulaşmak ve geçebilmek için, özgürlüklerin önünün açılmasının önemini anlayıp, anlamakla da kalmayıp, sosyal ve kültürel devrimlerle (Cumhuriyet Devrimleri) uygulamaya koyan ilk “Doğulu” devrimci liderdir.
Özgürlüklerin ve bunların sağladığı ortamlarda gelişen demokrasinin, bilim ve aklın baskın olduğu ülkelerde kamu mülkünün talanı, yolsuzluk, rüşvet vb. eylemlerin siyasi iktidarlar tarafından yapılması neredeyse imkânsızdır. Yapanlar da çok kısa zamanda kendilerini bağımsız ve tarafsız yargının önünde hesap veriyor durumda bulurlar ve cezalarını çekerler. İşte tam da bunun için, halk düşmanları, hırsızlar ve yolsuzlar, özgürlüklerin düşmanı ve cehaletin, yobazlığın, kör inancın dostudurlar. Çünkü, hukuk dışı faaliyetlerini; sorgusuz ve sualsiz yürütebilecekleri ortam, ifade ve düşünce özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlandığı, yalnız kendi propagandalarının, “Havuz” medyasına sahip olmaları sayesinde, özgürce yapılabildiği, otoriter, despot veya totaliter rejimlerdir.
AKP rejiminin, sık sık tekrarladığı, Osmanlılığa dönüş özleminin arkasında yatan neden de, bu despotluk, keyfilik, sorgusuz, sualsiz ve denetimsiz yönetebilme, “devlet malı deniz yemeyen domuz” ortamına özlemidir.
600 yıl yaşamış olan Osmanlı İmparatorluğu, son 200 yıl kadar süren dönemini “Avrupa’nın Hasta Adamı” olarak ölüm döşeğinde geçirmiştir. Bu imparatorluk, 8. Asır ve 12. Asır arasında hüküm süren İslam İmparatorlukları (Abbasi, Endülüs Emevileri ve Büyük Selçuklu gibi) döneminde yaşanan “İslam Aydınlanmasının” ortaya çıkardığı, evrensel katkılar vermiş Müslüman bilim ve felsefe insanları (El-Kindi, Farabi, İbn-i Sina, Omar Hayyam, İbn-i Rüşd gibi) seviyesinde bir tek bilim veya felsefe insanı yetiştirememiştir.
Niçin?
Bu soruya, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği en büyük Osmanlı tarihçilerinden birisi olan Prof. Dr. Halil İnalcık (“Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), YKY, 2003, s. 181.”) şöyle yanıt vermektedir:
“Osmanlı ilmi çalışmalarının amacı, Tanrı kelamını doğru anlamak olan dini bilgiyi tek gerçek ilim olarak gören geleneksel İslami anlayışla sınırlıydı. Bu bilginin temelini Kur’an ve Hazret-i Peygamberin hadisleri oluştururdu. Akıl din hizmetinde sadece bir tamamlayıcıdır. Dini ilimlerin usulü (metodolojisi), kanıtları önce Kur’an, sonra Peygamberin hadislerinde, daha sonra da kayda geçmiş örneklerde aramak, akıl yoluyla belirlemeye ancak son çare olarak başvurmaktı…
*************************************************************************
…Bu gelenek, İslam’da serbest (ÖZGÜR) DÜŞÜNCEYİ sınırlamış; sonraki Müslüman düşünürlerin yenilik yapabilmesi neredeyse olanaksız hale gelmiştir …”
*************************************************************************
Bu basit gerçeği anlamamız ve bir şeyler yapmamız 800 yıl almıştır (Teşekkürler ATATÜRK ve Cumhuriyet Devrimleri!) Şimdi de, anlamamakta ısrar edenlerin veya çıkarlarına ters düştüğünden inkar edenlerin çoğunlukta olmalarından dolayı, çoğunlukçu demokrasinin (diktatörya da diyebiliriz!) kadrine uğrayarak geriye tornistan ile meşgulüz!
Bu “ÖZGÜR DÜŞÜNCEYİ sınırlama geleneği” ise bir Osmanlı icadı değildir. 12. Yüzyılın sonlarında İslam dünyasında yaşanan “İslam Aydınlanmasını” sona erdiren, zamanımızda bile süren İslam Ortaçağını (Karanlık Çağını) başlatan, özgürlükleri kısıtlayan dönem, “İslam Aydınlanmasını” yaratan bilim ve felsefe insanlarını “din dışılıkla” suçlanmaları ve eserlerinin ve bu eserlerin ortaya çıkmasına imkân hazırlayan ÖZGÜRLÜK (özellikle de düşünce ve ifade özgürlükleri) ortamının yok edilmesi ile başlamıştır.
“İslam Aydınlanmasına” karşı gelişen tutuculuğun çekirdekleri, bu aydınlanma döneminin başlamasında önemli katkıları olan ve “Arapların Filozofu” olarak bilinen Aristocu Ya’kup bin İshak el-Kindi (795-876) zamanında filizlenmeye başlamıştı. Eğitimi için, doğduğu Küfe’den (Irak) ayrılarak Bağdat’a giden El-Kindi, Bağdat’ta, Halife Mansur’un kurduğu Beyt’ül Hikmet’te çalışmalarda bulundu. Coğrafya, siyaset, felsefe, kozmoloji, fizik, matematik, müzik, optik, teoloji… üzerine eserler yazdı. “El-Kindi, doğa bilimleri üzerine yaptığı araştırmalar sayesinde rasyonel düşüncenin değerini anladı ve sonuç olarak köktendinci Müslüman din adamlarının hışmına uğrayan ilk İslam filozofu olarak tarihteki yerini aldı.” (Prof. Dr. John Freely).
12. yüzyıla gelindiğinde ise, Aşari/Sünni mezhebinin önde gelen ilahiyatçılarından Al-Gazali (1058, 1111), yazdığı “Filozofların Tutarsızlığı” isimli kitapta, “İslam Aydınlanması”nı başlatan, akılcı El-Kindi, Farabi (Ö. 950) ve İbn-i Sina (Ö. 1037) gibi bilim adamı filozoflara karşı çıkarak, dini dogmaların akıldan önce geldiğini, dogmalara ters düşen akıl yürütmelerin ve bilimsel buluşların kabul edilemeyeceğini savunarak İslam Âleminde karanlık çağı başlatıyordu. Gazali, matematiğin ve felsefenin İslam’a karşı olduğunu ve insan düşünüşünü zehirlediğini, kuşkuyu yok etmede başarılı olmadığını (hâlbuki kuşku ve merak bilimsel araştırmanın ve bilginin dinamosudur), imanı zayıflattığını iddia edip lanetleyerek dogmaların akla, kaderin ise özgür istence olan üstünlüğünü savunuyordu. Böylece, bilim ve felsefenin yaşamsal ihtiyaç duyduğu düşünce ve ifade özgürlüğü ortamını, Aşari/Sünni dogmaları dışına çıkan bilimsel ve felsefi bulguları “din dışılıkla” suçlayıp, bilim ve felsefeyi temellerinden yok ediyordu.
Bugün, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan; yoksulluk, yolsuzluk, rüşvet, gerilik, cehalet, insan hakları ihlalleri, terör, diktatörlükler ve yobazlıktan kurtulmak demek, temelleri 800 yıl kadar önce atılmış olan ve bilimi ve felsefeyi dogmalarla, hurafelerle kısıtlayan duvarların ve engellerin ortadan kaldırılması, özgürlük kapılarının (demokrasinin ve özgürlüklerin olmazsa olmazı olan Laikliğin) ardına kadar açılması demektir.
Bugün, tarihi gerçekleri bilmeyerek veya kasıtlı olarak çarpıtıp istismar edenler; El-Kindi’nin, Farabi’nin, İbn-i Sina’nın, El-Biruni’nin, Harezmî’nin, İbn-i Rüşd’ün ve bunlar gibi pek çok Müslüman bilim ve felsefe insanlarının eserlerinden ve evrensel tanınmışlıklarından kendilerine övünme payı çıkarırken, bunların eserlerini “din dışılıkla”, “kâfirlikle” suçlayıp yaktıran ve mahkûm ettiren, Aşari/Sünni mezhebinin önde gelen ideologları, mesela İmam El-Gazali ile bugün de aynı görüşü paylaşanlar, kişisel çıkarları uğruna, aynı özgürlüksüz lük, yobazlık, yolsuzluk ve çürümüşlük ortamını yaratmaktan ve sürdürmekten, ülkeyi yıkıma sürüklemekten, gerçekleri örten demagojilerinden utanmazlar!

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ