OKYANUSLAR… / Ronald Karel Bodrum Gündem Yazıları…

Ronald Karel
Ronald Karel
  • 27.09.2019
  • 1.059 kez okundu

Yukarıda insan suratına çok benzeyen blobfish balığı Rus Roman Federtsov tarafından bulunmuş ve resmi çekilmiştir. Bu resmi zaten görmüştüm ama şimdi kendi kendime dünyanın kuruluşu hakkında sorular sormaya başladım. Bir balık insan suratına bu kadar benzeyebilir mi? Acaba okyanusların ta diplerinde insanların ulaşamadığı bölgelerde insan yüzlü canlılar mı var? Binlerce km derinliklere inebilecek denizaltılar neden yapılamıyor? Herhalde yeryüzünde ticari geliri olmayacağı içindir. Deja vu!

Belki de yeni buluşlar dünyada yaşamı ve hayata bakış açımızı değiştirebilir.

Bizler iklim değişikliğiyle uğraşırken bakın bazı araştırmacılar neler bulmuşlar.

New Yorker ve New York Times tarafından “Derinliği”; Kongre Kütüphanesi tarafından “Yaşayan Efsane”; ve 1998’de Time dergisinin ilk “Gezegen Kahramanı”. İsmi Dr.Sylvia Earle, 30 Ağustos 1935 senesinde New Jersey’de doğdu. Deniz yosunu araştırmasıyla bilinen Amerikalı okyanus yazarı ve kâşif, aşırı avlanma ve kirliliğin dünya okyanuslarına yönelik tehditleri konusunda farkındalığı arttırmak için tasarladığı kitap ve belgeselleri ile tanınıyor.

Modern bağımsız su altı solunum cihazı (SCUBA) donanımını kullanan ilk su altı araştırmacıları arasındaydı ve birçok yeni deniz yaşamı türü tespit etti.

Sylvie Earle’den bahsetmeye devam etmeden önce öncelikle okyanusların derinlikleri hakkında küçük bir hatırlatma yapalım.

Büyük Okyanus: En derin yeri 11.034 m ile Mariana Çukuru olup burası aynı zamanda Dünya’daki en derin noktadır.
Atlas Okyanusu: 3314 metre ortalama derinliği bulunan okyanusun en derin noktası Porto Riko Çukuru dur.
Hint Okyanusu: Ortalama derinlik 3.890 metredir. En derin nokta depremlerin meydana geldiği Java çukurunda deniz seviyesinin yaklaşık 7.450 m altındadır.

Yeryüzünün yüzde 70’i suyla kaplıdır.

Uluslararası üne sahip deniz biyoloğu, okyanus araştırmacısı, yazar ve öğretim görevlisi, 100’den fazla sefer boyunca 7.000 saatten fazla su altına girdi ve 1000 metre derinliğe kadar solo dalış rekoru kırdı. Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) Baş Bilim İnsanı olarak görev yaptı. Evet okyanustan bahsederken makaleme Sylvia Earle’a yer vermemek olamazdı.

Bayılırım böyle tek başına araştırma hırsına sahip olup dünyaya ve insanlığa faydalı bir şeyler bırakmaya çalışan kişilere, kaşiflere.  Yaşım ilerledikçe artık uluslararası ticaret haline gelen futboldan bıkmaya başlarken olimpiyatlarda çoğu zaman kendi imkanlarıyla mücadele eden atletleri, sporcuları daha çok sevmeye başladım. Azim benim en sevdiğim kelimedir.

İşte biz dünya insanları küresel ısınma veya İklim değişikliği konularında yüz milyonlarca dolar harcayıp dünyanın dört bir köşesinde uluslararası toplantılar gerçekleştirelim, BM de toplanalım ve hiçbir sonuç elde edemeyip tıpış tıpış ülkelerimize dönelim, bakın Sylvia Earle dünyanın geleceği hakkında ne diyor?

Şimdi 87 yaşında olan Dr Sylvia Earle

 

DR.SYLVIA EARLE BİR ‘DERİN OKYANUS’ DEHASI

25 Eylül Çarşamba, uzmanlar İklim Değişikliği Panelinde (IPCC) iklim değişikliği durumu hakkında endişe verici bir rapor yayınlarken, Sylvia Earle esas okyanusların dünyanın dengesini koruduğunu iddia ediyordu. Haziran ayında Paris’te yaptığı gibi, verdiği konferansı önünde notlar olmadan bir saat kadar konuşarak “ilham Beklenmeyen kaynaklardan” konusunda dinleyicilerini büyülemişti. “İnsanlık milyarlarca yıllık bir ekosistemde kurulan bu dünyayı elli yılda yok etmek hazırlanıyor ve hafife aldığımız bu değil.

Gezegenin akciğerleri olarak yağmur ormanları hakkında konuşuyoruz, ama bize yaşamak için izin veren okyanuslardır! Buralarda karbon yakalanır, burada sıcaklıklar stabilize edilir, okyanuslar oksijen oluşturulan yerdir. Dünyada okyanussuz bir hayat olamaz. “

84 yaşındaki bu kadın ABD de ‘Her Deepness’ yani derinliğiyle tanınmıştır. 1979 381 metre derine dalarak rekor kırmıştır ve okyanus dibindeki hayatları incelemekle tanınmıştır.

Kelimenin tam anlamıyla bir okyanus tutkunu olan ve hayatını buna adayan Sylvia Earle, ulaşılması imkansız sayılan derinlikleri keşfe çıkma cesaretiyle herkese ilham veren bir deniz biyoloğu. O kadar ki, bir röportajında kendisine “Çocuğunuz oldu mu?” diye sorulduğunda, “Benim denizaltılarım oldu” diye cevap veriyor. Şimdi, Netflix’teki Mission Blue belgeseli sayesinde kendisinden öğrendiklerimi sizinle paylaşmak istiyorum.

İrem Bali şöyle yazıyor Sylvia hakkında. Sylvia Earle, 60 yıl önce ilk olarak dalış yaptığı zaman ile bugünü karşılaştırdığında oldukça problematik bir durumun içinde olduğumuzu söylüyor ve kendisine göre, bu düzeltilemez bir durum değil. “Doğaya yaptıklarımızın yarattığı olumsuz sonuçlara birebir tanık oldum” diyen Earle, özellikle çocukluğundan beri bakir bir alan olarak bildiği Florida’nın geçirdiği büyük değişimin altını çiziyor. Tampa Körfezi’ne inşa edilen sayısız otel ve bölgenin bir tatil beldesine dönüşmüş olması, beraberinde doğanın bozulmasını ve kirlenmesini de beraberinde getiriyor. Körfezin dibi taranıyor, bataklık olan bir bölge otopark haline getiriliyor, önceden cam gibi berrak olan Weeki Wachee Nehri’nin suyu nehir boyunca uzanan konutlar tarafından kirletiliyor. Sylvia Earle, öncesini de sonrasını da deneyimleyen bir okyanus bilimci olarak aradaki farkı görebildiği ve yine de umudunu koruyabildiği için mücadele verdiğini söylüyor. Yani aslında kendisi, hem okyanusların gerçek bir cennet olduğu zamanları görmüş ve o berrak sularda saatlerini geçirmiş, hem de bugünkü duruma bizzat şahit biri.

1986’da Sargasso’da Syvia Earle tarafından Prochlorococcus (dünyanın en küçük ve çok sayıda fotosentetik organizması) keşfedildi. Şimdi küresel olarak tanındığı biliniyor ve atmosferdeki oksijenin yüzde 20 kadarını atıyorlar. Deniz yosunu ve mikroskobik organizmalar denizdeki yaşam için oksijen ve soluduğumuz havadaki oksijenin yarısından fazlasını sağlar. Elde ettikleri karbondioksit, suyla şekere dönüşerek, ton balığı, köpek balıkları, balinalar ve bize ulaşan karmaşık okyanus yiyecek ağlarını beslemeye yardımcı olur.

Sargasso Denizi’nde, yüzen deniz yosunları arasında en az 14 ana hayvan grubu yaşıyor veya yüzüyor. Bermuda yakınında, biyolog Laurence Madin, çoğunu tek bir plankton çukurunda buldu.

Onlarca yıldır Sargasso Denizindeki akıntılar değerlendirilmiş, sıcaklık ve su kimyası ölçülmüş ve göç eden yaban hayatı belgelenmiştir. Bulgular, okyanusun iklim ve hava koşullarını yönetmedeki rolüne ve varlığımızı destekleyen süreçlere ışık tutuyor.

Earle, “En derin dalışım da dahil olmak üzere, bugüne kadarki dalışlarımın hiçbirinde varlığımızın somut kanıtlarını görmediğim olmadı” diyor. Bu kanıtların en temeli, bir dakika bile olsun durup düşünmeden okyanusun dibine gönderdiğimiz sayısız atık.

Earle, okyanusun dibinde, 4 km aşağıda bile şişelerden plastik torbalara, çok sayıda çöp gördüğünü söylüyor. Ve bu çöpler sandığımızın aksine orada toplanıyor, birikmeye devam ediyorlar. Yani yüzeyde olduğu gibi, uçsuz bucaksız derinliklerde bile imzamız var.

Bir diğer konu da, aşırı avlanma. Birkaç istatistik ile başlayalım; 1950 yılında 2014’e kadar geçen sürede, okyanuslardaki mercan resiflerinin yalnızca %50’sinin, Pasifik Mavi Yüzgeçli Orkinos’unun %5’inin, köpekbalıklarının %10’unun ve Kuzey Atlantik Morinası’nın %5’inin kaldığı biliniyor. Konu şu ki, dünya nüfusu çok fazla ve iştahımız tamamen kontrolden çıkmış durumda. Sürekli olarak avlanıyoruz. Bu kontrolsüzlük yalnızca yiyecek ile ilgili de değil; oduna, fosil yakıtlara karşı da müthiş bir iştah duyuyoruz. Atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit salınmasına ve dolayısıyla bunun iklim değişikliklerine kapı aralamasına neden oluyoruz.

Okyanus sıcaklığı düzenleyen büyük bir regülatör olduğundan, aslında ona yaptıklarımız bize daha büyük ve kuvvetli fırtınalar olarak geri dönüyor.

Önceki makalemde yazdığım gibi bir de güneş patlamalarının ve güneşte açılan deliklerin büyüklüğüyle meydana gelen az ısınma olayı güneşin diğer bölümlerine ısının artmasına sebep olmasından bize ulaşan ısının daha sıcak olması da küresel ısınmaya sebep olmaktadır.

Sylvia, Meksika Körfezinde 20.000 den fazla fosil örneklerini topladı.

Şimdi okyanuslar hakkında bazı bilgileri de paylaşalım.

Dünyanın en uzun dağ silsilesi su altında bulunur. 56.000 km üzerinde okyanus havzalarının merkezi boyunca uzanan bir dağ zinciridir. Işık okyanus yüzeyinden sadece 300 metre kadar derinliğe inebilir. Okyanuslardaki 300 metreden sonraki kısımda karanlık hakimdir. Dünyadaki okyanuslar ve denizler, kıymetli altın metalinden yaklaşık yirmi milyon ton içeriyor. Okyanusun derinliklerinde, karadaki en gür ormanlara bile rakip olabilecek Kelp Ormanları vardır. Kelpler hem deniz canlılarına ev sahipliği yapıyor hem de tiroid rahatsızlıklarına ve iyot eksikliğinden kaynaklanan hastalıklara iyi geliyor. Tüm okyanuslardaki gelgitler ve dalgalar enerjiye çevrilebilirse, dünyadaki tüm enerjinin 5 katı kadar çevre dostu bir enerji üretilebilir. Bildiklerimizin ötesinde keşfedilecek daha çok şey var. Okyanusta yaşayan canlı türlerinin %86’sı da henüz keşfedilememiştir. Okyanusun altındaki Kaplıcalar 650 Fahrenheit sıcaklığa sahip yani kurşun eritecek kadar sıcak. Okyanusun en uzak noktası olarak kabul edilen alana “Nemo Noktası” denir. “Nemo” ismi, Jules Verne’nin Deniz Altında Yirmi Bin Fersah kitabındaki Kaptan Nemo’dan geliyor. Dünyadaki yaşamın yüzde 94’ü suculdur. Bu da biz kara canlılarını gezegenin tüm sakinlerine kıyasla çok küçük bir azınlık yapar. Her yıl, çoğu plastik olmak üzere milyarlarca ton çöp okyanusa dökülür.

Ben öyle zannediyorum ki aslında bakılırsa dünyamızı çeviren bütün deniz ve okyanusların su seviyesine bir çizgi çizsek, yer üstünde bizim yaşadığımız hayat, o çizginin altında da aynı bir su altı hayatı mevcut olmuş oluyor. Dağlarıyla, canlılarıyla, su altındaki değişik yosunlarıyla ve tıpkı yeryüzündeki ağaçlara benzeyen ağaçlarıyla.

Acaba su içerisindeki dünyada canlılar arasında bir hiyerarşi mevcut mudur? En başta yer yüzünde biz insanlar eş değerinde su altında da aynı eş değerde canlılar mevcut da bizler mi bilemiyoruz?  Dünyamızda 8.7 milyon canlı var ve bunların %20 si su altında yaşıyorlar. Lakin okyanuslar hakkında o kadar az şey biliniyor ki, derin denizlerde yaşayan canlılar daha keşfedilemedi bile. Bilinen şey odur ki yer yüzündeki insanlar hariç bütün canlılar kendilerine özgü dillerle aralarında irtibat kurabildiklerine göre neden derin okyanuslardaki canlılar da birbirleriyle ilişkide bulunamasın. Muhakkak her cins canlı kendilerine özgü lisanlarla birbirleriyle anlaşıyorlardır. İnsanlar değişik lisanlarla, karadaki ve denizdeki hayvanlarda değişik seslerle aralarında bağ kuruyorlardır.

Fangtooth balığı, vampir kalamarı, dikenli ve tabut balıkları, deniz kestaneleri ve tam olarak bilinmeyen korkutucu siyahi deniz yaratıkları derin okyanuslarda bulunmaktadır.

Sürpriz olarak da Adelaide Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, karmaşık beyinleriyle cetaceanların (yunuslar ve balinalar) insanlardan daha zeki olduklarını bile önerdiler.

Vallahi inanırım. Hatta bu satırları yazarken dünyamızın geleceği hakkında biraz optimist oldum. Ah bir de gerçekten kanıtlanabilse. Yunuslara bir dil takıp konuşabilseler…

Okyanusun yüzeyine daha yakın yaşayan balıklarda yüzmek için bir mesane bulunabilir. Bu, içinde havada yüzmelerine ya da suya batmalarına yardımcı olan büyük bir organdır. Derin deniz balıklarında vücutlarında bu hava keseleri yoktur.

Kör olmayan balıklar biyolüminesans ışığı kullanabilen büyük ve hassas gözlere sahiptir. … Derin deniz balıklarının % 50’den fazlasının yanı sıra bazı karides ve kalamar türlerinin biyolüminesans özelliği vardır.

Okyanus hayvanlarının çok derin bir ortamda hayatta kalmasının birkaç yolu vardır. … Derin deniz hayvanları soğuğa hiç aldırış etmiyor ve birçoğu soğukta hayatta kalabilir ve büyüyebilir. Yemekler bugün bizim bildiğimiz kadarıyla derin denizlerin çoğunda azdır, çünkü kısmen fotosentez sadece güneş ışığının olduğu okyanus yüzeyinde gerçekleşir.

Okyanuslardaki ölümcül yaratıkları şöyle sıralayabiliriz.

Kirpi balığı, mavi ahtapot, kaya balığı, büyük beyaz köpek balığı, aslan balığı, kutu denizanası, kaplan köpek balıkları, deniz yılanları. Bunlar sadece bilinenler, hepimizin bildiği gibi insanoğlunun okyanusun derinliklerine erişemediği bilinmektedir ve oradaki hayat tam olarak bilinmemektedir. Birkaç örnek verelim.

Putterfish (kirpi balığı) Tetraodontiformes aile gurubunda bulunur. Birçok spesimenden oluşur.

 

Blue-ringed octopus (Mavi halkalı ahtapot) Hapalochlaena ailesi’nden olup çok zehirlidirler ve Japonya dan Avustralya ya kadar olan okyanusta bulunurlar.

 

Stonefish çok tehlikeli (kaya balığı) ve ölüm saçan bir balık türüdür. Synanceiidae ailesi mensubudur çok zehirlidir. Hint ve Büyük okyanus arasında yaşarlar.

OKYANUSLARDA OKSİJEN VE KARBONDİOKSİT DURUMU

Mağma dergisinden aldığım bilgilere göre azot, denizlerde atmosferden daha düşük oranda bulunmakla birlikte yine en çok bulunan gazdır. Oksijen, denizlerde daha büyük oranda yer alır ancak bu oran bağdaşık olmayıp, yerden yere büyük değişimler gösterir. Özellikle fotosentez ve solunum, oksijen oranında önemli rol oynar. Yüzey suları atmosferden oksijen aldıklarından oksijence varsıldır(zengin). Yüzeyin altında oksijence daha az varsıl sular yer alır. Dip suları tam anlamıyla oksijensiz sayılmaz çünkü Arktik ve Antarktik’ten gelen dip akıntıları buralara bol oksijen sağlayabilir. Buna karşılık iç denizlerde derinlere doğru oksijen niceliği düşer. Dip akıntıları buralara giremez. Akdeniz buna güzel bir örnektir. Karadeniz’in derin sularında hiç oksijen yoktur.

Karbondioksit ise atmosferden hemen hemen 50 kat çoktur. Karbondioksit, azot ve oksijenden daha kolay eriyebilir. Bu durum sıcaklık durumlarına bağlıdır. Bilindiği gibi denizlerin yüzeyleri ile atmosfer arasında sürekli bir karbondioksit alışverişi vardır. Bunun yanında canlıların solunumu, fotosentez olayı ve yanardağ etkinlikleri karbondioksit oranını etkilemektedir ancak bu başka bir araştırma konusudur.

Okyanusta oksijeni tükenmiş alanlara “ölü bölge” denir. Ölü bölgeler genelde derelerin getirdiği yüksek miktardaki gübre ve kimyasal maddelerin okyanusa karıştığı su yosunu patlamalarının sıkça görüldüğü ırmak ağızlarında yer alan, insan yaşamayan kıyılarda bulunur.

Su yosunları öldükçe okyanus tabanına çöker ve bakterilerce ayrıştırılır. Okyanus akıntıları bu oksijensiz suları açık denize sürükler ancak bugüne dek açık denizde oksijensiz alan hiç keşfedilmemişti.

Ta ki Alman ve Kanadalı bilimcilerin Biogeosciences dergisinde yayımladıkları makaleye değin. Makaleye göre Atlas Okyanusu’nun tropik sularında, Batı Afrika’nın birkaç yüz mil açıklarında aşırı düşük oksijenli bölgeler bulunuyor. Ölü bölgelerdeki ölçümler bu alanların birçok deniz canlısı için yaşanamaz olduğuna ve Atlas Okyanusu’ndaki en düşük düzeyleri gösteriyor. Yeni keşfedilen ölü bölgeler okyanus çevrilerinin (girdap) çevresinde bulunuyor. Çevrilerdeki hızlı akan su, onu çevreleyen okyanus suyuyla oksijen alışverişini olanaksız kılarak buradaki oksijenin tükenmesine neden oluyor. Keşfi yapan takımın önderi Karstensen ölü bölgelerin eşsiz yapılar olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir “Yüz, yüz elli km genişliğinde çevrileri çalışma olanağı bulduk ve bunların derinliği yaklaşık yüz metreye dek ulaşmakta. Hızlanarak çevresinden ayrılan çevrinin ortasında yalıtılmış, sığ bir su kütlesi oluşmaktadır. Bu su kütlesi 10-30 metre arası olabiliyor. Bu bölgeler bitkisel gelişim için uygun ortam sağlayarak açık denizdeki su yosunu patlamasını tetiklemektedir.” İlk bulgulara göre çevri merkezindeki oksijen tüketimi okyanusun diğer yerlerinden 5 kat çok ve bu da çevri merkezinde oksijenin hızlıca tükenmesine neden olmaktadır.

Evet, sonuç olarak ben şahsen deniz altında daha keşfedemediğimiz muazzam bir sistemin olduğuna inandım. Yukarıda bahsettiğim gibi, yeryüzündeki bildiğimiz hayatın başka bir şekli denizin altında da yer almaktadır. Tıpkı gölde resim çeken fotoğraflarda nasıl ki ağaçların gölgeleri suyun altını gösteriyorlarsa, gerçek hayatta da aynı yaşam şekli bildiklerimizin çok daha üst düzeyde cereyan etmektedir. Yukarıdaki resimde yapacağımız tek şey ağaçları ve dağları ters çevirip suyun altına yerleştirmek olacaktır.

Adelaide Üniversitesindeki araştırmacılara Nobel vermek lazım. Yunusların şu evreni mahveden insan kılığındaki canlılardan daha zeki oldukları cümlesi yüzümü gerçekten güldürdü. O bütün araştırmacılar cennette gitsinler inşallah.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ