Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Kafaya koydum. Bugün de şu otoparkın girişindeki taksi durağını ziyaret edeceğim. İncir ağacının altındaki masaya serili sütbeyaz ama bildiğiniz gibi değil, gerçekten sütbeyaz örtüsü çarptı geçende gözüme. Bütün o çorak otopark alanını altına sığdırmış gibi uluydu incir ağacı da.
Ağır sıcaklar bastı basacak. Sezonu kapatmadan önce bir grup sevgili insanla Bitez’in henüz canlanmamış sahilinde son bir yürüyüş yapacağız. Planladım, dönüşte, tam da öğleüstü olacak, incirin altında serin serin içeceğim çayımı.
Arabayı, otoparkın tek bir gölgelik yeri olmayan bozkırına park edip yanına geliyorum. Ufak tefek, çok esmer bir adam oturuyor sütbeyazı örtü serili masada. Güneşte yanmış diye değil o esmerlik… Merhaba, sizden mi alıyoruz giriş fişini? Uzatıyor. Dudaklarının üstüne taşan dişleri, çocuk bakışları var. Sağ olasın, deyip yürüyorum. Dönüşüme hatırlayacak beni, biliyorum. İçten bir tebessümle verilen hangi merhaba unutulmuş ki benimki unutulsun…
Yürüyüş yolunun deniz tarafındaki sıra sıra dev saksılara bodur yıldız çalısı ekilmiş. Hoşumuza gidiyor. Etrafın boş, sahillerin halkın olduğu erken bir saat. Ve az ileride aynı saksılarda bu kez plastik çit bitkileri. Siz de diğerleri gibi canlısını dikseydiniz ya, diye söyleniyoruz birkaçımız. Tebessüme benzer bir şey yerleştirdiği ifadesiz bir yüzle başını sallıyor kapıdaki görevli. Keyfimiz kaçsın istemiyor yola devam ediyoruz.
Sezonun son yürüyüşü bu. Eylüle kadar tatil. Çok sevdiğim bir dost giriyor koluma. Son kitabının imzası ne zaman, diye soruyor. Muhtemelen ağustos, diyorum. Geleceğim, diyor. Hep gelirsiniz zaten, diyorum. Bilmem mi sizi… Kitap lafı edilince atmayı unutan kalbinizi, bilmem mi… Ben de bir ara sizin kütüphaneye geleceğim yine. Genç bir dostumu tanıştıracağım sizinle, diyorum. Hemen anlıyor ne demek istediğimi. Kimsenin bilmediği hayırlar yapacak yine, kucak dolusu kitapla yollayacak genç dostumu… Çok sıcaklar olmadan gel, diyor. Gecikme! Hayat araya giriyor, öyle çok da değil minicik erteliyorum ziyaretimi. Ben, minicik ertelemişken o buluşmayı koca yürekli dostum dünyadan ayrılıyor.
Yürüyüş grubuyla vedalaşıp otoparka döndüğümde incirin altına uğruyorum önce. Kimse yok. Elbet gelecek… Oyalanıyorum bir müddet. Derken bir fısıltı çalınıyor kulağıma. Etrafıma bakınıyor, zakkumlardan oluşan kümenin dirsek yaptığı yerde bir seccadenin ucunu görüyorum. Aynı adam mıdır acaba? Demin merhaba dediğim aynı taksici mi yani? Öyleymiş… Bodrum’da en iyi çaylar taksi duraklarında içilir diyorlar. Aslı var mıdır, diye laf atıyorum. Biliyorum hatırlayacak beni. Başım gözüm üstüne, hoş geldin tekrar, buyur diyor. Tazeymiş çayı. Nöbetçi oymuş. Diğerleri müşterideymiş. Otopark da taksi durağı da aynı insanınmış. Buraları da eskiden narenciye bahçesi miydi acaba, diyorum. Yok, diyor. Çalılıkmış. Kolay olmuş o yüzden açılması otopark alanının. Sahibi akrabasıymış. Buralı değiller demek, diyorum. O artık buralı, diyor. Buradan evlendi. Ben mevsimlik işçiyim bir nevi. Her sene altı ay çalışmaya buraya gelirim. Urfa’dan… Bakışları uzaklara dalıyor bir an için… Sizin memleket nere, diyor. İstanbulluyum, diyorum. Bakışlarım uzaklara dalıyor benim de bir an için.
Dört çocuğu varmış. Onlar analarıyla Urfa’da. Ellerinden öperler, diyor. Biri melek… Duyduğumu kavramam biraz zaman alıyor. Sonra, birden gün battı batacak gibi oluyor, gün daralıyor içimde… Yankısı o son iki sözcüğünün halka halka büyüyor… Biri melek. Susuyorum. Halimden anlamış olacak. Dur hele hanım kardeşim, diyor. Melek, dediysem hakka yürüdü manasına demedim. Down sendromlu manasında…
Arada telefonlara cevap veriyor, ardında bir top toz bulutu bırakarak girip çıkan arabalara fiş kesiyor, hesap alıyor. De haydin, çayları yenileyerek, diyor arada. Beni merak ediyor. Anlatıyorum biraz… Çay bardağımın hemen dibine yayılıp horlamaya başlayan “Durağın Sahibi” ne mama veriyor. Çok gülüyorum kediye verdiği isme.
Bir taksi çekiyor yan tarafa. Gençten bir şoför iniyor arabadan. Yuvarlak yüzlü, solgun tenli, kara gözlüklerinin arkasına sakladığı bakışlarını göremesem de mutsuz bir genç adam olduğundan neredeyse eminim. Yanımıza oturuyor. Elindeki telefona bakarken dudakları ince bir çizgi halini alıyor ara ara. Ağzının içinde tekerlediği bir “selam” bırakıyor ortaya. Merak bile etmiyor, kimim? Yer yer beyaz lekelerin sırmaladığı elleri ele veriyor taşıdığı yükü…
Bir kadın geliyor. Fişini uzatıp parasını ödüyor. Urfalının merhabasına da teşekkürünü de karşılık vermiyor. Oradaki herkes ve her şey görünmez olmalı bu kadın için. Kedi de görünmez olmalı, ben de. Süt beyazı örtüsüyle durağın önündeki masa, masanın altında durduğu incir ağacı da görünmez olmalı Şahande için. Adını Şahande koyuyorum bu kibirli gölgenin. Şahande, merhabasız geçip gidiyor yanımızdan.
Arabaya doğru yürüyorum. Çok da yüksek olmayan bir irtifadan bir uçak sesi taşıyor rüzgâr. Başımı kaldırdım. Sarı gövdesini seçiyorum. Bir yangın uçağı bu! Tabii ya! Mevsimidir… Deniz mevsimiyle birlikte başlar yangınlar…
Ve birden sıcak, çok sıcak oluyor. Gövdesi alev almış bir ağaç gibi yıkılıyor üstüme güneş birden…
Her zaman ki gibi harika bir öykü yazmış Didem Şerifoğlu
Ne kadar güzel bir anlatış çok beğendim. Elinize, kaleminize sağlık😀
Çok sevdim, tadına doyum olmuyor, bağımlılık yapacak bu yazılar, kutluyorum.
Didem ,hanım doyamıyorum ,okumaya. Dilimize , yüreğinize sağlık 👌👏 heyecanla bekliyorum…yeni anılarınızı. …..tşk ederim 😌🤚
Senin yazılarını okumaktan çok keyif alıyorum canım ne güzel bir anlatım emeğine sağlık harikasın 👏🧿🌺❤️
Bu kadar mı güzel anlatılır.Kalemine ruhuna sağlık
Muhteşem bir kalemin var Didem hanım.Okumak bir keyif .👍🙏❤️
Teşekkür ediyorum her bir yoruma.
Zevkle okudum Didem hanım, emeğinize kaleminize sağlık.
Sevglli Didem.bu. kadar mı güzel ifade olur .Hele Sahende ye bayıldım.o kaşar çok var ki onlardan..Ama Didemler! Maalesef çok az.Sevgiylr..
Okurken gözünüzde canlanıyor ya öykü , Didem hanımının kelimelerinde renkleniyor hikayeler 🎭