enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

AYDINLIK YÜZLÜ BİLGE BİR ADAM; GÜNDÜZ NALBANTOĞLU…

Spread the love

gündüz-nalbantoğlu“Sevdiğim işi yaptığım için, kendimi hiçbir zaman çalışıyor hissetmedim…”

AYDINLIK YÜZLÜ BİLGE BİR ADAM; GÜNDÜZ NALBANTOĞLU…

Bodrum’un çok yakından tanıdığı bir isim Gündüz Nalbantoğlu. Onun kendi deyimi ile 2017 itibarı ile 74 yıldan Bu yana Bodrumlu. Deniz Ticaret Odası Başkanlığından tutun da bir çok sivil toplum örgütünün yönetiminde bulunan, Bodrum’un başta denizcilik sektörü olmak üzere yine bir çok sorununa sahip çıkıp, elini taşın altına sokarak çözmek için emek ve çaba harcayan bir isim. Gündüz Nalbantoğlu’nun bilmediğim ve yeni öğrendiğim iki özelliği çok dikkat çekici; İlki ben dahil bir çoğumuz, onu denizcilik eğitimi almış biri olarak biliyorduk, lakin öyle değilmiş. Peki Gündüz Nalbantoğlu’nun 2008-2013 tarihleri arasında Fransa Fahri Başkonsolosu olduğunu biliyor muydunuz? İşte güleç, aydınlık yüzlü, bilge bir adamın yaşam öyküsünden kısa bir özet…

Fatih Bozoğlu

Gündüz Nalbantoğlu, Bodrum’un en eski ailelerinden birisine mensup. Baba ve anne tarafı da Girit göçmeni, Bodrumlu bir ailenin çocuğu. 1900’lü yılların başında Girit’ten göçüp, Bodrum’a yerleşmiş bir aile Nalbantoğlu ailesi.  Yine kendi anlatımı ile Bodrum’un üç büyük ailesinden birisi…

1943 doğumlu Gündüz Nalbantoğlu yaşam öyküsüne beş altı yaşlarını anlatarak başlıyor. Anlatmaya başladığı o yıllar Türkiye’de siyasi ve ekonomik anlamda büyük değişim veya dönüşümlerin yaşandığı yıllar. Bodrum ise 2 bin 500, bilemediniz 3 bin nüfuslu küçük bir kasaba.

gündüz nalbantoğlu anne ve babası 1“5-6 yaşlarındayken anımsadığım aile fotoğrafı şu şekilde;  Babamlar bürokrasi ile ve iş adamları ile iç içe yaşıyor. Bizim evde de zaman zaman yemekler yenirdi bu erkan ile. O zamanlar Bodrum 2 bin 500 ile 3 bin arası nüfusa sahip. O zamanlar Bodrum’da Nalbantoğlu, Karakaya ve Uslu aileleri en kalabalık ve tabi varlıklı aileler.  Bu üç aile evlilikler ile zaten iç içe girmişlerdi. Örneğin bayramlarda akraba ziyaretleri, Bodrum’un bir ucundan, diğer ucuna iki günde anca bitirebilirdik. Çocukluğum güzeldi. Bodrum erkanı yemek için bizim evde toplandığında, bana da bir sandalye konur, önüme de bir çay bardağı veya kahve fincanında içecek bir şey konurdu. Böylelikle masadakiler ile bir olurdum.  Çocukluk aklı işte. Çok mutluydum anlayacağınız. Lakin İlkokula başlayınca adeta eşekten düşmüşe döndüm. Çünkü artık kurallar işlemeye başlamış, büyükler eskiye gör daha mesafeli bir dönem başladı, o eski özgürlüğüm bir anda yok oluvermişti…”

İncirler torbalara basılarak Karadeniz’e gönderilirdi. Bademler ise Türkiye’nin her bir şehrine. Kadınların badem kırdığını hatırlıyorum. Süngerler de denizden gelir, hemen kıyıda çıktığı yerde kurutulur, makaslanır, temizlenirdi…

Ticaret erbabı Ahmet Nalbantoğlu ile ev hanımı Makbule hanımın ikinci evladı olan Gündüz Nalbantoğlu’nun İlkokul dönemi, o dönemlere has bir disiplin içinde geçiyor. Büyükbabanın kurduğu ticarethane, büyükbabanın erken ölümü ile Gündüz Nalbantoğlu’nun babasına ve Ahmet beyin amcalarına devroluyor ve ticarethanenin o dönemki antetli kağıdında “Toprak Mahsulleri Sünger Ticareti” ibareleri varmış. Gündüz Nalbantoğlu, antetli kağıttaki bu ticari tanımları şu şekilde açıklıyor;

“Toprak Mahsulleri denildiğinde keçiboynuzu, meşe palamutu, badem, incir ve tütün. O dönemler Mumcular tarafında ciddi bir tütün ekimi vardı. Tabi diğer ana kalem de sünger ticareti. Bu arada babamın anlattığı bir olayı da sizlerle paylaşmak isterim. Babam o yıllarda İngilizlere sünger satmışlar. İkinci Cihan Harbi sıralarında dört ton. Dört ton deyip geçme, bu çok büyük bir meblağ. İngilizlerden para geliyor, sünger de yüklenip, gönderilecekken ikinci dünya harbi çıkıyor. Babamlar da mecburen süngerleri bir depoya alıp, saklıyorlar. Hap bitiyor, yani aradan dört yıl geçtikten sonra İngilizler geliyor ve ‘Parasını verdiğimiz dört ton süngerimiz var, onu almaya geldik…’ diyorlar. Babamlar da ‘Tamam…’ diyorlar, ‘Süngeriniz burada, depoda sizin için bekletildi…’ diyorlar.  Süngerler paketlenmiş, üzerlerinde kaç kilo olduğu yazılmış. Alıp götürülmeye hazır yani. Adamlar bu süngeri tartıyorlar ve 100 kilo eksik çıkıyor. Bizimkiler de bozuluyor tabi bu duruma. Sünger bu dört senede su kaybedecek doğal olarak. İngilizler yüzlerinden bizimkilerin çok bozulduğunu anlıyorlar ve diyorlar ki; ‘Biz bu ticareti yeni yapmıyoruz. Dört senede, dört ton süngerin 100 kilo fire vermesi, bu ürünü ne kadar kuru sattığınızın delilidir. Sizin dürüst ticaret yaptığınızı zaten biz biliyorduk…’ diyor. Yani yüz kiloluk bir fire hiçbir şey aslında. O dönem canlı hayvan ticareti de yapılırdı. İşlenmiş İncir en önemli ticari ürünlerden birisiydi. İncirler Karadeniz’e gönderilirdi. Bademler ise Türkiye’nin her bir yerine. Kadınların badem kırdığını hatırlıyorum. Süngerler de denizden gelir, kıyıda çıkartıldığı yerde kurutulur, makaslanır, temizlenirdi. O dönemin ticari yaşamı bu şekildeydi…”

gündüz nalbantoğlu aydın nalbantoğlu 1“Ağabey Aydın Nalbantoğlu orta eğitimini Bodrumda, lise eğitimini İstanbul Erkek Lisesinde tamamlarken, Gündüz Nalbantoğlu ise hem orta ve hem lise eğitimini Galatasaray Lisesinde tamamlıyor…”

Gündüz Nalbantoğlu 1950-55 yıllarından sonra ise mandalina ticaretinin öne çıktığını söylüyor. Hem ağabeyi Aydın Nalbantoğlu, hem de kendisinin eğitiminin, Bitez’de bulunan 14 dönümlük mandalina bahçesi sayesinde olduğunu söylüyor. Mandalina bahçelerinin bu günkü durumunu düşününce, insanın inanası gelmiyor doğrusu. Meğer ne kadar değerli bir ürünmüş Bodrum mandalinası.

Ağabey Aydın Nalbantoğlu ortaokulu Bodrum’da, lise eğitimini ise İstanbul Erkek Lisesinde tamamlarken, Gündüz Nalbantoğlu ise hem orta ve hem lise eğitimini Galatasaray Lisesinde tamamlıyor.

Gündüz Galatasaray Lisesi için imtihana giriyor. Hayatımın dönüm noktası dediği o sınava, bin kişi giriyor. Gündüz bin kişi içinde ilk altmışın içine giriyor ve sınavı kazanıyor. Lakin sınavı kazanmakla iş bitmiyor. Ücra bir Anadolu kasabası olan Bodrum’dan gelmiş Gündüz Nalbanoğlu’nun kaydı yapılamıyor.

Gündüz Nalbantoğlu o sıkıntılı günleri şöyle anlatıyor;

gündüz-nalbantoğlu“1954 yılından itibaren tahsilimi yapmak üzere İstanbul’a gittim. Babamın işleri çok o nedenle biz annem ile gidiyoruz kayıt yapmaya. Tanıdıklarımız, akrabalarımız var onlarda kalıyoruz. Okula gittik kayıt yapacağız. Görevli adam dedi ki ‘Babası gelsin…’ Babamın gelmesi mümkün değil, gelmesi beş gün. Beş güne kadar zaten kayıt süresi de bitiyor. O zamanlar Bodrum’da İstanbul, abartmadan söylüyorum beş gün sürüyordu. Buradan çıkılır önce Milas. Oradan Yatağan’a, oradan da Çine üzerinden Aydın’a gidilir. Yatağan ile Aydın arası korkunç virajlı bir yoldu. Genelde gece yarısı gidilirdi. Çünkü dar yollar ve virajlarda karşıdan gelen arabalar görülebilsin diye. İki araba yan yana geçemeyeceği için, arabalardan biri iyice kenara yanaşır, diğeri kıl payı geçerdi. Aydın’a varınca bir oh çekerdik, çünkü İzmir’e kadar tren ile giderdik. Müthiş bir konfordu o bizim için. İzmir’den de vapurla Çanakkale, Gelibolu üzerinden İstanbul’a. Orada bir başka durum vardı diye düşünüyorum. Belki benim yerime daha torpilli birini alacaklardı, işi zora sokup kayıt yapmamızı engellemeye çalıştılar. Babamın haber göndermesi ile bir şekilde İstanbul’da Rahmetli Zeyyat Mandalinci ile buluşmuştuk. Onunla konuşurken bir öğretmen ahbabı ile tanıştırmıştı bizi. İşte biz kayıt yaptıramayıp, mecburen okuldan çıkarken kapıda bu öğretmen ile karşılaştık. Durumu anlattık. Babamın beş günden önce gelmesinin mümkün olmadığını söyledik. Aldı bizi tekrar kayıt yerine getirdi. Annemi görünce bir parladı. Annem de ‘Beni beyefendi getirdi…’ dedi. 15 dakikadan fazla münakaşadan sonra kaydımızı yaptırdık. Kapıda o öğretmen ile karşılaşmasak benim çok daha farklı bir yaşamım olacaktı. Zor ama güzel bir eğitim yaşamım oldu. Ara tatillerde Bodrum’a da gelmiyorduk. Beş gün gel, beş gün git, zaten tatil bitiyordu…”

gündüz nalbantoğlu anne tarafı“Asaf Savaş Akad gibi ünlü ekonomistler, büyükelçiler ve bürokratlar çıkıyor sınıf arkadaşlarının içinden. Haklı bir övgü ve kendine güven ile anlatıyor bunları…”

Gündüz Nalbantoğlu, deniz kenarında konuşlanmış Galatasaray Hazırlık sınıfındayken, boğazdaki Orkinos avcılarını izliyor. Gündüz diğerleri gibi değil, Girit kökenli, Bodrum çocuğu, denizi biliyor, balığı biliyor.  Lakin, Orkinos görmemiş hiç o güne kadar. Avcıların Orkinos ile saatlerce süren mücadelesini izliyor. Sonra o beş metrelik Orkinos’un, beş metrelik sandalın yanına bağlanıp, balıkhaneye götürülmesini izliyor her gün.

Sonra Beyoğlu’na geçiyor. Boğaz kültürünün ardından, Beyoğlu kültürünü de görüyor ve içselleştiriyor Gündüz Nalbantoğlu. Beyoğlu’nda o dönem çoğunlukla kravatlı beyler, güzel elbiseli hanımlar var. Oteller, pastaneler, giyim mağazaları her şey çok güzel. Bambaşka bir dünya. Birde okuduğu Galatasaray lisesinin kazandırdığı tarzı da üzerine koyarsanız, karşınıza genç bir entelektüel insan çıkıyor. Asaf Savaş Akad gibi ünlü ekonomistler, büyükelçiler ve bürokratlar çıkıyor sınıf arkadaşlarının içinden. Haklı bir övgü ve kendine güven ile anlatıyor bunları.

“İstediğim Üniversite tahsilini yapamadım. Ben aslında mimar olmak istiyordum. İstanbul İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi’ne gittim…” diyerek yaşam öyküsünü anlatmaya devam ediyor. “Deniz tutkum vardı, ama hiçbir zaman kaptan olmayı düşünmedim. Hey Yavru hey Restaurant karşısındaki, deniz kıyısındaki evde büyüdük. O nedenle deniz hep içimizdeydi zaten. Mimar olmak için Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi sınavına girdim, ama ön elemeyi yani çizim yetenek sınavını geçemedim. Sonra Sultanahmet’te bulunan İstanbul İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi’ne gittim. Son sınıfta askerliği ertelemek için Fransızca’yı bırakıyordum. Bir-iki derken bir yazı geldi okuldan. Fransızca’dan muafsınız, mezun oldunuz. Sonra o dönem askerlikte bir buçuk yıla inmişti. Bende askere gittim. Fransızca bilenler sınava alındı ve 10 kişi sınavı geçti. Ben en yüksek puanı alan kişiydim. Sekiz kişilik kadro olduğu için kura çekildi. İki kişi genel kuraya kalacaktı ve ben o kişiden biriydim. Genel kurada da Iğdır’ı çektim. Türkiye’de memleketinden en uzak yeri çeken bendim. Ama çok rahat ve güzel bir askerlik yaptım… ”  

gündüz nalbantoğlu 4“Diplomam yok ama Erol Ağan’dan çok şey öğrendim. Ondan öğrendiklerim ile baştan sona, Ahşap Yatın her şeyini yapabilirim…”

Gündüz Nalbantoğlu İstanbul dışında yaşamının tamamını Bodrum’da geçirmiş. Sadece 69 yılında altı ay Paris’te yaşamış.  O Paris serüvenin detaylarını ‘Belki başka bir zaman…’  diyerek, anlatmadı.

“Askerden sonra 1972’de kendi iş yerimi açtım. Yat İmalat sektörüne girdim. Diplomam yok ama Erol Ağan’dan çok şey öğrendim. Ahşap Yat İmalatında baştan sona her şeyi yapabilirim. Eskiden ağaçlar hazır gelmiyordu. Erol Ağan dağa gider, ağacı beğenir. Kesilecek yerlerini söylerdi. Sonra bu ağaçlar burada hızarda kesilirdi. O iş ustalık isteyen bir iştir. Onu keserken ne çok hızlı, ne de çok yavaş olacaksın. Testereyi sıktırmayacaksın yoksa hızar durur, çok serbest bırakırsan sallanır ve testere şerit kırılır. Hem ustalık, hem de güç isteyen bir iştir bu. Benim hayattaki en önemli kazancım, yaptığım iş sevdiğim iş oldu. Bu nedenle kendimi hiçbir zaman çalışıyormuş gibi hissetmedim. Bu bir şans, ama aynı zamanda bir tercih meselesi. Doğru tercih meselesi. Şimdi her şey çok daha zor. Bizim zamanımızda o kadar zor değildi hayat. Belki imkanlarımız daha kısıtlıydı, her şey yoktu. Ama şimdi rekabet çok daha sert ve acımasız. Ben eğer teknecilik değil de emlakçılık yapsaydım, şimdiki varlığımın on misli varlığım olurdu. Ama o iş asla bana göre değildi. Üretmemek bana mutluluk vermiyor…”

gündüz nalbantoğlu 3“Eski ve bu günkü Bodrum diye sorunca “Ne sen sor, ne de ben söyleyeyim…” diyerek sohbetimizi sona erdiriyor…”

1979’da da ikinci evliliğini yapıyor ve bir kız evladı oluyor Gündüz Nalbantoğlu’nun.  Kızı’da şimdi Amerika, New York’da yaşıyor. Kendisine bir iş kurdu orada. Onu çok küçük yaşta eğitim için yurtdışına gönderiyor. Tek kızını, 13 yaşında İngiltere’ye gönderdiğini anlatırken, bir hüzün çöküyor yüzüne…

Gündüz Nalbantoğlu Bodrum’un aydınlık yüzlü, Bodrum için elini taşın altına sokan entelektüel bir isim. 74 yıllık ömrü boyunca sevdiği işlerde çalıştığı için, çalıştığını hiç hissetmemiş. Bu çok dikkat çeken ve örnek alınacak bir felsefe. Her söyleşimizde olduğu gibi son olarak eski ve bu günkü Bodrum diye sorunca “Ne sen sor, ne de ben söyleyeyim…” diyerek sohbetimizi sona erdiriyoruz. Elbette bu sohbete 74 yıllık bir yaşamı sığdırmak mümkün değildi. Lakin aydınlık yüzlü, entellektüel adamın yaşam deneyimleri ile yaşam felsefesinin genç insanlara ve Bodrum’un geleceğine ışık olacağına inanıyorum…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.