enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Kaybedenler Kulübü ( Bodrum Gerçeği Öyküsü )

Yaşlı adam yüksek sesle; “Ben kaybedenler kulübünün bir üyesiyim evlat, hem de doğuştan. Bizim kaderimiz tersten yazılmış…” diye kendini anlatıyordu. Az önce Ortakent’te plajda bir şeyler içip serinlemek için gittiğim kafeteryada görmüştüm onu. Zayıf kara kuru, güneşin altında durmaktan alın çizgilerinin içi bile yanmıştı. Avurtları ve gözlerinin altı çökmüş bir durumda bir yandan bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bir yandan Grup Yorumun  “Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman” şarkısını mırıldanıyor. Ardından yarıladığı bira bardağını kafasını kaldırarak yudumluyordu. Güneşin sararttığı ve yanları dökülmüş, Tenten gibi sadece önde kalan saçlarını parmaklarıyla arkaya doğru tarayıp, kızarmış mavi gözleriyle bana bakıp, “Ben kaybedenler kulübünün bir üyesiyim evlat” deyip,

“Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman
Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz
Alıpta başını gitmek istersin
Karanlık sokaklar kör sağır dilsiz…” diye Grup Yorum’un şarkısını mırıldandıktan sonra; “Bak evlat ! Ben okudum adam oldum ! Güya!, benim arkadaşlarım ise okumadı patron oldu…” dedi.

Adamın konuşmaları oldukça ilgimi çekmişti. Boş biri değil gibi gözüküyordu. “Kaybedenler Kulübündenim…” gibi afilli laflar etmesi bunu göstermekteydi.

Adam birasını henüz bitirmişti. Bunu fırsat bilip hem adama, hem de kendime bir bira söyleyip bu ilginç sözlerin sahibini masama davet ettim. Jestim hoşuna gitmişti. Bana “Sen iyi birine benziyorsun? Nerelisin?” diye sordu. Ben de “Bodrumluyum…” diye karşılık verdim. Bodrumluyum demem üzerine o da biraz daha yanıma yaklaşarak; “Ben de Bodrumluyum. Farilya’dan…” dedi.

Sonrasında muhabbet koyulaştı. “Ne iş yapıyorsun? diye sordu; “Öğretmenim…” dedim. Sonra gözleri daldı gitti bir yerlere. Birasından bir yudum çekti. Ardından kafasını yukarıya kaldırıp yeniden Grup Yorumun aynı şarkısını mırıldanmaya başladı.

Gözlerini bana dikip “Evlat beni en zayıf yerimden vurdun…” dedi. İyice meraklanmıştım. “Neden?” deyince; “Ben de öğretmendim. Hem de çok iyi bir edebiyat öğretmeniydim…” Merakla yüzüne baktım. Anladı ve “En iyisi baştan anlatayım…” dedi ve başladı anlatmaya;

“Ben Bodrum Lisesi’nin ilk öğrencilerindenim. 1972 Eylül’ünde Bodrum Lisesi 4/A ve 4/ B olmak üzere iki şube olarak açıldı. Allah’tan ki açıldı. Yoksa Milas’a, Muğla ya da  İzmir’e gitmek zorunda kalacaktım. Bu konuda Müdürümüz Hüseyin Turgut Karabağlı’yı minnetle anıyorum. Allah Rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Babamız gibiydi…” Lafın arasına girip; “Ben de Bodrum Lisesi 1979 mezunuyum. Hüseyin Turgut Karababağlı müdürümüz benim dersime de girmişti. Sınıf arkadaşım Mete’nin babasıydı. Bana Karakaya İlkokulunda annem rahmetinin sınıf arkadaşı olduğunu söylemişti…” Baktım adam yüzünü buruşturdu, sanki yüreğinde fırtınalar kopuyor gibiydi.

Birasından bir yudum daha çekip kafasını yukarıya kaldırdı ve Yorum’un şarkısını mırıldandı. Sonra yeniden anlatmaya devam etti; “Biz Bodrum Lisesi’nin ilk mezunlarıyız. 1969 -1970 Öğretim yılında Bodrum Öğrenci Yurdu açıldığında babam rahmetli beni yurda kaydettirmişti. Aslında hiç okumak istemiyordum. Marangoz olmak istiyordum. Bunu da köyün marangozu benim aklıma sokmuş ve geleceği parlak bir meslek diyerek beni ikna etmişti. Bodrum Ortaokulunda beni en çok etkileyen öğretmenlerin başında rahmetli Alaaddin Koç ile Hatice Yücel öğretmenlerimiz gelir…” dedi.

Ben de sözü ağzından alıp devam ettim; “Benim okumamda Alaaddin Koç öğretmenimin çok büyük emeği vardır ve Hatice Yücel Hocamız da en çok sevdiğim öğretmenlerimden biridir…”  Adam “Alaaddin Koç hocamız 1976’da Mersin’in Erdemli ilçesine tayini çıkmıştı. Bir daha kendisinden haber alamadım…” diye karşılık verdi.

Ben de “1976’dan vefat ettiği 2012 Temmuz’una kadar Alaaddin Koç hocamla bağlantımı hiç koparmadım…”  deyince, gözleri doldu. “Sana sarılabilir miyim?” diyerek boynuma sarıldı. Ağlamaya başladı. Ben de duygulanmıştım. Normale döndükten sonra bana dönerek; “Seni benim karşıma Allah çıkardı…” dedi ve yine aynı şarkıyı mırıldanmaya devam etti.

Durdu ve sonra devam etti anlatmaya;  “Lisede Kaşgarlı diye bir edebiyat öğretmenimiz ile İsmail Tuna diye Yurt Müdürü, aynı zamanda Müdür yardımcısı ve edebiyat öğretmenimiz vardı. Ona Karl Marx’ı sormuştum. O da bildiği kadar bana anlatmıştı. Edebiyat sevgimi ben işte bu öğretmenlerimden aldım. Bunun sonucunda ÜYS’de edebiyat tercihi yaptım. İlk yıl Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Bölümünü kazandım. Ama bize orada komünist diye okuma hakkı tanımadılar. Ben de okulu bırakıp geldim…” İyice meraklanmıştım. “Ya nasıl edebiyat öğretmeni oldun?” diye sordum. O da devam etti; “Babam yer satmıştı. Bizim oralarda çeti parası derler. Para bol olunca İzmir’e dershaneye gittikten sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Yeni Türk Edebiyatı Bölümünü kazanmıştım. Sonra da  Van-Çaldıran’da üç yıl Edebiyat öğretmenliği yaptım. Bodrumlu bir ağabeyim sayesinde tayinimi Bodrum Lisesi’ne yaptırmıştım. Bu arada Van’da görev yaparken Ankaralı bir Matematik öğretmeniyle evlendim. Ama evliliğimiz yürümedi. İkinci yılda boşandık. Bodrum Lisesi’nde görev yapmak bana çok büyük bir gurur vermişti. Hayranı olduğum hocalarımın yolundan yürüyecektim. Bu da beni heyecanlandırıyordu. Ama olmadı…”

Yine sustu bir zaman.

İyice meraklanmıştım. “Neden?” diye sorunca “Bodrum Lisesi’nde üçüncü yılımdı. Okulumuz bizim okuduğumuz okul değildi. Garajın üstünde Bodrum mimarisine uygun olarak yapılmış ama tavanı akan bir okuldu. Öğrencilerime derslerinize çalışın, adam olun dediğimde bir öğrencim; ‘Hocam siz okudunuz da ne oldunuz? Babamın yanında çalışan işçi sizden fazla para kazanıyor…’ deyince ben de film koptu. Beynimden vurulmuşa döndüm. Çocuk söylediğinde yüzde yüz haklıydı. Aldığım maaşla geçinemiyor, babamın bankadaki çeti parasından tırtıklıyordum. Çocuğa karşılık veremedim. Hemen dersten çıktım. İşte o hışımla istifamı yazıp müdüre teslim ettim. Gerek müdür, gerekse öğretmen arkadaşlar çok engel olmaya çalışsalar da dinlemedim istifa ettim…” dedi.

Anlattıklarından çok etkilenmiş ve çok üzülmüştüm. “Peki daha sonra ne yaptın?” diye sorduğumda; “Bir kaç yıl turizm sektöründe çalıştım. Allah razı olsun Lisede Rafet Gider hocamız İngilizceyi bize en ince ayrıntısına kadar öğretmişti. Ayrıca Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde dil eğitimi çok ağırdı. Bu sayede yabancı dili sökmüştük…” dedikten sonra gülümsemeye başladı kendi kendine ve ekledi; “Evlat dil dile değmedikten sonra dil öğrenilmez…” diyerek, 1970’lerin ortalarında Bodrum’a gelen Uganda adlı kolej gemisindeki iki öğrenci kızla tanışmasını anlattı.

“Anne Hamilton, Valme Thomson. Bunlar benim 1975’te Lise son sınıftayken tanıştığım iki İskoç kızdı. Bunlardan Anne Hamilton ile duygusal yakınlık kurup mektuplaşmıştık. Sonra öğretmenliği bıraktığımın üçüncü yılında Manchesterli avukat bir İngiliz kızla aşk yaşadım. İki yıl Bodrum’a benim yanıma gelip gitti. Sonra anne ve babamın karşı çıkmasına rağmen onunla evlenip İngiltere’ye gittim. Bir kızımız oldu. Kızımız iki yaşına geldiğinde tartışmalarımız başladı. Başka bir adamla ilişkisi olduğunu anlayınca da beynimden vurulmuşa döndüm, gururuma yediremedim. Ya öldürecektim ya da Türkiye’ye dönenecektim. Öldürsem ne olacaktı. İki yaşındaki kızım annesiz kalacak, ben de hapse girecektim. Çocuğum da ortada kalacaktı. Sonunda aklım duygularıma üstün geldi. Boşanıp Türkiye’ye döndüm. Sonrasında o bar senin, bu bar benim deyip kendimi içkiye vurdum…”

Adama acımıştım. Adını sordum, söyleyince de hemen hatırladım. Biz orta birler ile Lise birler sabahçı olduğumuzdan, büyüklerimiz olan lise birlerin hemen hepsini tanırdım. Çok değişmişti ve tanımam mümkün değildi.

Yüzüme sanki ilk defa görüyormuş gibi dik dik baktı ve devam etti; “Babam rahmetli beni okutmak için deniz kıyısındaki tarlalarımızı yok pahasına sattı. Şimdi oralarda beş yıldızlı oteller var. Hazıra dağ dayanmazmış, Çeti parası da güneşin karşısındaki kar gibi eridi. Babam rahmetli son dönemlerini sattığı arazide kurulan siteye bekçilik yaparak geçirmişti. Ben İngiltere’deyken vefat edince, güvenlikçi olarak görev yaptığım iş yerimden izin alarak son görevimi yerine getirebilmiştim…” diyerek sözlerini tamamladı.

Birasından büyükçe bir yudum daha aldıktan sonra konuşmaya devam etti; “Bu, hayatımda yediğim ilk kazık değil, Ankara’da okurken bizim okulda psikoloji bölümünde okuyan Suar diye bir kız arkadaşım vardı. İngilizce derslerimiz ortak olduğu için orada tanışmış ve aşık olmuştum. Kız Çankaya sosyetesinden, ben ise Bodrumlu bir köylü çocuğu. Allah’tan çeti parası var. Üç yıl boyunca beni yedi. Sonrasında beni şutladı. Kabullenmedim bir türlü. Çünkü çok seviyor ve evlilik hayalleri kuruyordum. Çankaya’daki evlerine gidince demir tüccarı olan babasının korumalarından dayak yedim. Kahrolmuştum. Sonradan bir milletvekilinin oğluyla evlendiğini öğrendim…”

Adam konuştukça içim karardı. Bir yandan da merak ediyordum onun bu ilginç yaşamını. “Peki hayatında hiç mi güzel şeyler yaşamadın?” diye sordum. “Evlat ben çok hızlı yaşadım ve erken tükendim. Bu şekilde kaybedenler kulübüne kaydımı yaptırdım. Hayatımda en mutlu olduğum anları Van-Çaldıran’da yaşadım. Pırıl, pırıl altın kalpli, adeta bana tapan, ön koşulsuz beni seven öğrencilerim vardı. Bir keresinde  kahveye gittiğimde bana nerelisin diye sorduklarında, ben de Bodrumlu olduğumu ve Çaldıran Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak görev yaptığımı söyleyince, kahvedekilerin hepsi birden bana büyük yakınlık göstermişlerdi. Beni asıl şaşırtan şey, sokakta görsem sadaka vereceğim şekilde giyinmiş yaşlı bir adamın benim çay paramı ödemek istemesiydi. Bu yüzden Van’da gördüğüm insanlığı ve sıcaklığı Türkiye’nin hiçbir yerinde görmedim…”

O sırada sürekli denize girmekten acıkmış olan oğlum yanıma gelince ben de bu ilginç adamın yanından ayrılmak için izin istedim.

Adam bana yine dik dik baktı ve “Bir dakika evlat” dedi. Sonra devam etti; “Ben kaybedenler kulübünün bir üyesiyim. Ama sadece ben kaybetmedim. Biz kaybettik. Bodrumlular kaybetti. Çeti parasına tamah edip kıyılarımızı beton yığına çevirdik. Deniz kıyıları, clup ve beaclerle parsellendi. Şimdi herkes denize girmek için bile bir sürü para ödüyor. Trafik kilitlendi, dağ taş betonla doldu. Rant uğruna Bodrum feda edildi evlat. Paranın sıcaklığından önümüzü göremedik. Sonunda Bodrum elimizden gitti. Eskiden evlerimiz kilit bilmezdi. Şimdi her türden adam Bodrum’da boy gösteriyor. Bodrumda yaşayanların ne kadarı Bodrumlu…”

Sonra birden sustu arkasını dönüp yürümeye başladı. Bir yandan da; “Ben kaybedenler kulübünün bir üyesiyim. Ama sadece ben kaybetmedim. Biz kaybettik. Bodrum kaybetti…” diye söylene söylene yürüyordu.

Sonra yeniden Grup Yorumun o şarkısını mırıldanmaya başladı;

“Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman

Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz
Alıp ta başını gitmek istersin

Karanlık sokaklar kör sağır dilsiz…”

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.