Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Evin deposunda başladığı terzilik hayatında birbirinden güzel işlere imza atan ve diktiği kıyafetlerle yeni bir Bodrum markası yaratan 12 Mart 1932 Bodrum doğumlu Tevfik Uslu, bugün vefat etti. Uslu; İkindi namazından sonra kılınacak cenaze namazının ardından Tepecik Camii’nden alınarak Karaburgaz mezarlığına defnedilecek.
Bodrum Gündem Haber
Bodrum’un modacısı, ünlülerin terzisi Tevfik Uslu’nun Bodrum Ticaret Odası Mavi Dergisi için yapılmış röportajını sizlerle paylaşıyoruz…
Evin deposu olarak hazırlanan yer, dikiş atölyesi… Kumaş toplarıyla dolu. Elektrikli dikiş makineleri, biçki masaları… Akşamları salonda Bodrum Kalesi’ni seyrederek, gündüzleri de atölyesinde hala dikiş dikiyor. İstanbul’dan arayıp sipariş veriyorlar… Gecelik, sabahlık, mayo üstü. Kimseyle kavga etmemiş, tartışmamış. Kimseyi bilerek kırmamış. Ne eşinden, ne kendisinden hiç miras görmemiş. Her şeyi kendimiz yaptık diyor. İşte Tevfik Amca’nın kahkahalarla süslenen sohbeti…
Bak az önce sipariş aldım İstanbul’dan. Telefonla aradılar… Benden bir şeyler almışlar işte, eşi dostu beğenmiş, bana da yap dediler. Şuraya yazıverdim numarayı. 10 güne bitirir yollarım, sabahlık, mayo üstü, gecelik… Emekli olduktan sonra, 12 yıldır evde çalışıyorum.
Bizim çocukluğumuz kötü şartlarda geçti. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. 1939’da okula girdik, o yılda harp patladı. 1944’te ilkokuldan birincilikle mezun oldum. O kadar başarılıydım anlayacağın. Harp başladığında bir tek Belediye önündeki camiyle Turgutreis’i boş bıraktılar. Geri kalan her yere askerler yerleşti. Binlerce asker vardı burada… O zaman burada orta okul yok. Dışarıya gideceksin ki okuyasın. Eeee… İmkanlar yok, fakirlik diz boyu… Babam kahvecilik yapardı… Bodrum hep fakirdi zaten. Birkaç tane köklü zengin vardı, o kadar… Zengin çocukları yatılı olarak Milas’a, Buca’ya gittiler mesela okumaya. Babam kahve işletirdi. Gelir düzeyi azdı, 4 kardeştik. Babamın durumu iyi olmadığı için çok istememe rağmen bıraktım okulu. Resmim, çizimim mükemmeldi. İçimde hep bir ukde kalmıştır okuyamamak. Göz nuruyla bütün gün çalışırdım, ama akşam eve geldiğimde de mutlaka kitap okurdum. Çocuklarımı hep okuttum onun için. E, ne yapacağız, narin bir vücut… düşündük. marangozluk, ayakkabıcılık ağır meslekler. Düşündük, resmim, çizimim de mükemmeldi, en iyisi terzilik dedik. Hacı Hasan Devecioğlu vardı. 1945’te onun yanına çırak girdim. 1952 senesinde deniz askeri oluncaya kadar Devecioğlu’nun yanında öğrenim gördüm. Meslek hayatımın en yoğun çalışmasını da işte o 7 yılda yaptım. Köylülerin kendi dokudukları keçi kılından, menevrek denilen kaba bir kumaş vardı. Ondan külot pantolon dikilirdi. Bodrum’dan Milas’a olan köylere Karaova köyleri, bu tarafın köylerine de, yani Yeniköy’den sonra Farilya’ya doğru olan köylere de Sıralavaz denirdi. Sıralavaz tarafının köylüleri de kendi dokudukları kumaşı çivit maviye boyarlardı. O kadar sert bir kumaştı ki o. Bu kumaşa Gökdon derlerdi. Bu Gökdonu giyerler, Sümerbank’ın da Diril diye bir kumaşı vardı, ondan da gömlek yaparlar, beline de kırmızı kuşak bağlarlardı. Bu ikisinin de dikişi çok zordu. Çıraklığımda hep bunları diktim. Kumaş bulamazdılar ki. Bazı köklü zenginler kumaştan elbise yaptırırlardı.
Üç sene askerlik yapıp, 1955’te dönünce artık kendi dükkanımı açtım. 50’li yıllarda Marshal yardımıyla, incir bahçeleri mandalin bahçelerine dönmeye başladı. Tabi mandalin geliriyle köylü kalkındı biraz. İşte benim dükkanı açtığım yıllarda da mandalinin semeresini görmeye başladık yavaş yavaş. İyi kumaşlardan elbise dikmeye başladık bizde. Yalan diye bir şey yoktu… Köylü Cuma pazarına geldiğinde kumaşını getirir, bırakır, bir sonraki Cuma geldiğinde de alırdı malını. Peşin para yoktu o zamanlar. Tütünü kıracak, satacak…Süngerini satacak…Sonra senin paranı verecek. Veresiye çalışıyorduk. Kumaşçılarda öyleydi. 60’lı yıllarda mandalin bahçeleri çoğaldı, gelir düzeyi yükseldi. Kazancımız iyiydi ama çokta tatminkar değildi.
İşte o yıllarda bir Almanya modası çıktı. Oraya gidenler geldiklerinde şöyle kazanıyoruz, böyle kazanıyoruz diye anlatmaya başladılar. Bizde heveslendik tabii ki. Ama şu anda düşünüyorum da iyi ki gitmemişim diyorum. Gidenlerin çocukları burada kaldı, ser sefil oldular tabi.
Almanya’ya niye gitmediğimize gelince; o zaman bizim büyük oğlan, Mustafa 2.5 yaşında. Yıllardan 65 veya 66 olması lazım. Babam da evin arkasına bakla ekmişti. Şimdi nerden nereye diyeceksin belki ama, ben bir gün rahmetli Doktor Alim beyin yanındayken bir çocuk getirdiler. Çocuk, tırnaklarından dişlerine kadar sapsarı.
Bakar bakmaz, bakla zehirlemiş bunu, kanının değişmesi için hemen İzmir’e Çocuk Hastanesine gideceksiniz demişti. Bu da benim aklımda kalmış. Ertesi yılda aynı şey bizim başımıza geldi. Doktor Alim Bey’de böbreklerinden rahatsızlanmış, İzmir’de. Bodrum’da bir başka doktora sorduk, anjin olmuş dedi. Ya dedim, anjin olsa kızarır bu çocuk… Sonra aklıma bakla zehirlenmesi geldi. Evin arkasında da bakla var ya. Konu komşu hep güldü bakladan da zehirlenilir mi diye. Favaizm diye bir hastalık bu. Kanı zehirliyor, alyuvarları yiyor… Kan değişmezse birkaç gün içinde de… Hemen çocuğu İzmir’e hastaneye yetiştirdim. Oradaki doktor baktı, kim koydu teşhisi, doğru dedi. Kurtuldu böylelikle Mustafa. İşte onu diyeceğim, biz gitmiş olsaydık Almanya’ya, Mustafa’yı babamlara bırakacaktık tabi, babam da bilemeyecekti çocuğun neyi olduğunu … Allah korusun… İşte onun için iyi ki gitmemişim derim hep…
Saçımda bu esnada beyazladı işte. Mustafa hastanede, annesi başında, bende İzmir’de bir akrabanın evinde kalıyorum. Gece öyle mi olur, böyle mi olur, düşündüm durdum… Hiç uyku yok. Sabah hemen hastaneye gittim, oğlan top oynuyor. Yeniden doğmuş gibi oldum. Sana ne oldu dedi hanım, bir aynaya baktım ki yanlarım hep bembeyaz. Bir gecede, düşün işte.
Sonra 70’li yıllara girdiğimizde artık hippiler gelmeye başladı. Giyimleri bir değişik tabi, şalvarlar, kulaklarda küpe filan. Posta müdürünün oğlu Buldan’ın poşularını alıyor, annesi iki yanından dikiyor, kol takıyor. Ama yaka açmayı bilmiyorlar. Bize getiriyorlar yakayı açmaya. 1 lira alıyorum yaka başına. 2.5 liraya poşuyu alıyor, 1 lira bize veriyor. Turistlere bunları 7.5 liraya satıyor. Biz o zaman bir pantolon dikiyoruz, 3 saat uğraşıyoruz 7.5 liraya. Bir pantolonun masrafı da 4 lira. 3 saat uğraşıyorsun, 3,5 lira kazanıyorsun, öte yanda iki yanına dikiş, bir kol takıyor, kazancı 4 lira. Biz niye yapmıyoruz bunu dedik ve pazardan poşuları aldık. Biz onu on dakikada dikiyoruz. Gelen turistler yağma götürüyorlar bunları. Veresiyesi de yok, gelen turist malı alıyor, parasını bırakıp gidiyor. Bir sene boyunca iki işi birden götürdük. Hem poşuları dikip turistlere sattık, hem de mantodan damatlığa ne gelirse diktik. Asıl yerli müşteriyi kaybederiz diye de korkuyoruz bir yandan. Onu için ikisini bir yapıyoruz. Karayolundan da gelmeye başladı turistler. Baktık ki bu iş güzel yürüyor, siparişi bayramdan sonra bırakalım dedik. Tabi bizim işi bıraktığımızı bilmeyen alıyor kumaşını geliyor. Bıraktık biz o işi deyince de, olmaz biz sana alıştık diye tutturuyorlar. Hiç unutmam, İslamhaneleri’nin muhtarı bir Cuma geldi, iki pantolon bıraktı. Kıramadık aldık ama bütün hafta poşulara çalışınca pantolonlar yetişmedi. Dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım, “bak sen bir arkadaşının para kazanmasını, daha iyi olmasını istemez misin” dediysem de dinlemedi.
Mesleğimde kimleri tanımadım ki, Zeki Müren’e, Ajda Pekkan’a, Hülya Koçyiğit’e, Gönül Yazar’a, Sadri Alışık’a, Metin Toker’e neler neler diktim… Saymakla bitmez. Doktorlar, profesörler ne dostlar edindim bu meslekte. Ahmet Ertegün, hanımı,
Hüsnü Göksel, meşhur kanser doktoru. İşim dolayısıyla tanıdığım bu insanlar, mesleğimden sonra insanlık bakımından beni çok severlerdi. Gelir sipariş verirlerdi, yetiştiremeyeceksek sonradan postayla yollardık. O zamanlar kargo filan yok ki.
O zamanlar İstanbul’la İskenderun arasında vapur var. İstanbullular çok gelirdi buraya. Dükkana biri geldi. Böyle elinde pipo var, oturdu, bakıyor. “Böyle bir şeyle karılaşacağımı hesap edemedim, param da kamarada kaldı” dedi. “Beyefendi” dedim, “al git, sonra postayla gönderirsin”. Ama adamı hiç tanımıyorum, nereden tanıyacağım ki. Olur mu, olmaz mı deyince, bende dedim ki, “benim emeğimin karşılığını vermeyecek vicdan var mı”. İnan, İstanbul’a vardığında daha Tophane’den yollamış parayı.
Bir de şu deli basmalar vardı o zamanlar, keşke devam etseydi. Deli basma denilen şey kumaşa desen basılırken fazla boyanın süzüldüğü ham bez, sonra da kullanma bezi olarak piyasaya veriyorlar. Türkbükü’nde Ayla vardı, ilk o başladı bu deli basmalarla çalışmaya. Bir tutuldu bu, hepimiz başladık bunları dikmeye. On sene kadar sürdü bu moda. Sonra fabrikalar modernleşince bunlar bitti tabi. O zamanlar Denizli’ye gittim, deli basma arıyorum çarşıda. Ne demek o diyorlar… Bir baktım adam yere sermiş deli basmayı, üstüne de kumaş toplarını dizmiş. İşte bu dedim… Meğer onlar buna basmaaltı derlermiş. Ardından da buldan bezleri moda oldu, başladık onları dikmeye bu seferde.
Hanımım bana çok yardım etti. Onun da elinden gelir… Dükkana gelirdi, elbise diker, arkada yemek yapar bize. Hiç unutmam bir akrabamız, Emin Karayel bir gün Ayfer’i dükkanda gördü. “Senin ne işin var burada, kadının yeri evidir” dedi. Ayfer anlatmaya çalıştı, baktı ikna edemiyor, “Biz hazır bulmadık, çalışmak zorundayım. Başkasının yanında değilim ya kocama yardım ediyorum” dedi. Ama çok kızdı, yolunu çevirdi, bir daha da geçmedi dükkanın önünden. O zamanlar kadın çalışmazdı ki.
92’de emekli olunca rahatladım. Stres yok artık, yaptığımı gönderiyorum. Eskiden bir yandan satış yap, bir yandan ölçü al, siparişi de gününe yetiştireceksin. Yine durmadım tabi, ama hiç değilse stresim yok. Çalışmadan duramam zaten. 25 yılda emekli oluyorlar da yoruldum diyorlar. Tam 61 yıldır bu işi yapıyorum ben. Hesaplarsan ben üçüncü emekliliğe gidiyorum. Boş durdum mu hasta olurum. En kızdığımda rüyamda da dikiş dikiyorum. Dikiyorum, yetiştiriyorum, tamam işi kolayladık diyorum ki uyanıyorum. Bakıyorum iş filan yok…
Turizm dedim ya, daha Turizm Bakanlığı bile yokken Turizm Derneğini kurduk. Tamim yayınladık, gelen turistlere isteyenler evlerini açabilirler diye. Bizde evimize çok misafir aldık. Para bile almak istemezdi çoğunlukla ev sahipleri.
Yarın bir gün öteki dünyaya gitiğimde boş zamanlarında ne yaptın derlerse hiç boş vaktim olmadı diyeceğim. Dikmediğim zamanlarda, ya gazete okuyacağım, ya bulmaca çözeceğim, ama boş durmayı hiç sevmem.
Bodrum’un üç halini gördük… İlk çağ, orta çağ, yeni çağ gibi. 50’li yıllara kadar Bodrum’un en sefil, en fakir zamanlarıydı. Göç veriyordu burası. Karayolluyla bağlantısı yoktu. İzmir’e iki günde gidilirdi. Milas – Aydın arasında Gökbel dağında 366 tane viraj var… Dağda düz yerlerde vardır ama, hep viraj. Bu yolu Sultan Hamit zamanında Macarlar yapmış. Anlaşmaları da kilometre hesabından. Yolu uzatmak, daha çok para almak için düz yolda bile viraj…
50’li yıllardan sonra mandalin başladı, köylünün eli biraz para gördü. Demokrat Parti iktidara geldi, yollar yapıldı, limanlar yapıldı, soğuk hava depoları filan… Memlekette bir ferahlık oldu. 60 yılındaki ihtilal de bizi geri götürdü. Ama birkaç sene içinde sivil idareye dönüldü. Adalet Partisi iktidara geldi. 70’li yıllarda turizme giriş oldu.
Bodrum’un en güzel zamanı da, en çirkin zamanı da şimdi. Eskiden öyle bir hava vardı ki, sevgi, muhabbet, huzur … Mesela; ben Devecioğlu’nda çalışırken, usta namaza gidiyor değil mi, sandalyeyi kapının önüne koyar, giderdi. Gelen bakar kapıda sandalye, sonra geleyim der, gider. Taş evlerin başı geren denilen toprakla kaplanırdı o zaman. Orada yatardık, evin kapısı, camı açık. Bugün demirler bile kar etmiyor… Bir yandan da dünyada ne varsa burada da var artık.
52 yılında İstanköy Adasına gittik kafileyle. Kafile başı da Hüseyin Karakaya, hani şu Sağlık Ocağını yaptıran… 58’de Kıbrıs meselesi çıkınca bu kapılar kapandı. Bodrum’da bakkaldan peynir alırsın, helva alırsın… şu gazete kağıdına sararlardı. Eve bir gelirsin peynirin, helvanın üstünde yazılar… İstanköy’e bir gittik ki, neler var neler… Delirdik tabi. O günlerde kurşun kalem yok bizde. Bir baktık ki orada bir kalemde 4 renk var, basıyorsun kırmızı, basıyorsun mavi. İnanamadık. Bize de 20 liradan fazla harcamayın dediler ama kim dinler. Gördüğümüzü almak istiyoruz. Ben bile 200 liralık eşya aldım. Kadınlar kombinezonları üst üste giyiyorlar, biz o sıcak havada kat kat gömleklerin, kazakların üzerine bir de mont giyiyoruz. O zamanlar biz de daha nişanlıyız, ona da pembe bir terlik aldım hiç unutmam. Yapma çiçek bile aldım… Tencereler filan … Aklına ne gelirse…
Geçen yıl yine gittik İstanköy’e… Nerede Bodrum, nerede Kos. Burası on kat, elli kat iyi. Buradaki çarşı orada yok. Bunun için diyorum, şimdi en kötü zamanındayız, hem de en güzel zamanındayız Bodrum’un…
“Ellerine, yüreğine sağlık Tevfik Amca… “