Tarihsel Sorumluluk – Cevat Öneş Bodrum Gündem yazıları

Cevat Öneş
Cevat Öneş
  • 26.07.2020
  • 4.550 kez okundu

Tarih, gelişim-değişim süreçleriyle değerlendirildiğinde, önemli dersler verir. Dönüm noktaları olarak tanımlanabilecek eşiklerde ortaya çıkan, siyasal-toplumsal-ekonomik yönelişler dinamiği, çözümleri ve gelişmeleri şekillendirirler.

Orta Çağ’dan, Aydınlanma ve Sanayileşme çağına geçiş, insanlık için temel kırılma noktasıdır. Birinci, İkinci Dünya savaşları ve sonuçları, ülkelerarası çıkar çatışmalarının, sınıf savaşlarının karakterini gösterir. Nagazaki’ye atılan Atom bombası, bazı yönetim ve yönetici zihniyetinin ve acımasızlığının örneklerindendir. S.S.C.B’de Proletarya diktatörlüğünün, Hitler Almanya’sında Nazizm’in, Mussolini Faşizminin uygulamaları, yakın çağın derslerle dolu dönemleridir.

Dünya’nın gelişim ve değişimine ayak uyduramayan, aydınlanma bilimini takip edemeyen, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma serüveni ise toplumsal ve siyasal belleğimizin unutulmaması gereken gerçekliğimizdir.

Sultan Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi gibi saray erkânının, işgalcilere İstanbul’un anahtarını teslim etmeleri ve Vahdettin’in İngiliz zırhlısıyla ülkesini terk etmesi olayı, unutulmaması gereken bir “ihanet” olayıdır.

İstiklal Savaşında, işgalcilere direnen millici güçlere, katli vaciptir fetvası veren, sultan Vahdettin ile Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi portreleri de, yaşanmakta olan siyasi gelişmeler içerisinde, tekrar ve tekrar hatırlanmalı ve sorgulanmalıdır.

Sevr anlaşmasıyla parçalanan, emperyalist devletler tarafından işgal edilen Osmanlı İmparatorluğu’ndan, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının öncülüğünde, Lozan antlaşmasıyla da, tüm dünyaya kabul ettirilen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurtuluş ve kuruluş gerçeğini saptırıcı, yozlaştırıcı her davranış ve hareketi tanımlayan ifade, ancak “ihanet” sözcüğü olabilir. Bu konuda, yeni bir tarih yazabilme çalışmalarının da, açıklıkla sürdürülmekte olduğu gerçeği dikkate alındığında, “ihanet”in boyutları görülebilmektedir.

20.yy’ın emperyalizm, vahşi kapitalizm, faşizm gibi otoriter, insanı-doğayı sömüren sistemleri karşısında, kurtarıcı-kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde temelleri atılan Cumhuriyet, mazlum halklara da örnek olurken, muasır medeniyetin üzerine çıkma hedefleriyle de, çağdaş insani gelişim ve değişimin, refah toplumu oluşturulabilmesinin yollarının açılışı şartlarını yaratabilmiştir.

Cumhuriyet’in kurucu değerleri, değişim dinamiklerine uygun şekilde geliştirilebilmesi durumunda; günümüze ve geleceğimize de cevap verebilecek potansiyelini korumaktadır.

Cumhuriyet devrimlerinin; 1946’da geçilen çok partili sistem, 1950 seçimleriyle başlayan ve günümüze kadar devam eden demokratikleşme süreçlerinde, genellikle Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap veremeyen yönetişim sebebiyle, temel sorunlarının çözülememesi ve “eksik demokrasi” şartlarının sürekliliği, çözümleri ağırlaştıran şartları da yaratagelmiştir.

Muhafazakâr, milliyetçi, dindar tabanda, azınlık olan dinci-gerici-radikal kesimin yaratabildiği, etkileme gücü sebebiyle, genellikle sağ yelpazede yer alan yöneticilerin, hareketlerin sorumluluklarının özeleştirilerinin yapılarak, siyasetlerine nitelik kazandırabilmeleri hususu, Türkiye siyasetinin öncelikli ihtiyaçlarındandır.

FETÖ olayının 1970’lerde başlayan, AKP dönemine ortaklık kurularak zirve yapan serüveninde; siyasetin, devlet kurumsal yapılarının, medyanın, sivil toplum kuruluşlarının, bazı aydınların oynadığı roller, gösterilen yetersizlikler, öncelikle çıkar hesaplarıyla hareket edilmesi gibi sebepler, dikkate alındığında, benzer ve muhtemel gelişmeler için gösterilecek duyarlılık ve alınacak tedbirler, önemini artırarak korumaktadır

Siyasal yelpazenin merkez, sağ ve solunda yer alan siyasetlerin, nitelikli demokrasinin asgari müştereklerinde birlikte hareket edebilmeleri ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin hedefleri çerçevesinde politikalarını şekillendirebilmeleri durumu ise Türkiye’nin, acil, çözülmesi zorunlu ihtiyacı olarak gündemin öncelikleri arasındadır.

Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili gelişmeler, bir turnusol kâğıdı gibi bazı gerçeklerle yüzleşilmesine sebep olmuştur. Şöyle ki;

  • 10 Temmuz 2020 tarihinde Danıştay 10. Dairesinin, 24.11.1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etmesi üzerine, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan saat 20.53 teki konuşmasında, “Tek parti döneminde alınan bu karar tarihe ihanet olmanın yanında, hukuka da aykırıydı…” ifadesini kullandı.
  • Erdoğan, Kriter dergisindeki söyleşide de; “1934’de Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesi, milletimizin içini acıtan bir karardı. Ayasofya’nın tekrar aslı hüviyetine kavuşturulması gerekiyordu. Danıştay’ın kararını hukuk devleti adına, maşeri vicdanı rahatlatma adına müspet bir adım olarak görüyoruz. Dava sürecinde içeriden ve yurt dışından çıkan çatlak seslerin ise hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur…” değerlendirmesini yaptı.
  • Lozan antlaşmasının 97. yıldönümü günü ilk kez Cuma namazı kılınmasında, Erdoğan’ın Kuran okuması ve hutbeye kılıçla çıkan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “Fatih Sultan Mehmet Han burayı kıyamete kadar cami olarak kalması için vakfetmiştir. Vakfedileni çiğneyen lanete uğrar…” sözleri dikkatleri çekmiştir.

1934 tarihli, Ayasofya’nın müze olmasını sağlayan siyasi bir kararın, yargı organı kullanılarak ve tartışmalı olan Vakıfnamenin Cumhuriyet yasalarının üzerine çıkarılarak, “ihanet”, “lanet”, “Vakıf malı kutsaldır. Dokunan yanar!” Kavramları kullanılarak, Atatürk ve döneminin hedef alınması, Anayasal statüye sahip bazı yöneticilerin zihniyet dünyasını ve İslami araçsallıştıran yapılarını da açıklar mahiyettedir.

1934 yılında Ayasofya’ya müze statüsü kazandıran olayın, Türkiye’nin “Yurtta barış, dünyada barış” politikalarını sembolize eden, evrensel bir çağrının, geçerliliğini kaybeden siyasal İslamcı politikalar ve aktüel çıkarlar için araçsallıştırılması planlı bir hazırlık çalışmasının yapıldığını da gösterir mahiyettedir.

Ayasofya olayına paralel olarak, çoklu Baro oluşturulabilmesi sistemine geçiş, sosyal medyada sansür şartlarını genişletici hazırlıklar, muhalif medya ve gazetecilere getirilen yasaklar, takibatlar, muhalefeti topyekûn sindirme çalışmaları, muhalif yerel yönetimlerin çalışmalarına getirilen engellemeler, hukuk-yasa-devlet güvencelerini de ortadan kaldıran gelişmelerdendir.

Siyasi, sosyal, ekonomik şartların risklerinin ağırlaşmakta olduğu ülkemizde; toplumun yaşam standartlarındaki gerileme, yolsuzluk-yoksunluk-yasaklardaki tırmanış, kimlik siyasetleriyle kutuplaştırılan toplumsal yapı ve dış politika da artan tehditler, AKP iktidarı ile Cumhur ittifakı yönetiminin, demokratik yollarla sonlandırılması ihtiyacına öncelik kazandırmaktadır.

25-26 Temmuz 2020 tarihlerinde toplanan 37.CHP Kurultayında alınan kararlar ve bir ittifaklar koalisyonunun Hükümet Programı örneği sayılabilecek “İkinci Yüzyıla Çağrı” başlıklı manifesto, Cumhuriyetin kurucu değerleri ve hedefleri içerisinde, yeniden kuruluş ihtiyacına cevap verebilen bir yola çıkışın adımlarına da işaret etmektedir. Bu yoldaki başarının tüm demokratların, özeleştirilerini yaparak, birlikte hareket edebilme kabiliyetlerini kazanabilmeleriyle mümkün olduğu da bir gerçekliğimizdir. Türkiye Demokrasi ittifakı içerisinde HDP ve HDP tabanıyla olan ilişkilerin sonuçları, iktidar mücadelesinde hassasiyet kazanmaktadır.

İkinci Yüzyıla Çağrı bildirisinin, 13 maddelik manifestosunda; “İkinci ilkemiz, Türkiye’nin toplumsal barışı ve huzuru sağlanacak. Başta Kürt sorunu olmak üzere tüm toplumsal sorunlarımız demokrasi ışığında ve T.B.M.M’de çözülecek. Türkiye’nin tam bağımsızlığı, demokrasisi üniter yapı ile güçlendirilecek. Kürt sorununun egemen güçlerin manivelası olarak kullanılmasına asla izin vermeyeceğiz…” tespiti, tarafların siyasi iktidarın tuzaklarına düşmeden, birlikte çalışabilme şartlarını da hazırlar mahiyettedir.

HDP’nin, yeni demokratik ortak anayasanın inşası ve Türkiye’de silahlı mücadelenin şartlarının bulunmadığı gerçeğinden hareketle, PKK’nın emperyalist güçlerle olan ortaklığını reddeden ve Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı (OBİT) çerçevesinde, yeni projelerle, barışı sağlayıcı adımlar için öncü olabileceği düşünülmektedir.

Geciktirilme şartları bulunmayan tarihi sorumluluk tüm demokratların ve demokrat siyaset öncülerinin, laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti sevdalılarının omuzlarındadır…

26 Temmuz 2020 – Bodrum

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. İsmail BOZKURT dedi ki:

    Tek kelime ile muhteşem bir değerlendirme
    sayın Cevat Öneş Beye içten selam, saygılarımı sunarım.

    İsmail BOZKURT

YORUM YAZ