Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Tepedeki kale.
Kalenin gri yüzünden aşağı uçsuz bucaksız gibi gözüken ova.
Her gittiğimde duyduğum ya da duyduğumu sandığım adım sesleri; yıkılmış duvarların altında kalan geçmiş çağların hayaletlerine ait o sesler…
O sesler büyülü yankısıdır belki de medeniyetlerin toprağa gömüldüğü yerde doğan soyların nesilden nesile geçen hikayelerinin!
Aşağıda, girintili çıkıntıları boğumlarla dolu, dar sokaklarında gezerken tarih size sadece kitaplardan değil, taşın, toprağın, duvarların arasından fısıldıyor…
Beçin Kalesi’nden Labranda’ya kadar uzanan her taş, her duvar…
Milas’ta.
Keşfe devam…
Denizi kucaklayan bir mahallesine varmak, oradaki antik kenti bir kez daha görmek ve dostlarımla buluşup öyküler okumak üzere çıktığım yolda birden önüme bir halı tarlası düşüyor. Oysa sonbahar geldiğinde halıları toprağa serme işi biter diye bilirim. Arabayı kenara çekip sahipsiz gibi duran tarlaya giriyorum. Öteden bir yerden bir erkek çocuğu; bana doğru koşuyor. “Çağrıyım mı babamları,” diyor. Elindeki telefonu sallıyor. Heyecanlı…
Başını okşuyor,
“Yok,” diyorum. “Çağırma. Fotoğraf çekip gideceğim. Ekim oldu. Hâlâ mı seriyorsunuz halıları?”
“Bu sene yaz iyi ki uzun sürdü, abla,” diyor. “Yangınlarda seremedik. Buraya kadar indi yangınlar.” Eliyle kararmış toprağı, tarlanın hemen gerisinden başlayan kavrulmuş zeytinlik alanı gösteriyor.
“Sizin miydi orası?” diye soruyorum. Soruma cevap vermek yerine,
“Ablacığım, kök boyalarla renklendirilen, her biri özgün desenler taşıyan bu halılarda dokunan sadece desen değil, bölge halklarının tarihi, yaşam öyküleridir dokunan ilmek ilmek,” diyor küçük esnaf. “Şu seccadeye bir baksaydın abla.” Saçları güneşin etkisiyle boz bir sarı, yüzünde şimdiden ince çizgiler belirmiş. Bakışları, varacağı yaşlardan izler taşıyor gibi. “Abla, namaz kılman şart değil, yatağının yanına yayarsın,” diyor. “Kuru yere basmak iyi gelmez, karnın ağrır.”
Yalnızca fotoğraf çekmek için durduğum halı tarlasından kolumun altında -Ada Milas motifliymiş- bir seccade, yüzümde şaşkın bir tebessüm; ayrılıyorum.
Bizim canavar esnaf avazı çıktığı kadar “Baba, turist kadına bir halı sattım,” diye bağırıyor telefonda.
Milas’ın, denizin içinde yaşayan antik kentiyle ünlü, yolu sapa beldesine vardığımda neredeyse akşam.
Ufak bir grup “Balıkçı”nın kitaplarından okumalar yapıyor, onun dolaştığı yerlerde buluşuyoruz.
Randevu vaktimiz günbatımı.
Biraz daha zamanım var.
Canım da çay çekti!
Yazıhanesinin önüne iki iskemle atılı bir taksi durağını gözüme kestiriyorum. Sonbaharı süren bir Ege akşamında, güneşin, batmakla batmamak arası bilemedin on dakikalık o evresinde, yüzlerce hatta binlerce yıllık hikayeleri barındıran o sessiz güzellikte… Karşıma çıkan taksi yazıhanesinin önündeki boş iki sandalyeden birine oturuyorum.
Bodrum ve Milas’ın taksicilerini anlattığım seri için güzel bir fırsat.
Havada bildik bir koku… Yasemin mevsimi de geçti, diye geçiriyorum içimden. Yaza değil de kışa davet ediyor gibi zaten bu koku da… Konteynerin biraz büyüğü bir barakadan ibaret durağın üç tarafı teneke saksılarda karanfillerle çevrilmiş… Camdaki, etrafı kırmızı karanfil motifle süslü maniyi de o zaman görüyorum.
KARANFİL TAKSİ yazısının hemen altında.
Garanfilim dört çatal/ Dördü de mavi aça/ Hakgaten aşık gızla/ Bohçasını alır da gaça.
“Buyrun, araba mı lazımdı?
“Aa, hocam siz buraya mı geldiniz. Bodrum’daki durağı bıraktınız mı?” Eskiçeşme’deki öğretmen emeklisi taksici duruyor karşımda. Çok eski bir dostumu görmüş gibi seviniyorum.
“Hoşgeldin hanım kardeşim. Çayım var,” diyor. “En güzel çaylar taksi duraklarında içilir.” Gülüşüp el sıkışıyoruz. Çay, karşıdaki kahveden geliyor. Çaycı ile beraber yabancısı olmadığım bir rahiya; çaydan değil, çaycıdan… Anlıyor neyi soracağımı hoca. “Kahvenin arkasında günlük ağaçları var,” diyor. “Gövde kabuklarından tütsü yakar kahveci. Nazara da iyi gelir.” Burada kiralar ve hayat daha ucuz olduğundan taşınmış Bodrum’dan. “Ayağım yaramıyor,” diyor. “Gittiğim yer kalkınıyor ama kimin için? Bize kalkınmıyor… Tabiat, halk, gelecek için değil o kalkınma. Sen de yazdın daha önce ya hanım kardeşim, karşıya, Güllük’e yat limanı geliyor. Buradaki iki, Güllük’de de bir marina kesmedi sermayeyi! Halk, bu işe karşı mı değil mi anlamak zor! Ekonomik getirisi efsunluyor krizdeki insanı. Kimse düşünmüyor özünü, doğasını… Bir avuç çevreci. Akbelen’den Güllük’e, oradan kim bilir nereye yetişmeye çalışıyor. Taş ocakları, termikler, maden…” O da ben de susuyoruz bir süre.
Gün soluyor tam da o sıra.
Başımın üstünde, ortasından ikiye bölünmüş mor kadifeden bir uçurum var. Son bir ışık huzmesi orta yerinden hançerlemiş gökyüzünü…
Geride bıraktığımız sevdiklerimizi, şehrimizi düşünüp gerçekleşen hayallerimiz için teşekkür ederek sabaha kadar oturmalı şehrin ışık selinden uzak bu -şimdilik- unutulmuş kıyısında; bir ara.
Kayan bir yıldıza dilekler yüklemeli…
Çok geç olmadan.
Bir ara…
Her zaman ki gibi çok güzel, çekip alıp götürüyor yazı tarihe, coğrafyaya…
Ne güzel ne akıcı ne hisli ne seçici ne oturaklı ne fazla ne az tastamam bir kalem bu! 👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏👏
Tebrikler Didem cim yine keyifle okudum duygu yüklü yazını👏👏🌺❤️
Tşkr ediyorum değerli yorumlarınıza…
Nasil bir ictenlik, nasil bir akıṣ! Okudukça okuyası geliyor insanin.