Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Mandalin Ağaçlarının Gölgesinde Bir Rüya,
Geçtiğimiz akşam, Muğla üniversitesinden dostlarla Akyaka’da bir araya geldiğimiz sofrada, konu dönüp dolaşıp , her rafine ruhun içini gıcıklayan o meşhur rüyaya geldi: “Maddi imkânlar elverse de ömrün kalanını Güney Fransa’da, Provence’ın o taş evlerinden birinde, lavanta kokuları arasında yaşayarak geçirebilsek…” ya da en azından orayı bir kez olsun soluyabilsek.
Masadaki bu kolektif iç geçirişe muazzam bir tezat eşlik ediyordu. Zira bu hayali kuran dostların hepsi, zaten yeryüzünün bir başka cennetinde, Muğla’da yaşıyor ve üretiyordu. Akdeniz çanağının iki farklı yakasından yükselen bu esrarengiz çekim gücü üzerine düşünürken, genç akademisyen bir arkadaşımız masaya oldukça iddialı, bir o kadar da sarsıcı bir tez bıraktı:
Ben Bitez’liyim .Bugünkü Bitez köyü; yeni açılan nitelikli restoranları, Michelin radarına giren gastronomik atılımları, asırlık doğası ve çevresini kuşatan devasa arkeolojik mirasla, tüm altyapı ve trafik sorunlarına rağmen, o çok övülen Provence köylerini aratmayacak bir vizyona sahiptir.”
İlk bakışta yerel bir milliyetçilik ya da bir Bodrum sığınması gibi tınlayan bu iddia, üzerine biraz felsefe yapınca aslında muazzam bir gerçeğe parmak basıyor. Gelin, fildişi kulelerimizden biraz sıyrılalım ve Bitez ile Provence arasındaki o görünmez teraziyi birlikte kuralım.
1.Mandalin Bahçelerinden “Michelin” Radarına Gastronomik Evrim
Provence’ı dünya kültüründe bir ikon haline getiren en büyük gücü, Fransızların “terroir” dedikleri, toprağın ve yerel emeğin o eşsiz uyumudur. Tarladan masaya mimarisini bir yaşam sanatı haline getirmişlerdir. Peki, bugün Bitez’de ne oluyor? O asırlık, inatçı mandalin bahçelerimizin gölgesinde, zeytin ağaçlarının serinliğinde sadece geleneksel çay bahçeleri mi var? Hayır. Bodrum genelinin uluslararası gastronomi dünyasının ve Michelin Rehberi’nin radarına girmesiyle birlikte, Bitez ve çevresi kabuk değiştirdi. Yerel Ege otlarını, deniz ürünlerini ve bin yıllık zeytinyağı kültürünü modern tekniklerle işleyen gurme restoranlar, “bağdan masaya” felsefesini benimseyen şef mutfakları burayı bir gastronomi destinasyonuna dönüştürdü. Sabah Bitez pazarından alınan taze enginar ile akşam bir şefin elinden çıkan tabak arasındaki o köprü, tam anlamıyla bir Provence disiplinidir.
2.Coğrafyanın Renk Kodları ve Doğa
Ressamların (Van Gogh, Cézanne, Matisse) peşinden koştuğu o meşhur Provence ışığı, gökyüzünü temizleyen Mistral rüzgârının bir hediyesidir. Bitez’in arkasını yasladığı o kireçtaşı gri dağlar, gümüşi zeytin yaprakları ve denizden esen imbatın getirdiği berraklık da tam olarak bu palete aittir. Bahçelerden taşan begonvillerin moru, taş evlerin beyazı ve mandalin ağaçlarının yeşili, görsel olarak o Güney Fransa köylerinin dokusunu birebir yaşatır. Bizim doğamız, insanı içine alan, kokusuyla (çam, mandalin çiçeği ve iyot) hafıza inşa eden canlı bir organizmadır.
3.Arkeolojik Katmanların Ezici Üstünlüğü
Provence; Arles, Avignon ya da Orange’daki Roma kalıntılarıyla entelektüel bir kibir taslar. Oysa doçent arkadaşımızın da haklılıkla işaret ettiği gibi, Bitez merkezli bir yaşamın etrafındaki arkeolojik zenginlik Provence’ı cebinden çıkaracak güçtedir. Bitez’de sabah kahvenizi içip, sadece bir saatlik sürüş mesafesinde dünya tarihinin akışını değiştiren topraklara dokunabiliyorsunuz. Yanı başımızdaki Halikarnas, Pedasa, Labraunda, Stratonikeia veya Euromos… Bu antik kentler steril birer müze değil; tıpkı Provence’taki gibi zeytinliklerin, keçi yollarının, yani yaşayan coğrafyanın içine sinmiş hafıza mekânlarıdır. Bir akademisyen zihni için bundan daha zengin bir entelektüel beslenme alanı düşünülemez.
4.Madalyonun Diğer Yüzü: Altyapı, Trafik ve Koruma Sancısı
Elbette arkadaşımın iddiasındaki o en gerçekçi şerhi unutmamak gerekiyor: “Altyapısı, trafiği falan iyi olmasa da…” İşte zurnanın zırt dediği, bizi Provence rüyasından uyandıran tokat burasıdır. Provence, bu büyüme sınavını onlarca yıl önce vermiş; çok katı imar, koruma ve mimari estetik kanunlarıyla köylerinin dokusunu adeta zamanda dondurmuştur. Biz ise bugün Bitez’de hırpalayıcı bir yapılaşmanın, sezonluk nüfus patlamalarının, trafik keşmekeşinin ve yönetsel vizyonsuzlukların sancısını çekiyoruz. Bu durum canımızı yakıyor, entelektüel vizyonumuzu zedeliyor.
Ancak asıl mucize tam da bu noktada saklı: Tüm bu kaosa, plansızlığa ve eksikliğe rağmen, Bitez’in o ara sokaklarına saptığınızda, mandalin bahçelerinin derinliklerindeki bir şu vahaya sığındığınızda coğrafya size kendini unutturuyor. Bu, toprağın ve kültürün insana karşı direnişidir.
Son Söz: Uzaklardaki Serap mı, Avcumuzdaki Mucize mi?
Sevgili dostlar; Provence bir coğrafi koordinattan ziyade; tarihin, iyi yemeğin, doğanın ve yavaş akan zamanın tadını çıkarma sanatıysa, Bitez tüm eksiklerine ve yaralarına rağmen bu ruhu sonuna kadar yaşatıyor. Fransızlar kendi yerel kültürlerini dünyaya devasa bir estetik marka olarak satmayı başardılar; biz ise elimizdeki pırlantayı henüz işlemeye çalışıyoruz.
Uzaklara bakıp iç geçirmek, akademinin doğasındaki o “arayış” duygusuna çok uygun düşebilir. Ancak doğru bir sokakta, asırlık bir zeytin ağacının gölgesinde, yerel bir kadehle baş başa kaldığımızda görmeliyiz ki; rüya çok uzakta değil. Bitez, tüm gerçekliğiyle, doğasıyla ve hatta günahlarıyla bizim Provence’ımızdır. Ve belki de bizim Akdenizli neşemiz, oranın o steril ve mesafeli turizm anlayışından çok daha sahici, çok daha canlıdır.
Semih Adıyaman 03/06/2026