enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

TARİHİN DERİNLİĞİNE DAYANAN SARIKAMIŞ OLAYI/Hasan İzzet Altınanıt…

TARİHİN DERİNLİĞİNE DAYANAN SARIKAMIŞ OLAYI/Hasan İzzet Altınanıt…

TARİHİN-DERİNLİĞİNE-DAYANAN-SARIKAMIŞ-OLAYI-hasan-izzet-altınanıtTARİHİN DERİNLİĞİNE DAYANAN SARIKAMIŞ OLAYI…

Tarih araştırmalarında kişiler; politik görüşlerini, o devre ait veya şahıslara ait sevgilerini, bağlılıklarını bir kenara bırakıp olayları irdelemeleri gerekir. Elde edilen güzellikler, yapılan hatalar bu şekilde daha net ortaya konulur. Ayni güzellikleri yaşamak,veya ayni hataları yapmamak için dersler çıkarılır. Yaptığımız araştırmalarda yukarıda belirttiğimiz durumları SARIKAMIŞ olayında da görmekteyiz.

SARIKAMIŞ; 22 Aralık 1914 de başlayıp, 1915 yılı Ocak ayı ortalarına kadar devam eden bir olay değildir. SARIKAMIŞ; kökü tarihin derinliklerine dayanan ve ileriki günlerde de yaşanan olaylar zincirinin bir parçasıdır.

Bilindiği üzere Çar Petro zamanından beri sıcak denizlere inme düşüncesi, Çarlık Rusya’sından sonra, ister komünist ister liberal yönetimlerde hatta bugün bile devletlerinin ana politikası oldu. Bu görüşü sağlayabilmek için üçyüz yıla yakın bir süre Kafkas toplumları ile savaştı ve 1864 yılında, acımasızca, asırlarca o bölgede yaşayan toplumları soykırıma tabi kılıp, sürdü, kendi yönünden zafere ulaşarak doğuda Osmanlı topraklarına ulaştı.

93 Savaşı denilen 1877-1878 savaşında Osmanlı ordusunu yenmesi sonunda Yeşilköy’de [Ayastefanos] imzalanan antlaşmanın bazı maddeleri diğer Avrupa devletlerini rahatsız etmesi üzerine revize edildi ve 13 Temmuz 1878’de Berlin’de yeniden imzalandı. Bu sözleşme ile doğu bölgemizde Doğu Beyazıt hariç olmak üzere Kars, Ardahan, Batum Rusların yönetimine tam olarak, Bosna-Hersek’in yönetimi de Avusturya’ya geçici olarak bırakıldı. İngiltere’ye Kıbrıs Adasında bir üs sağlandı.

Bu verilen haklar; geçici bırakılan topraklar, ileriki tarihlerde Girit gibi, Yunanistan gibi Bulgaristan gibi Mısır ve Tunus gibi ilâveleri ile birlikte Osmanlı’nın ekonomik ve politik bakımdan güçsüz kaldığı bir anda elden çıktı.

Bu güçsüzlüğün temelinde bir tarım ülkesi olarak yaşayan ülkenin, dünyada tarım sektöründeki gelişmelere ayak uyduramaması ve Avrupa’nın sağladığı sanayi ekonomisine geçememesi sonucunda üretim mallarının elde edilmesinde dışa bağımlı olması yatmaktadır. Akla gelebilecek her türlü mal ithal yolu ile temin edilebiliyordu. Ayrıca toprak kayıpları, Osmanlı bütçesine katkı sağlayan devletlerden alınan vergilerin alınamamasına neden oldu.  Bu da bütçedeki açığı büyüttü. Bu açığı kapayabilmek için dış ülkelerden sağlanan borçlar Sultan Abdülaziz saltanatından itibaren çoğaldı.

Bu borçların taksit ve faizlerinin zamanında ödenememesi 1881 yılında alacaklı devletler tarafından, alacaklarını doğrudan toplamak gayesi ile DÜYUN-U UMUMİYE İDARESİ’ nin kurulmasına olanak verdi. Şüphesiz bu idare Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik bağımsızlığını ortadan kaldırmış oldu.

Askerini giydiremez, yokluk içinde olan memuruna maaş ödeyemez duruma düşen devlet; Yunan, Trablusgarp, Balkan Savaşlarını da yaşadı. Bu savaşların kayıpları ve yorgunluğu henüz telâfi edilmeden Birinci Dünya Savaşı başladı.

Savaşa girişimiz sırasında ve savaş sırasında yapılan hatalar ve bu hatalar içinde yaşanan SARIKAMIŞ.

Konumuz olan SARIKAMIŞ SAVAŞI’nda, yukarıda belirttiğimiz gibi, doğruyu bulabilmek için her yönden tarafsız olmak zorunda olmamız gerekirken, bu savaşta da çeşitli görüşlere tanık olmaktayız. Özellikle savaş stratejisi yönünde görüşlerdeki anlaşmazlıklar, şehit ve yitik sayısında farklılıklar vb. Bütün bunlar, olaylara bakışın taraflı olmasından kaynaklanmaktadır.

Yitik sayısında bazı yazarlar 11.000’den bahsederken, bazıları 30.000’den bahsetmekte, bazı kişi ve kuruluşlar yitiğin 90.000 olduğunu ifade etmektedirler. İlk Genel Kurmay açıklamalarında ordu muharip gücünün 120.000 olduğu ve geri dönen asker sayısının 12.000 olduğu, dolayısıyla yitik sayısının 108.000 olduğu açıklanırken daha sonraki tarihlerde yitiğin 60.000 olduğu kayıtlara geçirildi. Behiç Erkin’in [HÂTIRAT (1876-1958)] adlı eserinin 146’ncı sayfasında Sarıkamış’taki Zayiatımız başlığı altında yitik sayısını: “…Hâlbuki o mıntıkada silâhaltına alınan efradın yekûnu 800 bin kişi idi. Bu hesaba göre, zayiatımız aşağı yukarı 800 bin ere baliğ oluyor demektir. Bunun dörtte birini kayıt yanlışı diye kabul etsek dahi, yine 600 bin kişinin esir olmuş, donmuş, yaralanmış, ölmüş ve firar etmiş bulunduğu neticesine varırız.

Bu hesabı Enver Paşa’ya gösterdiğim zaman yüzüme baktı “Bunlar nasıl olsa bir gün ölmeyecekler miydi?”  diyerek meseleyi halletti.”  diye bildirmektedir.

Yitiklerimizin yalnızca; şehit, yaralı, kayıp, kaçaklardan oluştuğunu ve sayıları hakkında Osmanlı kayıtlarına göre doğru olarak bilmenin olanak dışı olduğunu görmekteyiz.

Ayrıca; Hopa-Artvin-Ardahan yöresinde görevde bulunan iki tabur, bir süvari takımı ve bir dağ topçu bataryasından oluşan Alman subay Binbaşı Ştanka Bey (İbrahim Bey) komutasındaki müfrezenin, ileride bahsedeceğimiz Kop Geçidi savunmasındaki yitikleriyle ilgili tam bir bilgiye sahip değiliz.

Bölge halkının büyük bir kısmı Osmanlı Ordusuna yardım etti bahanesi ile yaşa başa bakmadan kurşuna dizildiği, Nargin Adası veya Sibirya’ya gönderildiği bilinmektedir. Bu katledilen veya sürgüne gönderilen halkın sayısı ve akıbetleri, hiçbir zaman öğrenilemedi.

Yitikler hakkındaki düşüncelerimizi belirttikten sonra; bölgenin coğrafi durumunu, iklim koşullarını ve ekonomik, lojistik destek ve kara ulaşımı ve 3’üncü Ordu’nun ve Rus birliklerinin durumlarını incelemeye çalışalım.

Em.Kur.Yrb. Şerif İlden eserinde coğrafi durumu aşağıdaki şekilde belirtmektedir:

“Karadeniz eğrisinde bulunan Oltu ve Bardız bölgelerinden Hazar Denizi eğrisinin bir başlangıç noktası olan Sarıkamış bölgesine varmak için kesinlikle bir dağ silsilesini geçmek gerekmektedir. Üç deniz eğrisinin birleştiği bu dağlık bölge genellikle deniz yüzeyinden 2000-3000 metre yüksektir. 1914 yılında Erzurum’dan Sarıkamış’a giden yol Hasankale’ye kadar şosedir ve her mevsimde topların geçmesine uygundur. Hasankale’den Köprüköy’e kadar olan şose onarıma muhtaç olmakla birlikte Köprüköy çevresine kadar düzdür. Köprüköy’den, gümrük sınırı noktası olan Kötek bölgesine kadar yol, ancak yaz mevsiminde askeri birliklerin hareketine uygundur. Bu yol Aras Nehrine bağlantılı olduğu dereler ve bu dereler arasında kalan muhtelif sırtları aşarak Horum düzüne doğru yükselir ve ünlü Zivin (Süngütaşı) Tabyasının batısındaki boyun noktasından itibaren Rus sınırını geçerek Sarıkamış’a gider. Erzurum’dan Oltu yönüne adi bir yolla gidilir. Bu yol Erzurum Ovası içerisinde az çok düzenli bir şosedir. Karagöbek Tabyası’ndan sonra, dalgalı ve dağlık bir bölgeden geçer. Gökdağ’ın bir boyun noktasından, Sivri Deresi’ne ve Karadeniz eğrisine girer. Kaleboğazı’ndan Rus sınırını geçer Oltu’ya varır.

                Oltu’dan sonra düzgün bir şose Ardahan yönüne uzayıp gider. Hasankale-Köprüköy hattının kuzeyindeki bölgede yol yoktur. Köyler arasında adi ve doğal çizgiler vardır. Bundan dolayı Bardız’a (Gaziler) gitmek için dağlık bir arazinin sarp keçi yollarını izlemek zorunludur. Rus sınır karakolu olan Bardız’dan Sarıkamış’a giden yol Çanur ve Soğanlı dağlarından geçer, kışın terk edilmiştir.”      

Savaş bölgesinin 2000-3000 metre irtifada oluşu ve mevsimin kışa rastlaması, uzun gecelerde ısının eksi 20 hatta eksi 40’a kadar düşmesine neden oluyor. Sıra dağların derin karla kaplı olması da hareket etmeyi güçleştiriyor. Harekât sırasında ordu düşmandan ayrı olarak iklimle de savaşmak zorunda kalıyor.

3’üncü Ordunun ikmali Karadeniz hâkimiyetine göre planlanmıştı. Cephe İstanbul ve Karadeniz’e sahili bulunan diğer kentlerden gemilerle takviye edilecekti. Savaş gemilerinin korumasında Trabzon’a ulaştırılan malzeme buradan Erzurum’a karayolu ile nakledilecekti. Bu hat, süratli Rus muhriplerinin saldırısına açık olduğundan fazla güvenli değildi.

Nitekim 6 Kasım günü Zonguldak ve Ereğli limanlarına baskın düzenleyen on Rus savaş gemisi, liman ve kentlerde büyük hasara neden olurken, dönüş yolunda 7 Kasım günü rastladığı Bahr-i Ahmer, Bezm-i Âlem ve Mithat Paşa gemilerini batırarak deniz nakliyatına büyük darbe vurdu.

Bu gemiler ayrıca; 3’üncü Ordu’nun ihtiyacı olan kışlık giysilerin bir kısmını, mühimmatı, askerleri, Kafkasya’da isyan çıkarmakla görevlendirilen Çerkez liderlerini, üç pilotla, iki keşif uçağını taşımakta idi. Bu gemilerin batırılışı da hatalar zincirinin bir parçası olarak tarihteki yerini aldı. Savaş için bu kadar önemli değerleri taşıyan bu gemiler, üzüntüyle belirtmek isteriz ki, birkaç savaş gemisinin koruması olmadan yola çıkarılmıştı. Bu durumda Trabzon’a deniz yolu ile sevkiyatın tehlikeli olduğu görüldü. Sevkiyat gerek kara gerek demiryolu olanaklarından son derecede yoksun bölgeye, Anadolu’nun diğer bölgelerinden yapılmaya çalışılıyordu.

Dağlar, nehir ve göller büyük kuvvetlerin harekâtını etkileyeceği gibi bu birliklerin lojistik desteğini de o oranda güçleştirir. Savunmada önceden planlı olarak çeşitli ikmal maddesi stokları yapılmadıkça; ileri harekâtta ise bu engelleri aşacak, birliklerin yakınlarına kadar sokulacak ikmal araç ve gereçlerine sahip olunmadıkça bölgeden veya yurt içinden lojistik desteğin sağlanması geç ve güç olur.

Nitekim; Doç.Dr.Tuncay Öğün eserinde lojistik destekle ilgili: “Bir ordu için seferberlik hazırlıklarının yapıldığı ve savaşın devam ettirildiği bölgenin coğrafi yapısı kadar o bölgenin ekonomik etkinliklerinin de çok büyük önemi vardır.  Bu nedenle Kafkas Cephesindeki iaşe meselesini izah edebilmek için yörenin ekonomik durumunu bilmek gerekir. Çünkü fakir ve verimsiz bölgelerde faaliyet gösteren ordular yiyecek başta olmak üzere bazı temel ihtiyaç maddelerini bulundukları bölgeden sağlayamadıkları takdirde, bunları uzak yerlerden getirmek zorunda kalacakları için lojistik hizmetlerin yükü bir kat daha artacaktır. Bu durum ulaşım imkânları yetersiz ve lojistik hizmetleri mükemmel olmayan ordular için çok daha büyük zorlukları da beraberinde getirmektedir…

…Üretim ve ulaşım imkânlarından neredeyse tamamen mahrum bulunan bölgede mevcudu yüz elli bini aşan 3’üncü Ordu gibi büyük bir kuvvetin erzak ve her türlü lojistik desteğini sağlamak üzere mükemmel bir lojistik destek teşkilatının oluşturulması neredeyse imkânsız gibi idi.” düşüncelerini açıklamaktadır.

Lojistik destek yönünden belirtilen bu hususların yetersiz oluşu bölgede savaşan Genel Kurmay kayıtlarına göre 129.000 savaşçı olmak üzere 189.562 mevcutlu orduyu çok zor koşullar içinde bırakmıştır. Ordu bünyesinde ateş desteği sağlayacak 172 top ve gerek topların çekiminde gerek ikmal işlerinde kullanılmak üzere 60.877 yük hayvanı mevcuttu. 189.562 erin savaşabilmesi, kendini koruyabilmesi için elinde ancak 109.108 tüfek vardı.

Rus birliklerinin 1 Kasım 1914 günü Sarıkamış üzerinden başlattığı saldırı sırasında; 10’uncu Kolordu birliklerinden 30’uncu Tümen Giresun, 31’inci Tümen Ünye ve 32’nci Tümen dağınık olarak Samsun bölgelerinde bulunuyorlardı. Bu kolordunun Erzurum’a nakli deniz yolu ile Trabzon üzerinden yapılması planlanmıştı. Gemilerin gecikmesi, sevkiyatta iki haftalık bir gecikmeye neden oldu. Ünye ve Giresun’da bulunan iki alay Trabzon’a zorlukla gönderildi. Rus donamasının tehdidi nedeni ile diğer birlikler karadan yürütülerek iki haftalık bir gecikmeden sonra Erzurum’a, yolda da kaybedilen zaman eklenerek, sevk edilebildi ve kolordunun lojistik birlikleri savaş alanına ulaşamadan kolordu savaşa girmek zorunda kaldı. Lojistik destek birlikleri emir verilerek daha önce yola çıkarılıp kolorduya destek sağlanabilseydi sonuç Türk Ordusu lehine dönüşebilirdi. Fevzi Paşa [Çakmak] eserinde “…bu yanlışlar yapılmasaydı, Sarıkamış muharebesi belki üç dört hafta önce gerçekleşir, Köprüköy ve Azap muharebelerinde sarsılmış ve ihtiyatlarını kullanmış olan Rus ordusu karşısında, havalar uygunken kesin bir sonuç elde edilebilinirdi.”  demektedir.

Murat Bardakçı’nın yayımladığı “HAFIZ HAKKI PAŞA’NIN SARIKAMIŞ GÜNLÜĞÜ” ‘nün 47’inci sayfasında 10’uncu Kolordu’nun geciken nakli ile ilgili şu satırları üzüntüyle görüyoruz: “…Ruslar bir Kafkas Kolordusu ile bir Türkistan Kolordusu’ndan ve ihtiyat teşkilâtından ibarettir ki, cem’an 80-90 bin muharibi geçmez. Binaenaleyh, bizim 10.Kolordu da varırsa o halde 3.Ordu taarruz olarak da hareket edebilir ve kışı kısmen olsun Rus toprağında geçirir.

                Yalnız, 10.Kolordu’nun nakli pek karıştı. Ben bu kolordunun behemehâl İstanbul’a, olmazsa Erzurum’a naklini bir aydır teklif ediyorum. Hatta “Harbi tehir edelim, bu işi yapalım.” dedim.  Nâzır dinlemedi. Suşon da vakitsiz harp açtı…

                Bugün nakliyat Giresun’dan başladı. Fakat bir alay giderken Karadeniz’de toplar patlayınca Suşon’u da, Nâzırı da telaş aldı ve nihayet Suşon raporla ve telgrafla denizden nakliyatın tehlikeli olduğunu söyleyerek karayolunu tavsiye etti. 

                Netice: 24-25 gecesi [6-7 Kasım] 10.Kolordu’nun karadan sevki emredildi. Binaenaleyh şimdilik lâakal bir ay için 3.Ordu ancak 1/5…” muhariptir.  Rusya dâhiline sevkü’l-Ceyş taarruzu yapamaz…”

                Yukarıda belirttiğimiz olumsuzluklara ek olarak; ordunun telli ve telsiz haberleşme ağı yeterli değildi. Atlı haberciler vasıtası ile irtibat ve muhabere sağlanabiliyordu. Fiziki coğrafi yapısının yanında yukarıda belirttiğimiz bölgede yoğun kar örtüsünün ve yağışının bulunması haberlerin yerine geç ulaşmasına veya ulaşamamasına neden oluyordu.

3’üncü Ordu’dan ayrı olarak; ayni sıkıntıları, yoklukları yaşayarak Binbaşı Ştanka ve Ali Rıza Beylerin birlikleri, Yüzbaşı Halit ve Bahattin Şakir Beylerin Milo müfrezesi Ardahan-Artvin yöresinde görev yapmakta idiler. Aralık 1914 ayının son günlerinde 36 yılını Rus işgalinde yaşayan Ardahan kurtarıldı. Sevinçle sokaklara dökülen halkın coşkusu maalesef bir kaç gün sürdü. Ştanka Beyin, yolların kesiştiği ve bu nedenle stratejik önemi olan Ardahan’ın elde tutulabilmesi için takviye isteğine cevap verilemedi. 2 Ocak 1915 günü kuvvetli Sibirya Kazak Tugayı’nın saldırısı üzerine kuvvetlerimiz geride hasta ve yaralı beş yüz askerini ve Alay Sancağını bırakarak ve çok kayıp vererek kenti terk etti, Şavşat yönüne ve buradan da Ardanuç’a, daha sonraki tarihlerde de Artvin’e çekilmek zorunda kaldı. Halktan olanağı olanlar kafileler halinde Posof ve Şavşat yönüne hareket ettiler. Olanağı olmayanlar evlerine kapandılar. Rus birliği evleri yakmaya ve ırza tasalluta başladı. Karşı koyanlar ve Türk birliklerine yardım edenler kadın, kız, çocuk, erkek demeden üç yüze yakın kişi derhal öldürüldüler.

İletişimdeki kopukluğun bir acı örneği de 10’uncu Kolordu ve Ştanka Bey arasında uzun günler irtibat sağlanamamasıydı. İrtibatın sağlanabilmesi için Ştanka Bey Erzurum Valisi Tahsin Bey’den 10’uncu Kolordu Komutanlığı ile temasa yardımcı olmasını istemek zorunda kaldı.

20 Ocak 1915 günü Hafız Hakkı Paşa, Ştanka Bey’den Artvin’in ölümüne savunulmasını, başarı sağlanamaz ise 10’uncu Kolorduya katılma emrini verdi. 22 Ocak günü Murgul bakır yataklarından çıkarılan ve Almanlar için önemli olan bakır stoklarının Arhavi’ye nakli düşünülmüşse de, Rıza Bey’den Borçka’nın yandığı ve düştüğü haberi üzerine bu nakil sağlanamadı. Artvin üzerine yürüyen düşman kuvvetleri nedeni ile Ştanka Bey’den yardım isteyen Bahattin Şakir Bey kuvvetlerine yardım sağlanamaması üzerine geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece;  Ab-ı Islah (Esenkıyı), İskirati (Subaşı), Hopa 26 Şubat 1915 günü düştü. Ştanka Bey müfrezesi 7 Nisan 1915 tarihinde kurulan Lazistan ve Havalisi Komutanlığı emrine girdi. Bölgede bütün savunmalar kahramanca yapılmış olmasına rağmen gerekli yardım sağlanamadığından bölge kaybedildi.

Karadeniz bölgesinin işgal edileceği endişesini taşıyan halk, Viçe, Atina (Pazar) ve Rize yönüne göç etmeye başladı. Bu korku göç edilen bölgelerde de hareketlenmeye neden oldu ve göç edilen kent halkı da kentlerini terk ederek  batı yönüne göçe başladı.

Bölgede zamanla çarpışmalar hafifledi ve Kafkas Cephesi 1916 yılının başına kadar sessiz kaldı. Ancak, şubat sonunda gerçekleşen Rus ilerlemesi sonunda 7 Mart 1916 günü Rize, 18 Nisan 1916 günü de Trabzon düştü.

Göç edemeyen kadın, erkek, çocuk, yaralı askerler Ermeni çeteleri tarafından acımasızca katledildiler. Bu arada 18 Nisan günü Vakfıkebir yöresinde göç eden halkın üzerine Rus topçu birlikleri ve makineli tüfeklerin ateşi sonunda çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan 182 kişi hayatlarını kaybettiler.

Bölgede yenilginin nedenleri ve sonraki günlerde gelişen olaylar:

Rusya’nın bölgede bulunan Kafkas Ordusunda 1’inci Kafkas Kolordusu ve 1’inci Süvari Tümeninden oluşan 60.000 mevcutlu birlikleri bulunuyordu. Savaşın başlaması ile takviyelerle mevcudun 90.000’i bulduğu tahmin ediliyordu. Bu birliklere ilâve olarak Kars ve Batum’daki savunma önlemleri arttırıldı, takviye birlikler çoğaltıldı, bir Türkistan Kolordusu da kuruldu. Ayrıca, Rusya’nın savaş durumunda her cepheye gönderebileceği 3.5 milyon mevcutlu seyyar askeri birlik kurma olanağı da vardı. Kafkas Cephesinde 472 topu, savaşabilmek için her türlü malzemesi bulunan Rus askeri birliklerinin kıyafetleri de mevsim koşullarına uygun, telli ve telsiz irtibatları mevcuttu. Kumanda merkezi Tiflis’te olmasına rağmen ulaşım ve muhabere imkânlarını iyi işletiyor olması bu olumsuzluğu ortadan kaldırıyordu.

Osmanlı 3’üncü Ordusu ise yukarıda belirtilen olumsuz koşulların yanında seferberliğini, eratının eğitimini tamamlayamadan ve kendisine bağlı birlikler yukarıda da belirttiğimiz şekilde dağınık bir durumda iken savaşa girmek zorunda bırakıldı.

SARIKAMIŞ’ ta ordu mevsim koşullarına göre giydirilemedi, beslenemedi, silah, cephane yetersizliği ile savaşa itildi.

Ordunun ast birliklerle, ast birliklerin birbirleri ile irtibatı yoktu. Askeri literatürde bir deyim vardır: “Muhaberesiz savaş olmaz.”  Bir ordu kuşatma harekâtı yapacaksa, birlikler arasındaki haberleşmenin gereği daha fazla hissedilir.

Sağlık personelinin üstün gayretleri, çalışmaları sağlık hizmetlerinin ve tedavi imkânlarının yetersizliği nedeni ile tam olarak istenilen sonuca ulaşamıyor, kayıplar artıyordu. Bu meyanda Tifüs, dizanteri ve benzeri hastalıklar savaşın kaybedilmesinde az da olsa etkili oldu.

Gerek askeri birliklerin sevk ve hareketleri, gerekse bütün İmparatorluk coğrafyasından toplanacak her türlü malzemenin bölgeye taşınması için yollara ihtiyaç vardır. 3’üncü Ordu bölgesine ulaşabilmek için yalnız İstanbul-Ulukışla arası demiryolu kuruluşu vardı. Karayolları ise yoktu. İller arasında patikalar, keçi yolları gibi altyapısı olmayan bir düzen vardı. Bu bozukluğu ortadan kaldıracak mali güce devlet sahip değildi. Ayrıca, Rusya İstanbul-Ankara demiryolu hattının Doğu Anadolu’ya geçmesini önlemek için, 93 savaşı denilen 1877-1878 savaşı ile ilgili alamadığı 57 milyon Franklık savaş tazminatının geciken taksitlerinin derhal ödenmesini istedi ve bu baskı sonunda Karadeniz sahillerinde ve Erzurum bölgesinde demiryolları dâhil her türlü ulaşım yolunun yapım ve işletme hakkını da Rusya inşaata başlamasa da sağladı.

Bütün bunların temelinde; orduya gerekli desteğin verilememesi Osmanlı Hazinesinin çökmüş olması, dış borçlarla desteklenmeye çalışılması yatmaktadır.

Savaş sonucu ile ilgili Fevzi Paşa [Çakmak] eserinde. “Sarıkamış’ta iki genç komutan ordunun ortalama kabiliyetini değerlendiremediler Herkesi kendileri gibi görerek, kuvvetleri zamanından önce harcadılar. 26 ve 29 Aralık fırsatlarını kaçırdılar ve bizi yenilgiye sevk ettiler.” diyerek savaşı özetledi

Savaş sonrası sansür uygulandı, uygulanan sansür o kadar yaygınlaştı ki durumlar yalnızca halktan değil devlet yönetiminden de gizlendi. Valiliklerin bağlı bulundukları Dâhiliye Nezaretine yazdıkları yazılar dâhi, bu sansür sistemi içine alındı. Açıklamalar yalnızca Harbiye Nezareti’nce yapılmaktaydı. Örnek olarak; 1916 yılında Erzurum işgali ile ilgili Erzurum Valisi Tahsin Bey’in ileride açıklayacağımız mektubunu bağlı bulunduğu Dâhiliye Nezaretine değil doğrudan Enver Paşa’ya gönderilmesini gösterebiliriz.

Cephelerde yenilgiler sürerken, gazetelerde “Ordunun Süveyş Kanalını geçtiği veya Kafkas Cephesinde Ordunun düşman karşısında hızla ilerlemesi nedeni ile telgraf tellerinin yapımının bu hıza ulaşamadığı” şeklinde haberler yer alıyordu. Bu haberlerle halk bir bakıma uyutuluyordu. Yaralı askerler, halk tarafından görülüp bilgi alınmaması için kent hastanelerine geceleri nakledilmek üzere şehir dışında bekletiliyordu. Askerlik Şubelerine müracaat eden aileler “Onlar mahrem bir göreve gittiler, malûmat veremeyiz”  denerek baştan savılıyordu. 3’üncü Ordu’nun kötü yönetimle tüketilmesini, 23 milyon nüfuslu Osmanlı halkı bilemeyecekti. Aileler, çocuklarının şehit olduğundan başka bir şey bilemeyecekti. Ne ordunun tükenip yenildiğini, ne de çocuklarının karlı dağlarda hangi şartlarda şehit olduklarını bilemeyeceklerdi.

Sansür o kadar koyu idi ki aradan yıllar geçmesine rağmen, nedense (!) okul tarih kitaplarında bile bir buçuk satırla geçiştiriliyordu. Daha sonraları araştırmaları ile bu sansürü kıranlar ortaya çıkıyor, bunlar da bazı politik görüşlere ters düştükleri için hedef durumunda kalıyorlardı. Bu sansür nedeniyle, bugün bile bu hususta tam bilgiye sahip olamayan bir vatandaşımızın 27 Aralık 2009 tarihinde TRT-4’te yayınlanan bir Sarıkamış Savaşı programında  “Sarıkamış’ın kurtuluş gününü” kutladığını hayret ve üzüntü ile izledik.

Osmanlı Hükümeti, Kafkas Cephesindeki savaşın şimdilik sona erdiğini bildirmiş olsa da savaş bitmedi. Kafkas Cephesi 9,10 ve 11’inci Kolordulara takviyeler yapıldı. 11 Ocak 1915 günü Diyarbakır’da bulunan 5’inci Kuvve-i Seferiye Tümeni, Binbaşı Bekir Sami Bey komutasında Erzurum’a hareket etti ve  zor bir yolculuktan sonra kaçak ve hastalıklar nedeni ile tümen mevcudunun büyük bir kısmını içeren 2.500’ünü kayıp vererek 8 Şubat günü Erzurum’a ulaşabildi. İleriki tarihlerde de Çanakkale Savaşı’nın kazanılması ile 3’üncü İhtiyat Süvari Tümeni, Bağdat Alayı, Trabzon ve Van Jandarma Alaylarından oluşan 129 top ve 59.399 mevcutlu Seyyar Ordu, bu orduya geri hizmet verecek olan 25.817 mevcutlu birlikler yeni Türk Kafkas Ordusunu oluşturdular.

Hafız Hakkı Paşa’nın 12 Şubat 1915 günü tifüs nedeni ile hayatını kaybetmesi üzerine, 3’üncü Ordu Komutanlığına 15 Şubat günü Mirliva Vehip Paşa atandı. Ancak; Vehip Paşa göreve başlamadan bu görev Mirliva Mahmut Kâmil Paşa’ya verildi ve Vehip Paşa da 2’inci Ordu Komutanlığına getirildi.

Bu görev değişiklikleri ve birlik kaydırmalarının temelinde, hüsranla sonuçlanan Sarıkamış Savaşı’nın öcünü almak yatıyordu.

Rus Ordusu Sarıkamış Savaşı sonrası, 3’üncü Ordu birliklerini Kocot Dağı-Sanamer-Zanzak-Yüzveren hattına kadar takip etti. Türk birliklerinin saldırı olanağının kalktığının anlaşılması üzerine; II’nci Türkistan Kolordusu’nu Oltu yöresinde mevzilendirirken, I’inci Kafkas Kolordusu’nu da Pasinler’de tuttu ve buralarda, yıpranmış birliklerini takviye etti.

Rusya;  bu arada bölgede bulunan Kafkas Ordusu birliklerinden 20’nci Tümen, 1 ve 2’nci Plaston Tugayları, 3’üncü Avcı Taburundan 44 taburu çekti. Bu taburları organize ederek 5’inci Orduyu kurdu ve Odesa’da bulunan 7nci Orduyu takviye etti. Bu hazırlık, asırlardan beri Rusya için politik bir hedef olan ve Çargrad olarak adlandırdıkları İstanbul’u almak düşüncesinden kaynaklanmakta idi. Kafkasya’dan alınan birliklerin yeri derhal dolduruldu.

27 Nisan-12 Mayıs 1915 günleri Rus birlikleri Tortum yöresinde,  saldırı harekâtına giriştilerse de 1.500 kayıp vererek sınırlarına çekildiler. Savunmada bulunan 9 ve 10’uncu Kolordularımız 1.000 kayıp verdiler.

10 Haziran günü Ruslar, Narman üzerinden Devredağ-2800 Rakımlı Tepe-Kireçdağı yönünden saldırıya geçerek İkinci Tortum Harekâtı adı verilen ve üç gün devam eden harekâtı başlattılar. Bu saldırılarda her iki taraf birlikleri yerlerini korudular.

5 Ağustos 1915 tarihinde 9’uncu Kolordu’nun savunmasında bulunan Kılıçgedik’e Rus birliklerinin saldırısını görmekteyiz. Bu saldırının sonunda 11 Ağustos günü Malazgirt düştü.

10 Haziran-11 Ağustos 1915 tarihleri arasında yapılan çarpışmalarda şehit, yaralı, hasta ve kayıp olarak 5.000 yitiğimiz tespit edilebildi.

10 Ocak 1916 gününe kadar bölgede ufak çarpışmalar dışında önemli bir olaya rastlanmadı. Bu güne kadar her iki ordu takviye ve düzenlemelere girişti.

Bu tarih itibarı ile 3’üncü Ordu; 50.839’u muharip olmak üzere 101.294 erat ve subaydan oluşmakta idi. Bu rakamlara Müstahkem Mevkii ve geri hizmet teşkilatları dâhil değildi.

Her iki orduda da, kış mevsiminin gelmesi, saldırı düşüncesini ortadan kaldırıyordu. Ancak; Yudanich, Cephede bulunan II.Türkistan Kolordusu ve 1’inci Kolordu Komutanları dışında kimsenin bilgisi olmayan bir kararla, her iki kolordusunun arasında bulunan, Oltu-Pasinler-Eleşkirt üzerinden saldırmayı, başarı sağlandığı takdirde de birliklerini Erzurum’a yönlendirme düşüncesinde idi.

Birliklerimiz, Kuzey-Güney yönünde, Güllü Bağdat Dağı-Arap Gediği-Karadağ-Beldeçur-Vahas hattında  30, 32, 31’inci Tümenler olarak 10’uncu Kolordu, Aras Irmağı kuzey hattında 34, 33, 18’inci Tümenler olarak 11’inci, Kolordu,  Aras Irmağının güneyinde 28, 29’uncu Tümenler olarak 9’uncu Kolordu konuşlanmış durumda idi. 10’uncu Kolordu karşısında II’inci Türkistan Kolordusu, 11’inci Kolordu karşısında I’inci Kafkas Kolordusu, Aras Irmağının güneyinde bulunan 9’uncu Kolordu karşısında da I.Kafkas Kolordusuna bağlı 5’inci Kazak Tümeni yer alıyordu.

11 Ocak 1916 tarihinde başlayan savaşlarda kuzey ve güney bölgemizde bulunan 10 ve 9’uncu Kolordulara Ruslar oyalama saldırıları yaparken, 11’inci Kolordunun bölgesinden “Azap Yarması” adı verilen harekâta giriştiler. 16 Ocak gününe kadar süren savaşlar sonunda yarma hareketinde Rus ordusunun başarı sağlaması üzerine, ordumuz batı yönünde geri çekildi. 22 Ocak günü Kargapazar’ı, 26 Ocakta da Kızılkilise işgal edildi. Bu savaşlar sonunda Rus birlikleri 18.000 kayıp verirken, birliklerimiz 22-24.000 şehit, yaralı ve esir verdiler.

Rus birliklerindeki kayıpların çokluğu nedeni ile Grandük Nikola Nikolayeviç, General Yudanich’in Erzurum’a saldırı fikrini desteklemiyordu. Ancak generalin ısrarı sonunda saldırıyı kabul etti. Yudanich karargâhını Hasankale’ye taşıyarak hazırlıklara başladı.

Erzurum’un düşebileceğinden ve zulümden korkan halk doğuya göçmeye başladı. Kent hemen boşaldı. Yukarıda belirttiğimiz gibi Vali Tahsin Bey bu göçle ilgili Enver Paşa’ya 16 Şubat 1916 tarihinde aşağıda kısaca belirteceğimiz mektubu gönderdi: “Dün gece ordu karargâhı ile Erzurum’dan Ilıca köyüne geldim. Sevgili Erzurum’un fedakâr halkının bir kısmını kan ağlayarak bıraktım… Bizden üç saat sonra Rus tayyaresi, hükümet konağına bomba atarak tahribat yapmış…Muhacereti de men için çok çalıştım. Çünkü bir metre kar ve sıfırın altında 20 derecede kadın ve çocukların  yakında helâk olacağını Hasankale muhaceretinde görmüş, kanlı yaşlar dökmüş idim.

Fakat Ermeni meselesi dolayısı ile Ermeni vahşetinden son derecede korkan halkın bir kısmı zapt olunamadı. İşte bundan dolayı yollarda büyük yığılma ve sefalet baş gösterdi…İnşallah halkı az zayiatla Erzincan’a sevk edeceğiz.

Erzurum’un acı kaybı ile Bitlis ve Trabzon vilayetleri de tehlikeye düştü. Yani Doğu Anadolu’nun dört vilayette üç milyon İslâm Moskof ayakları altında kirletildi…”       

Bu göç sırasında verilen yitikle ilgili olarak; Erzurum Türk Ocağı’nda Erzurum Tarihini Araştırma ve Tanıtma Derneği başkanı Dr Ali Kurt “Erzurum’un Sağlık Tarihi” adlı konferansında “Göç eden 450 bin kişinin yarısı öldü”  demektedir. “Erzurum Gazetesi 16.11.2011 Cuma / www.bianet.org/bianet/kultur/6133-1916-daki-muhacerette-225 bin-kısı-oldu”

On iki yaşlarında Erzurum’un işgalini gören Şeref Tipi’nin anıları ile ayni acıyı yaşayabiliyoruz: “Bütün geçmişi ve geleceği ile bir şehrin düşmana terk edilmesinin nasıl bir acı olduğunu ancak ona tanık olanlar bilebilirlerdi. ..Son giden atlılara , arabalara, askerlere acı bakılması…Şurada, burada düşmana kalmasın diye depoların, cephaneliklerin yakılması…Son gün…Son gece…Son şafak…Ve sonra ölüm sessizliği…Kahraman şehir yüzyıllardan beri kan, can verdiği kendi devletinden kopuyor, bir başka soyun, başka dilin, başka dinin alınmış, katılmış kenti olmaya sürükleniyor. Yazık oluyordu Erzurum’a, atalar ülkesine…16 Şubat günü Erzurum düştü…Tanık olduğum görüntü on iki yaşıma çöreklenmiş bir iyileşmez acı oldu…Bir kent düşüyor, bir tarih siliniyor…bir kara dönem oluşuyordu…O acıyı bir zehir gibi içiyordum…”

İşgal sırasında, Rus Ordusunda bulunan Ermeniler Erzurum’da sivil halktan 3.000’i yakarak, toplam 9563, Sarıkamış ve köylerinde de 20.000 kişi öldürdü.

Çarın isteği üzerine, General Yudanich 250 bin mevcutlu ordusuna “Artık karşımızda Türk Ordusu diye bir şey kalmadı. Çarın emri gereğince haziran ayında İstanbul önlerinde olacağız. İleri” emrini verdi.

Ancak; bunun gerçekleşebilmesi için öncelikle Rus Ordusunun işgal ettiği Erzurum’da güvende kalabilmesi ve Trabzon gibi bazı Karadeniz kentlerinin ele geçirilmesi şarttı. Bunu yapabilmek için de, Mamahatun (Tercan) ve Bayburt’un ve daha sonra Gümüşhane-Kelkit-Erzincan hattının işgali gerekiyordu. Bu “Kop Köyü’nden Altuntaş’ı aşan yolun geçtiği geçit olan”  2980 rakımlı Bahtlı-2600 rakımlı Kop Dağları’nda bulunan jeo-stratejik öneme sahip Kop Geçidinin ele geçirilmesi ile sağlanabilirdi. Bu yöreyi ele geçirdikten sonra rahatça Trabzon’a varıp, kentin limanından faydalanarak II.Türkistan Kolordusu’na destek vererek Karadeniz kıyı kesimine egemen olunacak ve stratejik üstünlük sağlanacaktı.

Erzurum’un düştüğü ve Rus ordusunun Aşkale-Bayburt yönüne hareket ettikleri haberini alan Bayburt ve yöre halkı Şubat 1916 ayında derhal örgütlenerek milis kuvveti kurdu ve Bahtlı-Kop bölgesine gelerek burada bulunan Halit Bey kuvvetleri ile birleşerek savunmada yerini aldı. Bölgede bulunan bir kısım birlikler de Aşkale yönüne hareketle orada savaşmakta olanlara katıldı.

Aşkale’de Rusların 39’uncu Tümenine ek olarak Drujinler’den [Kuzey Kafkasya Muhafız Birliklerine verilen addır] oluşan tugay ve Plaston birlikleri ile yirmi taburluk bir kuvvet bulunuyordu.

Drujinler’den oluşan bir tabur 8 Şubat günü Bayburt yönüne hareket etti. Bu birliği, Paşadağı sırtlarında mevzilenen Yüzbaşı Reşit Bey komutasındaki birlik karşıladı. İki gün süren şiddetli çarpışmalar sonunda Rus taburunun büyük bir kısmı yok edildi. Kalan kısmı da bütün ağırlıklarını bırakarak Aşkale yönüne kaçtı.

Türk birlikleri Kop Bölgesinde Savunma emrini aldılar. Reşit Bey birlikleri bölgede mevzileri iyice pekiştirdi. Bu arada beş gün düşman saldırılarına karşı koyarak düşmanı püskürttü.

Kop savunması başlangıcında; milis kuvvetleri ve Çoruh Müfrezesinden gönderilen bir alay ve 153’üncü Alaydan oluşan birliklerimiz bulunuyordu. Bu birliklere; 2’nci Bölge Komutanlığına bağlı 29’uncu Alay, Çoruh Cephesinde bulunan 60’ıncı Alay, zayıf bir alay kuvvetinde olan Cemil Cahit Bey komutasındaki [Org.Toydemir]  33’üncü Tümen, seferber bir tabur kuvvetinde Albay Bahattin komutasinda 30’uncu Tümen takviye olarak gönderildi.

Mart ve Nisan aylarında şiddetli çarpışmalarda çok sayıda şehit ve yaralı verildiği, Rus birliklerinde de büyük kayıplar olduğu ve çok sayıda alınan esirlerin Azerbaycan veya Türkistan’lı oldukları anlaşıldı.

Bu arada 18 Nisan 1916 günü Trabzon düştü.

2-5 Haziran tarihindeki savaşlarda Ruslar binlerce kayıp verdiler. 12 Temmuz 1916 gününe kadar çarpışmalar devam etti. Ayni gün Rus 4’üncü Avcı Tümeninin topçu korumasında İmalı-Kanlı Kaya hattına yaptığı şiddetli saldırıda Çoruh Cephesi çöktü ve Komutan Bahattin Bey geri çekilme emrini verdi. 16 Temmuzda Bayburt düştü. Bu çarpışmalarda kuvvetlerimiz 9780 şehit ve 15.000 yaralı verdi. Milis kuvvetlerimizin kaybı hakkında bir bilgiye ulaşamadık.

 “TURNALAR ÇIĞLIK ATAR KOP DAĞI’NDAN UÇARKEN

BİR HÜZÜNLÜ HAL OLUR ZİREVEDE SU İÇERKEN

ŞEHİTLER AĞIT YAKAR KOP LALESİ AÇARKEN

DİLLER FATİHA OKUR, BU DAĞLARDAN GEÇERKEN”

.           Rus ordusu, Türk birliklerinin ölümüne savunmasında Kop Cephesini ancak 5.5-6 ay gecikme ve büyük kayıplar vererek aşabildi.

Fevzi Paşa (Çakmak), bu savunma ile ilgili olarak: “Bayburt savunması başarılı olmuş bir Plevne’dir.”  demektedir.

General Yudanich; Kop Geçidi’nin ele geçirilmesi üzerine, 1’inci Kafkas Kolordusuna Mamahatun (Tercan) yöresinde bulunan 9 ve 11’inci Kolordular üzerine saldırı emrini verdi. 11 Temmuz 1916 günü Mamahatun (Tercan) Rus birliklerinin eline geçti. Bayburt’da bulunan Fevzi Paşa, 15 Temmuz 1916 günü karargâhı ile birlikte Bayburt’u boşaltıp Pulur’a gitti ve Rus XVII’inci Türkistan Alayı Bayburt’u işgal etti. Rus ordusu devamla 23 Temmuz’da Gümüşhane’yi, 25 Temmuzda da Erzincan’ı ele geçirdi.

Bölgelerimizin işgali korkusu ile 1916 yılı Ekim-Kasım aylarında, doğu sınırlarımızdan batı ve iç bölgelere göç, sevk ve iskân edilen halk ile tedavi edilen, iaşesi sağlanan muhacir sayısı 702.900 kişiyi buldu. Yardım almadan kendi olanakları ile göç edenlerle birlikte bu sayı 1.604.031’iyi bulmaktadır. Trabzon ve çevresinden göç edenler 1916 sonu itibarı ile 86.100 kişidir.

1917 yılında yaşanan Bolşevik İhtilâlı’ndan sonra, 18 Aralık 1917 yılında akdedilen Erzincan Antlaşması ile Rus birlikleri işgal ettikleri bölgelerden çekilmeye başladılar. Bu çekilme sonunda sırası ile 13 Şubat 1918’de Erzincan, 14 Şubat 1918’de Tortul, 15 Şubat 1918’de Gümüşhane, 17 Şubat 1918’de Tercan ve Kelkit, 21 Şubat 1918’de Bayburt, 24 Şubat 1918’de Trabzon, 2 Mart 1918’de Rize, 12 Mart 1918’de Erzurum, 14 Mart 1918’de Hopa, 16 Mart 1918’de Tortum, 16 Mart 1918’de Oltu, 29 Eylül 1920’de Sarıkamış, 30 Kasım 1920’de Kars, 23 Şubat 1921’de Ardahan, 7 Mart 1921’de Artvin Türk birliklerince teslim alındı.

Ancak; kentlerine dönen halk, kentlerinin yağma ve tahrip edildiğini büyük bir üzüntü ile gördüler. Bayburt’a dönen Şair Oktay Şaik (Faik) Gökyay bu yağma ve yıkımı dizelerinde şu şekilde dile getirmiştir:

“Sıla dedim geldim, gurbete düştüm,

                Gurbetten de beter buldun Bayburt’u.

                Kavuşmak istedim, hasrete düştüm

                Tâ bağrımda tüter buldum Bayburt’u.

 

                                                               Gökyay’ım der; geldiğime peşiman

                                                               Böylem olur hasretine kavuşan?

                                                               Gül dalında bülbülleri perişan

                                                               Yanık yanık öter buldum Bayburt’u.”

Falih Rıfkı eserinde şöyle der:

[Şimdi Mustafa Kemal Paşa…yumruklarını sıkıp sorsa ve dese ki: “Dostlar siz ne yaptınız, Türklerin yaşamak ve ölmek için vatana lazım oldukları gün bu gündü. Doğu Anadolu’yu aradık, taradık o enkaz arasında bir insan ve bin iskelet çıkıyor. Bu kemik olan kahramanlar, bugün hürriyet ve namus için dövüşeceklerdi. Şu hürriyet ve namus savaşında birisinin bile ölmesine güç razı olduğumuz o ordularca Türk’e nasıl kıydınız.” ]  

Tarihimizde yapılan hataları ve bunun sonunda çekilen acıları bir daha yaşamamak dilek ve temennisi ile tüm Şehit ve Gazilerimize minnetlerimizi sunalım.

hasan-izzet-altınanıt-bodrum-gündemHASAN İZZET ALTINANIT KİMDİR?

Hasan İzzet Altınanıt 1932 yılında babasının görevi nedeni ile Halep’te doğan yazar, ilk tahsiline bu şehirdeki bir Fransız okulunda başlar. Hatay’ın ilhakının ardından ailesi ile birlikte Hataya’a kaçarlar ve burada ilkokul tahsilini, 1944 yılında İstanbul’a gelerek orta ve lise tahsilini tamamlar. Bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine devam ederse de tamamlayamadan 41.Dönem yedek subay olarak vatani görevini yapar. Türkiye İş Bankasında çalışmaya başlar ve 1980 yılında şube müdürü iken emekli olur.Evli ve 3 evlat, 3 torun sahibi olan Altınanıt Bodrum’da yaşamaktadır.

KİTAPLARI:

1-SARIKAMIŞ, Ülkem Ateş Çemberi ile Kuşatılmış iken…

2-Özgürlüğün Görkemli Ülkesi KAFKASYA

3-Ebem Kuşağındaki Damla…

4-Milli Mücadelede Güney Cephesi/Kemiğe Dayanan Bıçak İŞGAL…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.