enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

GÜLE GÜLE COMMANDANTE / Bahattin Yücel yazıları…

Spread the love

bahattin-yücel-Bodrum-Gündem-yazıları

Aşağıdaki notları 1987 yılında Küba’ya yaptığım bir resmi geziden hemen sonra almıştım.

Kuşkusuz o da her ölümlü gibi aramızdan ayrılacaktı. Yaşı ve duyduğumuz rahatsızlıkları nedeniyle ben de bekliyordum. Ama bir Cumartesi sabahı -üstelik doğum günümde- ölüm haberini televizyonlarda izlerken, gidenin Küba ’lıların seslendikleri gibi Fidel değil, hayatımızda izler bırakan bir dönemin simgesi olduğunu  fark ettim.

Onu tanımak hayatımdaki ayrıcalıklı anlardandı…

Bahattin Yücel-26 Kasım 2016/Cumartesi

Güle güle Commandante.

Havana-Mayıs 1997

“Üç ayrı dine ait ibadethanelerin yan yana duruşları, beni çok etkilemişti”, dedi. “Hayatımda ilk kez bir kilise ile cami ve havra’nın komşu mekanları oluşturduklarını, İstanbul’da gördüm.”

“Kiliseyi çocukluğumda bu yana bilirim. Havra Küba’da da var. Ama bir camiyi onlarla yan yana ilk kez ülkenizde gördüm.. “ Sultanahmet Cami’inden söz ediyor olmalıydı.. Adını hatırlayamadı..Mavi çinilerden söz edince Habitat- 2 için İstanbul’a geldiğinde, Sultanahmet’i ziyaret ettiğini anladım.

Konuşmasını sürdürdü.

“Ülkenizde bana en şaşırtıcı gelen şey ise gördüğüm olağandışı ilgiydi. Doğrusu memleketimden bu denli uzakta, böyle yoğun ilgi duymak, harika bir duygu. Cumhurbaşkanınızdan da etkilendiğimi söylemeliyim. Birikimli bir politikacı. Johnson’ın, Nixon’ın, Adenauer’in, Brejnev’in, De Gaulle’ ün,Tito’nun çağdaşı, onlarla birlikte politika yapmış, ilginç bir kişiliği var.”.

İspanyolca’yı anlamıyordum. Ama konuştuklarını; ses tonundan, kendine özgü vurgulamalarından, çıkarmaya başlamıştım. Eskilerin deyişiyle, kelimeleri tane tane söylüyordu. Çevirmen İngilizce’ye aktarınca fark ettim bu durumu. Alçak sesle konuşuyordu, ama etkileyiciydi. İnce uzun parmaklardan oluşan zayıf ve bakımlı ellerini, karşısındakini etkilemekte ustalıkla kullanıyordu.

Konuşurken ses tonunu en ince ayrıntısına kadar denetlediği anlaşılıyordu. Sözlerini destekleyen jestlerine bakarken, konuştuğum adamın bir meydanda toplanmış, bir milyon kişiden daha kalabalık bir kitle tarafından, çıt çıkmadan dinlendiğini anımsadım.

Görüşmemizden on yıl önce gittiğim Havana’da, Küba televizyonu Rebelde yayınlanan konuşması, belleğimden geçti.. Jose Marti Meydanında kendisini dinleyenlerin tepkilerini, attıkları sloganları izledikçe, sesiyle toplumu nasıl coşturduğunu fark etmemek, imkansızdı.  Kitlelere seslenirken, konuya kendinden geçercesine yoğunlaşıyordu. İkili görüşmemizde de, aynı biçimde davrandığını sezdim. Konuşmaktan, şarkı söyler gibi keyif aldığına bahse girerim.

Havana’da ilk kez düzenlenen uluslararası  turizm fuarının açılışına davetliydim. Bu sektöre çok önem verdiklerini, Türkiye’nin deneyimlerinden yararlanmak istediklerini anlattı.

Sohbetimizin beşinci dakikasında, resmi kimliklerin dışında, tanışıklıkları yıllar öncesine giden iki eski dost gibi davranabileceğim izlenimi veriyordu.

Çevirmene dönerek; “ülkemiz ve Sayın Cumhurbaşkanımıza için güzel sözlerine ve nazik değerlendirmelerine çok teşekkür ederim. Aslında bu ziyaret sırasında, halkınıza ve sayın başkana en içten, sağlık ve mutluluk dileklerini iletmemi benden özellikle rica etmişlerdi,” dedim.

Sanırım İngilizceyi çok iyi anlıyordu. Çeviriyi beklemeden, “lütfen siz de bizim iyi dileklerimizi iletin, gerçekten deneyimli bir politikacı,” deyince; “evet deneyimlidir, sanırım Avrupa’daki II.Elizabet’ten sonra en kıdemli devlet başkanı”, yanıtını verdim.

Kahkahayı patlattı. Biraz önceki yarı resmi havayı da terk ederek, koluma girdi.

“Gel sana bir kadeh içki ikram edeyim, benim de uzun yıllardır aynı görevde olduğumu anımsatmıyorsun, değil mi?”

Konuşmalarındaki içtenliği görünce, sorusunu yanıtlamadan, “size nasıl hitap etmeliyim, sayın başkan ya da gençlik anılarımdaki gibi “commandante” mi? Diye sordum.

F C : “İkisi de fark etmez, ama sen Küba’lılar gibi seslen; “Fidel”,  hangisini istersen.”

“Fidel demeyi çok isterim. Biliyor musunuz, bu Küba’ya ikinci gelişim. İlkinde Tropicana’ya gitmiştik. Garsona en çok kimler geliyor” diye sorduğumda. “Müzik ve eğlenceyi seven herkes, hatta Fidel, bile” yanıtını aldım. “Sizden bu denli yakın söz edeceğini aklıma getirmediğim için, kim” diye sorumu yineleyince, “bizim Fidel, yanıtını aldım. Bu yakınlık duygusu hoşuma gitmişti.”

F : “Benden Fidel diye söz ederler genellikle, bu doğru, dedi. “Ama Tropicana’ya çok sık gitmiyorum. Artık puro da içmiyorum. Demek ki yaşlanıyoruz”..

İçkilerin bulunduğu masaya birlikte ilerledik.

“Benim kuşağımın gençlik yıllarının miti, Fidel’dir. Burada Küba’da  iktidarının sürmesinden, dünyanın öbür ucunda kendi kuşağımız adına, gizli bir gurur payı çıkardığımız, üstelik Amerika’ya kafa tutmuş gençlik kahramanımıza, böyle bir imada bulunmak mümkün mü, dedim. İktidarının sürmesi, Küba Halkının mutluluğunu arttırsın.”

Yakınlığına aynı şekilde karşılık verilmesi ilgisini Türkiye’ye yöneltmiş olmalıydı. Belleğini yoklarcasına, bir süre düşündü.

F C : “İktidarda kalmak değil, direnmek önemli. Düşündüklerin ve ilkelerin adına direnmek.Bu nedenle sanırım, aramızdaki binlerce km uzaklığa karşın, Türkiye’yi en iyi anlayan ülke Küba’dır. Hemen yanı başında duran karşı kamptan bir devle komşuluğu sürdürmenin, bir arada yaşamanın ne denli güç olduğunu en iyi bizler değerlendiririz.”

Ses tonu bir tabloyu ya da doğayı anlatan bir sanatçıya benzemeye başlamıştı. Gezi boyunca bana eşlik eden mihmandarımın, kendisinden geçercesine dinlerken dalıp gittiğini fark ettim. Fidel duraklamış, çeviri yapmasını bekliyordu.

F C: “Direnmek insanı özgürleştiriyor, fiziksel olarak kuşkusuz yaşlanıyorum. Ama iş direnmeye gelince, altmışların başındaki kadar gencim.”

“Sizi sağlıklı gördüğüm için sevinçliyim. Altmışlı yılardaki gibisiniz. Yanılmıyorsam 1960 yılında ABD’ni ziyaretinizde, basketbol oynarken çekilmiş bir fotografınızı gördüm.”

F C: “ABD ziyareti değildi, Birleşmiş Milletler Genel Kurula katılmak için New York’a gittiğim sırada çekildi. Arada büyük fark var. BM’e gitmek için başvurulduğunda, sadece Binanın bulunduğu semtte dolaşabilmemi sağlayan bir vize vermişlerdi. Bu bölgenin dışına çıkamıyordum. Ancak önemli bir sorun olduğu söylendi. İzin verilen bölgedeki bütün oteller doluydu, gecelemek için yer bulunamıyordu. ABD yönetimi beni güç durumda bırakacağını düşünmüş olmalıydı.

Şoföre Harlem’e girip giremeyeceğimizi sordum. Olumlu yanıt alınca, bize refakat eden ABD polislerini dinlemeden, o yöne doğru sürmesini söyledim. Kısa sürede Harlem’e girdik. Gördükleri hareketlilik, çok sayıda polis ve ABD gizli servis aracı, Harlem’lilerin ilgisini çekmişti.

Şoföre meydan’da bir tur atmasını söyledim.. Çevremizde kalabalık toplanmaya başlamıştı. Uygun bir yerde durmasını istedim. Hızla araçtan indim. Arkamızda izleyen bütün otomobiller durdu, içindekiler dışarı çıkmaya başladılar. ABD polisi şaşkınlık içinde ne yapacağımızı kestirmeye çalışıyordu.

Güvenlik açısından, burada inemezsiniz devam edin, diyorlardı. Çevirmen sözlerini bitirince, bu konuyu Harlem’deki kardeşlerimizle görüşmek daha doğru olacak, dedim. Onlara soralım, belki beni misafir ederler.

Toplanan kalabalığa dönerek; Ben Fidel Castro, özgür Küba’nın lideriyim. ABD yöneticileri konaklayacağım bir yer bulunmasını engelliyorlar, beni misafir etmek isteyen var mı , diye sormaya geldim.

Kalabalık önce şaşırdı, kısa bir sessziliğin ardından, içlerinden birisi ellerini uzatarak, hoş geldin kardeşim deyince, çevrede toplanan yüzlerce kişi, bana doğru yaklaşarak, evlerine davet etmeye başladılar. ABD yönetimi sınırlı vize oyunu oynarken, bu dayanışmayı kestirememişti. İlk önümüze çıkan kahveye girerek konuşmaya başladık. Her taraf tıklım tıklım doldu. Sohbetimiz sırasında basketbol oynarmısın diye sorulunca, yakınlarda sahanız varsa deneriz, yanıtını verdim. İyi bir karşılaşma oldu, oynadık. Gerçek bir maç yaptık. Dergide gördüğün fotograflar o sırada çekilmiş olabilir.

Ne zaman görmüştün bu fotoğrafı?”

Yanılmıyorsam, 1973 yılında Newsweek veya Time dergilerinden birinde görmüş olmalıyım. Şili ziyaretiniz nedeniyleydi.

F C : Tarihleri karıştırma, dedi. Şili’ye Allende’yi ziyarete gittiğim yıl 1971 di. Şili’de de basket oynadım, o maçın fotograflarını görmüş olmalısın. Harlem’in fotograflarını ben bile gördüğümü anımsamıyorum.

Haklısınız, karıştırmış olabilirim, belki de fotograf altındaki yazılar beni yanılttı.

F C: Ama Kruşçev ile birlikte gittiğiniz BM genel kurulunda olanları, anımsıyorum. Çocukluktan gençliğe geçiş sürecini yaşıyordum.

Çok eğlenceli bir deneydi benim için. Kruşçev ilkin olgun  bir üslupla konuşuyordu kürsüden. Birden kendisini kaybeder gibi oldu.Ayakkabısının tekini çıkarardı ve kürsüye vurmaya başladı. Emperyalistleri protesto ediyordu. Henüz çok genç bir siyasetçiydim. Küba devriminin coşkusuyla, ABD emperyalizmine karşı sonunu kestiremediğimiz bir mücadele veriyorduk. Silahlı bir ayaklanmanın içinden geliyorduk. Ama kürsüye ayakkabıyla vurularak, gerçekleştirilen bir diplomatik müzakereye ilk kez tanık oluyordum. Etrafıma bakınca, salonun şaşkınlık içinde Kruşçevi izlediğine tanık oldum.

“Sizin komşu daha dirençli çıktı, bizimkiyle şimdi çok iyi ilişkilerimiz var. Bundan on, on beş yıl önce kimsenin aklından geçiremeyeceği gelişmeler yaşıyoruz. Rusya Federasyonu yakında en iyi turizm pazarımız olacak. Belki Küba’dan daha daha şanslıyız” dedim.

F C : “Rejim değişikliklerinin büyük devletlerin dış politikalarını kökten değiştireceğini düşünmüyorsun,değil mi?”

Biraz önceki sanatçı kimliğinden hızla sıyrılmış, ders vermeye başlamıştı.

“Rejimlerin iktidar sürelerini çok aşan bir süreklilik olmalı, diye düşünüyorum büyük devletlerin dış politikalarında. İktidarların değişmesinin etkili olmadığını görünüyor. Ama Clinton yönetiminin, Küba’ya karşı eski düşmanlığı sürdürmeyeceğine inanıyordum. Yanılıyorum sanırım,” yanıtını verdim.

F C: “Clinton daha kötü, liberal ve demokrat söylemleri ile kafaları karıştırıyor. Amerikanın dış politikasına tek başına karar veremeyeceğini, anlayacak kadar da akıllı görünüyor. Köklü bir değişikliği denemez bile. Arkasındaki büyük sermaye koalisyonu güç yitirmeden, iktidardan gitmez. Ama kişisel zaafları var, bakarsın zayıflar.”

ABD ekonomisini ve bu ülke eksenli tek merkezli bir dünyaya gidişi değerlendirirken, ABD iç politikasındaki gelişmelere hakim olduğu anlaşılıyordu…