Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Bazen, özellikle profesyonel hayatımın son yıllarında, yabancı devlet misafirleriyle beraberliğimde öyle bir an gelir oldu ki, konuşmanın yönü turistik bir anlatıdan tarihsel bir yüzleşmeye evrildi…
Geçtiğimiz yıl, Sırbistan’dan gelen bir misafir grubuyla tam da böyle bir an yaşadık.
Bana, özetle, Balkanlar’daki kolektif hafızanın en keskin köşelerinden birini hatırlatarak şöyle demeye getirdiler….
“Osmanlı, 400-500 yıl önce bizim topraklarımızdan, Balkanlar’dan güzel genç kızları haremine aldı; sağlıklı ve güçlü çocuklarımızı ise alıp İstanbul’a, yeniçeri ocağına götürdü.”
Bu, o coğrafyada nesillerdir anlatılan ve kimlik inşasının merkezine yerleştirilen bir mağduriyet anlatısıydı. Ancak, bir tarihçi olarak bu tek taraflı pencereyi biraz aralamam gerekiyordu. Cevabım, tarihin o gri alanlarına bir ışık tutma çabasıydı:
“Bakın,” dedim, “o çocuklar ve kızlar, aslında büyük bir imparatorluğun bürokratik ve askeri kadrolarına hazırlandılar. Kötü muamele görmediler; eğitildiler, beslendiler ve toplumun en üst kademelerine, vali ve paşa mertebelerine ulaştılar. O kızlar, hanedanın bir parçası ya da dönemin önemli şahsiyetlerinin eşleri oldular. Osmanlı sizi asla dininizi veya dilinizi değiştirmeye zorlamadı; isteseydi, bunu yapabilecek güce sahipti.”
Sözlerimi, tarihin aynasını daha yakın bir zamana, hepimizin şahidi olduğu günümüze çevirerek sürdürdüm:
“Asimile etmenin ne demek olduğunu görmek istiyorsanız, Kuzey Afrika’ya bakın; bugün Fransızca konuşuyorlar. SSCB yönetimi altındaki Orta Asya halklarına, Kazakistan’a, Türkmenistan’a bakın; bugün Rusça konuşuyorlar. Hindistan ve Pakistan’a bakın; bugün İngilizce konuşuyorlar. Osmanlı ise bu topraklarda 500 yıl boyunca kimliği korudu.”
Ve nihayet, tartıştığımız o 500 yılın üzerindeki perdeyi kaldırıp, sadece 30 yıl öncesinin gerçekliğine işaret ettim:
“Siz 500 yıl öncesiyle ilgileniyorsunuz ama asıl, Avrupa’nın göbeğinde, Bosna’da daha dün yaptıklarınıza bakın. En az 8 bin Müslüman’ı katlettiniz, binlerce kadına sistematik şiddet uyguladınız. Gerçekler acıdır; ancak tarih, kendi suçlarınızla yüzleşmediğiniz sürece sadece bir propaganda aracına dönüşür.”
O an anladım ki; Balkanlar’da tarih henüz objektif bir bilim dalı haline gelememiş. Lahey’in verdiği mahkeme kararları, tarihsel belgeler ve soykırımın tescili, Belgrad’da iktidarı elinde tutanların “ulusal anlatısı” karşısında suskun kalıyor.
Bir Tarih, kültür tarihi anlatıcısı olarak görevim sadece antik kentleri anlatmak değil; bazen bu toprakların üzerinde yükselen sessizliği, adaleti ve gerçekleri, bir sevgi diliyle de olsa, en çıplak haliyle hatırlatabilmektir. Çünkü Türkiye’nin, bu coğrafyada nefret ve hınçla değil; Yunus Emre’nin hoşgörüsüyle, sanatla ve eğitimin gücüyle inşa edeceği bir dostluk köprüsüne ihtiyacı var. Bir kıvılcım, bazen koca bir önyargıyı küle çevirebilir.
Siz benim yerimde olsaydınız?
Semih Adıyaman / Bitez