Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

“Bu şehir o eski İstanbul mudur”
Attila İlhan’ın bu dizesinin yazıldığı zamandan bugüne bir yanıyla aynı kalıyor şehir, diğer yanıyla da özlenmeyen bir kente dönüşüyor(mu)? Yakınlarda yaptığım kısa bir ziyaret sonrası aklıma en kazılansa Bedesten’nin girişine gerçek boyuttaki mumyasını diken etçi ve açıktaki restoranı oldu. Pek övündüğümüz ceddimizin en şaşalı dönemine uzanan ve ancak padişah ya da vezir fermanıyla kurulan bedestenlerin de içinde bulunduğu, halihazırda dünyanın en büyük alışveriş merkezi Çârşû-yı Kebîr ya da günümüzdeki adıyla Kapalıçarşı’nın kalbine yani Bedesten’e kondurulan çirkinlik! Muktedirin hizmetindeki yükünü tutmuş azınlıkla çok çalışıp hep şikâyet eden plaza insanlarından oluşan kalabalığın ağırlandığı şu orta yerdeki restoran! Kışkırtarak yöneten egemenin ve kışkırtılmış kültürün ürünü, görmemişliğin tavan yaptığı bu mekân ve sahibinin Bedesten’in girişindeki mumya rezilliği…
Yazla birlikte -yukarıda bahsini açtığım- çok çalışıp hep şikâyet eden plaza insanlarının tatil zamanı da geldi. Bavullar hazırlanır, telefonlar sessize alınır, havalimanından son bir “Story” atılır ve İstanbul geride bırakılır. Beyaz evler -ki gittikçe azalmakta- ve mor begonviller diyarı Bodrum’a yola çıkılır.
En zengin kahvaltı, en moda koy, en havalı “beach”, en leziz dondurma, en keyifli gün batımı, en iyi margarita… Zaman yavaşlatılır. İstanbul’un, yüzlerde asılı kalan mutsuzluğu burada yerini tebessüme bırakır. Moladasındır. İlla ki bir tekne hayali kurulur, ilerisi için Bodrum’a yerleşme planları yapılır… Yalnız şartlar değişmiş, hayat zorlaşmıştır. Bir gelinebilse, ah bir gelinebilse bir daha hiç özlenmeyecektir İstanbul da!
Peki ya zamanında İstanbul’dan gelip Bodrum’a yerleşenler için nedir durum? Bodrum’dan İstanbul özlenir mi? Trafiği, kedi sidiği kokan köşe başları, yosunlu rüzgârı, bir vapur küpeştesinden martılara simit atarken yüzünü ıslatan tuzlu serpintisi…ekmek arası kokoreç ile uzun süren baharının iğde ve akasya kokulu meltemi…görmemiş bir Ortadoğu şehrini andıran çok katlı yeni yapılanması, sanayi mahallerinin içinden yükselen cam kuleler, deprem riski…
Artık “Atatürk”ten kalkmıyor oluşumuzu bir kez daha yadırgıyorum. Uzun, çok uzun taxi devam ediyor. İçerisi tıklım tıklım, önümde en fazla beş yaşında olsa gerek, kısa kaküllü bir oğlan çocuğu. Annesi ortada. Koridor tarafında baba oturmakta. Sonunda uçak koşmaya başlıyor. “Hiç korkmuyoruz değil mi anne?” diyor tiz ve yüksek bir sesle. “Hiç korkmuyoruz değil mi babacığım?” Ve gerçek o anda -olanca yalınlığıyla- keskin bıçağını saplıyor. İçime çöreklenen o saklı duygu açığa çıkıyor birden. Ne kadar inkâr edersem edeyim, kendimi ne kadar kandırırsam kandırayım ve sonu gelmeyen ne çok bahane yaratırsam yaratayım: İstanbul’u hep özlüyorum.
Kalemine sağlık, her zamanki gibi çok duygusal ve çok reel.Şahsen ben Atatürk olmaktan çuktığından beri havaalanı, hiç İstanbul’a uçmak istemiyorum. Tabiiki doğup büyüdüğüm, Bodrum öncesi bütün hayatımı yaşadığım bu şehri özlüyorum. Ama özl diğim “bu” şehir midir, hiç sanmıyorum.
Birçoğumuzun içinden geçenleri ne güzel dile getirmişsiniz.
Galiba artık İstanbul’da turist olmak en iyisi.
Çok şiirsel bir yazı ama gerçekleri görmeye gözünü kapamayan bir dil. Değişen sadece kentler değil, ülke.