enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

TUNÇ ŞANAD

Tunç Şanad 5 Aralık 1957 tarihinde İstanbul’da doğdu. Levent (Etiler) Lisesi’ndeki eğitiminin ardından, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden mezun oldu. 1975 yılından bu yana kesintisiz olarak çalışma hayatını sürdürmektedir. İnşaat, turizm ve daha uzun bir süre reklam sektöründe çalıştı. Dört büyük seyahat acentesinin reklam departmanlarını kurup, yönetti. Türkiye’de gerçekleşen uluslararası büyük kongre ve etkinliklerde ekibiyle görevler üstlendi. 2002 yılından bu yana kendi ajansında reklamcılık uğraşını devam ettirmektedir. Bekar olup, 1990 doğumlu bir kızı vardır. Muhtelif dergilerde, kurumsal yayınlarda ve gazetelerde makale ile diğer yazıları yayınlanmıştır.

Tunç Şanad; Seninle Yaşlanmak İstiyorum

Seninle Yaşlanmak İstiyorum

Beşiktaş’tan Akaretler’e doğru döndü ve yokuşu çıkarken telefonunda daha önce hazırladığı kısa mesajı açıp, gönder tuşuna bastı: “Bir iki dakikaya kadar oradayım.”

Türkan, Teşvikiye Camii’nin duvarına bitişik, köşedeki kafede çayını yudumlarken, telefonuna düşen mesajın uyarı sesini duydu. Okudu ve son ısmarladığı çayın ardından hesabı ödemiş olmakla ne kadar doğru bir iş yaptığını düşündü. Kendisini almak için gelmekte olan arabayı böylesi bir trafiğin orta yerinde bekletmek istemezdi doğrusu…

Kalkmadan önce Maçka yönünden gelen yola baktığında gelen siyah cipin gerçekten çok havalı olduğunu düşündü. Şehirde böyle bir araç kullanan tiple birlikte 140 kilometre yolculuk yapmak iç bayıltıcı olabilir diye düşündü. Land Rover Defender 110 Black Hawk Ihlamur’a inecek şekilde dönerken tam köşede durdu ve dörtlülerini yaktı. Taner arabadan atlayıp arkasında bekleyen aracın sürücüsünden özür dileyen ve birkaç saniye izin isteyen bir el işareti yaptı. Kendisine doğru yaklaşmakta olan kadının Türkan olduğunu tahmin ederek “Merhaba” dedi ve kadının cüssesine göre epey irice olan sırt çantasını elinden alıp, arka kapıdan içeri attı. Ardından ön kapıyı da açıp Türkan’ın binmesine yardımcı oldu. Kadın, bu nezaketin yol boyunca yılışık bir tavra dönüşmemesini diledi içinden…

Yokuşu inmeye başladıklarında Türkan “Etiler’den direkt yola çıkmak varken, beni almak için bu trafiğin içine sizi soktuğumdan dolayı özür dilerim ve tabii ki teşekkür ederim; zahmet oldu” dedi. Adam, “Rica ederim, lafı olmaz” dedi, “Klasik Cuma günü şehir trafiği işte, yapacak bir şey yok…”

Araç, ikinci köprüye bağlanmak için Levent yönüne doğru ilerlerken adam “Biz bir yerden tanışıyor muyuz?” diye sordu. Türkan, “Hah, başlıyoruz işte!..” diye içinden söylendi, “Klasik…” Sonra göz ucuyla adama şöyle bir baktı ve “Zannetmiyorum…” dedi, “Ben uzun yıllar ilaç sektöründe çalışıp, kısa bir müddet önce emekli oldum; iş ortamında karşılaşmış olabilir miyiz?” Taner, “Sanmam…” diye cevap verdi, “Ben fotoğrafçıyım. Tanıtım filmleri de çekeriz. Ama bunca yıl ilaç sektöründen hiç müşterim olmadı. Doğrusu sizi bir yerden tanıdığıma eminim. Sonunda hatırlarım… Hatta belki siz benden önce anımsarsınız.”

Kendisinden on-on beş yaş küçük olmalarına rağmen yakın arkadaşları Handan ve Aydın hafta başında telefon etmişlerdi: “Taner Abi, senden bir ricamız var…”

Hepsi arkadaşı olan yedi aile birkaç yıl önce Sapanca’nın Kırkpınar yerleşkesinde kendilerine küçük bir site inşa ettirmişlerdi. Hatta Adapazarı, İzmit ve çevresinde müteahhitlik yapan bir diğer arkadaşları Muzaffer inşaatı üstlenmiş ve bir evi de kendine ayırmıştı. Arsa üzerindeki bazı büyük taş öbeklerine inşaat esnasında hiç dokunulmamış, villaların duvarlarına yapışık ya da bahçenin muhtelif yerlerinde, havuz kenarında kalmalarına özen gösterilmişti. Sitenin ismini de o yüzden “Kaya Evler” diye koymuşlardı. Handan ile Aydın’ın evlerinde önemli bir sıhhi tesisat sorunu çıkmıştı. Muzaffer’in göndereceği ustalar haftaya gelecek ve birkaç gün evin içinde çalışacaklardı. Belki duvarlar bile yıkılacak, zorunlu olarak başka ekipler de içeri gireceklerdi. “Her yıl olduğu gibi bizim Bodrum’daki otelde rezervasyonumuz var haftaya Taner Abi… Ustaların da aynı günlerde evde çalışmaları lazım. Senden rica etsek, bilgisayarını falan da yanına alıp, bir haftayı Kırkpınar’da geçirir misin?” dedi Aydın… Telefonu hoparlöre almıştı, yanındaki Handan da, “Taner Abi, çocuklar çok hazırlandı bu tatile gitmek için… Şimdi ertelersek epey hayal kırıklığına uğrayacaklar. Biz gelene kadar eve giren çıkan ustalara göz kulak olacak senden başka güvenebileceğimiz kimse yok” diye ricalarını yineledi.

Hafta ortası bir diğer evdeki arkadaşları Hale ile Altan aradılar bu kez… Aynı işlem onların villalarında da yapılacaktı. Tabii ki Taner’in iki evle birden ilgilenmesini beklemiyorlardı. Bu yüzden onlar da bir arkadaşlarından rica etmişlerdi. “Taner Abi, Cuma günü yola çıkmadan Nişantaşı’ndan Türkan Abla’yı da alabilir misin?.. Hale sana şimdi telefon numarasını yazıyor. Müsait olduğunda bir arayabilirsen, nerede, kaçta buluşacağınızı konuşursunuz” dedi Altan…

“Yolda mola vermemizi isterseniz söyleyin lütfen…” dedi köprü çıkışı yoluna devam ederken gözünü otoyoldan ayırmadan Taner… Kadın, “Yok…” dedi, “Bu hızla giderseniz zaten bir saate kalmadan Sapanca’ya varmış oluruz.” Adam, “O zaman bu süreyi biraz sohbet ile değerlendirelim arzu ederseniz?.. Uzun zamandır mı Nişantaşı’nda oturuyorsunuz?” diye sordu. “Evet…” dedi Türkan, “Çocukluğumdan beri oturduğumuz daire işte… Rahmetli annemle babamdan kaldı. Ben de başka bir yere taşınmadım. Başkaları için şehrin en kalabalık ve trafiği çekilmez bu semtinde oturmak bir ızdırap… Ama alışmışız bir kere…” “Çok haklısınız…” dedi Taner, “Ben de evliliğim süresince Anadolu yakasında otururken, ne zaman Zincirlikuyu’dan Etiler’e doğru girsem, farklı nefes almaya başlardım. Oksijen daha bir ciğerlerime ulaşırdı sanki…”

“Sonradan mı döndünüz Etiler’e?”

“Evet… Sizinki gibi annemle babam göçüp gidince çocukluk ve gençliğimin geçtiği iki katlı evi stüdyo haline getirdim. O zamanlar evliydim. Sonra boşanınca çatı katındaki boşluğu değerlendirdim ve mimar dostlarım bana orasını harika bir yatak odası haline getirdiler. Anlayacağınız, işten sonra iki kat merdiven çıkıp evime ulaşmış oluyorum. Bunca yıl her sabah ve her akşam köprü trafiği çekmiş bir insan için nasıl bir nimet olduğunu tahmin edemezsiniz.”

Araç, Sapanca gişelerinden çıkıp sola doğru döndü. Kırkpınar’a girmek için trafik ışığının yeşile dönmesini beklerken Taner, “Sizden bir ricam var…” dedi, “Ola ki nereden tanıştığımızı benden önce hatırlarsanız, bizimkilerin önünde söylemeyin lütfen…” “Niye ki?..” diye sordu kadın, “Biraz garip değil mi bu isteğiniz?” “Çok haklısınız. Ama daha sonra size bunun nedenini açıklayacağım. Belki de siz öncesinde anlamış olursunuz” diye cevapladı adam… Sonra başını belli belirsin sola sağa sallayarak mırıldandı, “Ben arkadaşlarımı biraz olsun tanıyorsam…” Türkan biraz rahatsız, “Ne bu şimdi?.. Ne kadar değişik bir adam…” diye düşündü.

Hafta sonu evleri olarak ve yazın daha uzun süre kullanılan sitede sadece iki villada Handan ve Aydın ile Hale ve Altan vardı. Diğer beş aile o günlerde değişik nedenlerle gelmemişlerdi anlaşılan… Yan duvarında “Kaya Evler” yazan bahçe kapısından içeri girince kenardaki tek potalık sahada basketbol oynayan çocuklar el salladılar: “Hoş geldin Taner Amca!..” Altanlar’ın evinin terasında bir şeyler yudumlayıp sohbet etmekte olan arkadaşlarının dördü de kalkıp onları karşıladılar. Adam, arabayı iki villa arasındaki boşluğa park etti. Sarılındı, öpüşüldü, daha önce hiç Kırkpınar’a gelmemiş olan Türkan, Handan ile Aydın’a tanıştırıldı. Her aile kendi misafiri ve çantasını alıp, kısa bir süre villalarına çekildiler. Misafir odaları gösterildi, çantalarını boşaltıp yerleştikten sonra aralarına katılmalarını beklediklerini söylediler. Bir müddet sonra Taner, Hale ile Altan’ın terasındaki dörtlü sohbete dahil oldu. Ardından Türkan da aşağıya inip onlara katıldı. Altan’ın uzattığı 24’lük ahşap kutudan bir Nub Maduro alıp burnuna götüren adam, kokusunu derin bir nefes ve keyifle içine çekti. Aydın, “Sen seversin Taner Abi, biraz önce 16 yıllık bir Lagavulin açtık” deyip, kristal viski bardağına iki parmak doldurdu. Misafirinin huyunu gayet iyi bildiğinden buz koymadı. Kadınlar ise hazırlayıp içmeye başladıkları Margarita kokteylden sundular Türkan’a… Eczacı olan Hale, bir ilaç firmasında yöneticilik yapan Türkan Abla ile nasıl tanıştıklarını anlattı diğerlerine; “Bir tıp kongresinde sunum yapan şu kadını tanıyıp arkadaş olmalıyım diye düşündüm konuşması biter bitmez.” Türkan, “İkimiz de aynı eczacılık fakültesinden mezunuz, ama on dört yıl arayla tabii… Çamlıca Kız Lisesi’nde okurken en yakın arkadaşım Nurdan’ın üniversitede de ayrılmayalım ısrarıyla eczacılığı yazdım hiç aklımda yokken… Gel gör ki, o işletmenin puanını tutturabildi. Hayatımızı böyle küçük ayrıntılar, tesadüfler şekillendiriyor işte…” diye sohbeti sürdürdü. Bir müddet sonra Aydın akşam yemeği için mangalı yakmak üzere izin istedi ve kendi evinin arkasına doğru yöneldi. Taner de yardım etmek üzere ona eşlik etti. Handan arkalarından seslendi, “Etleri buzluktan çıkarmıştım. Yarım soğan da mutfak masasının üzerinde…” Aydın, mangalın ateşini olması gereken kıvama getirmeye çalışırken Taner’e “Abi sen de ikimize birer duble rakı koy istersen, etleri pişirirken keyfini çıkaralım” dedi.

Çocuklar diğer villanın terasında yemeklerini yerken, altısı gece boyunca yiyip içtiler, uzun uzun sohbet ettiler.

Sabah, saat yedide iki aile Bodrum’a uçacakları Sabiha Gökçen Havalimanı’na doğru yola çıktılar. Türkan da erkenden uyanıp onları yolcu etti. Belli ki, önce isli viski, sonra yemek boyunca içtiği rakıların etkisiyle Taner hâlâ uyuyordu. Yalnız kalan kadın, sabahın ve ortamın huzur verici havasını içine çekti. Yeniden yatıp uyumak yerine odasına çıkıp mayosunu giydi ve havuza daldı. Kendini yormamaya dikkat ederek yirmi dakikaya yakın yüzdü; günün erken saatindeki serin suyun tadını çıkardı.

Kısa bir duşun ardından, mutfağa geçip kendisine kahvaltı hazırlamaya başladı. Sonra, tek kişilik yapmanın kabalık olacağını düşündü. Sonuçta Taner ile bir hafta karşılıklı komşu olacaklardı. “Yabaniliğin lüzumu yok” diye söylendi kendi kendine… Sofra hazır olup, çay demlenince adamın kaldığı evin önüne gidip seslendi; “Taner Bey!.. Taner Bey!..” Biraz bekledi, ses veren olmadı. Birkaç kez daha bağırdı. Sonunda adamın derin uykusundan uyanamadığı düşüncesiyle geri dönüp kaldığı eve yöneldi. O sırada Taner kendisini adeta sürüklemeye çalışan iri siyah bir köpeğin tasmasına hakim olmaya çalışarak site kapısından bahçeye doğru girdi. Kadın, uyuduğunu zannettiği adamı karşısında görünce şaşırdı. Taner, “Günaydın…” dedi güler yüzle, “Gölge’yi kulübesine götüreyim, geliyorum.” Türkan, “Kahvaltı hazırladım, bekliyorum” diye seslendi ardından. Adam, “Çok kısa bir duş için beş dakika rica ediyorum sizden” dedi sitenin öbür ucuna doğru hızla yürürken…

Taner kahvaltı sofrasına bakıp, kadına teşekkür etti. Türkan çayları ince belli bardaklara doldururken adam açıklama ihtiyacını hissetti, “Sabah gitmeye hazırlanırlarken hepsi ile vedalaştım. Siz o zaman üst kattaydınız herhalde… Burada misafir olduğum günlerde her sabah Gölge ile ormanda ve göl kenarında uzun bir yürüyüş yaparız. Hangimizin hangisini gezdirdiği tartışılır tabii… Ama, onun sayesinde her defasında yaklaşık on beş bin adım atarak başlıyorum güne…”

“Aslında ben de katılmak isterim sabahları size… Ama mümkünü yok ben o kadar uzun yürüyemem.”

“Kolayı var. Gölge’yi de alıp arabayla göl kıyısına kadar gideriz. İstediğiniz kadar yürürüz. Yorulduğunuzda siz arabayla buraya dönersiniz. Biz de her zamanki yürüyüş mesafemizi tamamlar geliriz.”

“Bu olur işte… Ben de o sürede rahatlıkla kahvaltıyı hazırlarım.”

“Her sabah böyle bir sofra ile karşılaşacaksam, her şeye razıyım doğrusu…”

Taner, Türkan’ın kahvaltı masasını toparlamasına yardımcı olurken Hale ile Altan’ın buzdolabını açınca, “Bugün Kırkpınar pazarı var. Bence her iki evin de dolabını gözden geçirip, eksikleri tespit edelim. Sonra da bahçe kapısının önüne çıkmamız yeterli olacak” dedi.

“Bahçe kapısının önü?..”

“Evet, evet… Pazarın alt ucu sitenin kapısından başlayıp yukarıdaki caddeye kadar uzanıyor. Her Cuma günü Sapanca’da üzeri kapalı büyük bir alanda kurulan pazar, küçülerek Cumartesi günleri buraya, daha da ufalarak Pazar günleri Maşukiye’ye kurulur. Yörenin tarlalarının, bahçelerinin ürünleri, kahvaltılıklar falan… Hemen her şeyin doğal ve tazesi…”

“Harika…” dedi kadın, “Hemen listelerimizi yapalım.”

Türkan pazara bayıldı. Listede olmamasına rağmen ilave bir sürü şey daha aldı. Eğri büğrü pembe domatesler, birkaç peynir ve zeytin çeşidi, sebzeler, meyveler… Beklenmedik anda bir sürü yeni oyuncağa kavuşmuş küçük bir çocuk gibi mutluydu. Kaynar bir kazandan dört tane mısır aldılar. Gözleri parlayan kadın, “Aldıklarımızı yerleştirmeye başlamadan önce oturup bunları yemeliyiz; sabırsızlanıyorum” dedi.

Dönüşte çimlerin üzerindeki şezlonglarda otururken, Türkan, ara ara tuz serpmeyi ihmal etmediği mısırı adeta bir sincap süratinde dişliyordu. “Sığacık pazarından bu yana böyle bir keyif yaşamamıştım.”

“Burada daha çok hoşuna gidecek şeyler var. Yarın yürüyüş sonrası kahvaltı hazırlama… Seni brunch için güzel bir yere götüreceğim.”

Günü, bazen beraber, bazen ayrı ayrı havuza girerek, kitap okuyarak geçirdiler. Bir ara tavla bile oynadılar. Türkan birkaç telefon etti. Taner, Cumartesi olmasına rağmen bilgisayarından elektronik postalarına baktı, bazılarına cevap yazdı.

Adam akşam yemeği için bu kez büyükçe bir tahta üzerine peynir çeşitleri hazırlayıp, Türkan’ı kendi terasına davet etti. Kadın, uzun yazlık elbisesi rüzgardan hafifçe uçuşarak yaklaşırken elindeki şişeyi gösterdi. “Kilerde peynirlerine mükemmel eşlik edecek bir şarap buldum.” Taner, Türkan’ın belli belirsiz yaptığı makyaja baktı. Belli ki, yılların mirası çizgileri kapamak gibi bir telaşı yoktu.

Sohbetin koyuluğu sayesinde ilk şişenin nasıl bittiğini anlayamadılar. Adam içeriden bir ikincisini getirdi. Sitede kimse olmadığı ve sadece terasın soluk aydınlatması yandığından yıldızlar daha bir parlaktı. Geniş tabanlı iki mum yakıp, ışığı da kapattılar. Cırcır böceklerinin sesleri huzur verici bir müzik gibiydi.

Ertesi sabah planladıkları yürüyüş için göl kenarına gittiler. Türkan derince bir nefes çekip, kollarını açıp gerindi. Belli ki, bulunduğu yerden dolayı mutluydu. Ama bir müddet sonra yürümekten yoruldu. Arabaya ulaşmak için daha aynı yolu geri dönmek vardı. Taner, “Yüz metre daha dayan” dedi. Göl kenarındaki bir restorana girdiler. Bahçesini geçtiler, sabah epey erken olduğundan kapıları kapalıydı. Dolanıp uzun ahşap iskelenin ucuna yürüdüler. Gölün üzerindeki son nokta birkaç masanın sığdığı daha geniş bir platformdu. Gölge sessizce yere uzandı. Oturduklarında adam küçük sırt çantasından bir termos ile iki kupa çıkardı. Kahvelerini doldururken kadın, “Sen hep böyle birkaç hamle ötesini düşünüp, planlı-programlı mı yaşarsın?” diye sordu.

“Neredeyse kırk beş yıla varan iş yaşamı ve elbette ki gündelik hayatın getirdiği tecrübeler insanı böyle tedbirler almaya yöneltiyor. Şüphesiz çıkardığın her dersin de kimi zaman küçük, kimi zaman büyük bir bedeli oluyor. Hayal kırıklıkları, en güvendiğin arkadaşından yediğin kazıklar, kimi zaman başarısızlıklar, yıllarca desteğini esirgemediğin vefasız akrabalar, kendinden çok kayırdığın çalışanların, asla ihtiyarlık günlerinin garantisi olarak düşünmesen bile çocukların…”

“Hiç beklemediğin anda çekip giden sevgililer…” diye eklemeye başladı Türkan, “Sevgi ile saygının birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu idrak edememişlerin vurdumduymazlıkları… Aşka inancını kaybediş…”

“Daha kötüsü, artık aşık olamayacak kadar kendini yorgun hissetmen. Seyrettiğin bir filmdeki aşk itirafını artık hiçbir zaman yapmayacak olmanın verdiği içini acıtan burukluk. Öyleyse niye hâlâ yaşıyorum diye defalarca kendini sorgulaman…”

“Ben de uzun süredir bunu düşünüyorum inan…”

Türkan’ın arabayla tek başına siteye dönüşünün ardından, Taner de Gölge ile yürüyüşünü tamamlayınca yeniden yola çıktılar. Bu defa Sapanca’ya doğru yöneldiler. Ama merkeze girmeyip, sağa saparak dağı tırmanmaya başladılar. Geçtikleri yol boyunca tabiat muhteşemdi. Sekiz kilometre kadar sonra kayaların tepesinden akan küçük şelaleler, minik göletlerde yüzen ördek ve kazlar, yeşilin değişik tonlarını sergileyen bitki örtüsü ile sarmalanmış bir yere vardılar. Ahşap bir masaya oturduklarında zengin kahvaltılıklar servis edilmeye başlayınca Taner anlatmaya başladı, “Burası İstanbuldere…”

Devasa brunchın ardından dönmeden önce İstanbuldere’nin toprak güveçte sunulan Alabalık İskender’ini de tadınca, akşamı beyaz peynir, kavun ve rakı ile geçiştirmeye karar verdiler. Yanlarında birer küçük sehpa ile iki şezlongu terasla havuz arasındaki yeşilliğe attılar. Taner karşısına oturmadan önce Türkan’ın yanına gitti ve kadehini uzattı, “Sıhhatine…” Sonra biraz uzaklarına koyduğu, içini daha önce odunlar ve tahta parçalarıyla doldurduğu eski petrol variline gidip, tutuşturdu. Hiçbir lamba yakmadıklarından varilin yanlarında yıldız, üçgen ve benzeri şekillerde açılmış deliklerden sızan ve üzerinden yükselip alçalarak dans eden alevlerden gelen ışık hoş bir ambiyans yaratıyordu.

Kadın, “Bu sabahki yürüyüş beni biraz zorladı” dedi, “İki yıl önce akciğerimden bir operasyon geçirdim. Artık performansım eskisi gibi değil ne yazık ki…”

“Ben de geçen yıl bir ameliyat oldum. Doktor dostlarım uzun süre bir ikincisine ihtiyaç duymayacağımı söylediler. Ama hiçbir garantisi yok. Ya da bu sürenin ne kadar uzun olduğunu da kestirmek zor.”

“İnsanın yaşı ilerledikçe ve hayata bağlayan neredeyse hiçbir şey kalmayınca ölüm de korkutucu olmaktan çıkıyor galiba…”

Varilden gelen çıtırtılardan başkaca bir şey duyulmuyordu. Cırcır böcekleri bile susmuştu.

Sessiz geçen bir sürenin ardından kadın elinde kadeh, gözleri alevlere dalmış halde yeniden konuştu kısık bir sesle, “‘Hiç düşündün mü?..”

Adam rakısından bir yudum aldı, neden sonra “Evet…’ dedi, “Çok defa…”

Ertesi akşam, Maşukiye yönüne doğru giderken, hemen sola dönüp tırmanılan kıvrımlı dağ yolunda altı kilometre kadar ilerleyip Zeliş Çiftliği’ne vardılar. Güneşin batmasına kısa bir süre varken kızıllığın sardığı göl manzarasının zevkini çıkararak meze ve içeceklerini ısmarladılar. Pazartesi akşamı olduğundan belki, kendilerinden başka masa kalmadı kısa bir süre sonra. Dönerken Türkan başını arkaya yaslayıp “Ne kadar güzel bir geceydi” dedi keyifle…

Salı sabahı Bodrum’dan Aydın aradı. Ustaların gelişi gecikiyordu. Ama muhakkak geleceklerdi. Ne yazık ki kesin bir gün veremiyorlardı. “Türkan Abla’ya da bu gecikmeden dolayı Hale ile Altan’ın özür dilediklerini sen iletirsin abi…” dedi.

Akşam Türkan isteyince Taner yine varili yaktı. İkisine de birer kadeh Hibiki koydu. Kısa bir müddet derin dondurucuda beklettiği Apolyont kirazını iki kasede küçük sehpalarına bıraktı. Bilgisayarından 70, 80 ve 90’lara ait şarkıların olduğu uzun bir müzik kaydını açtı.

Kadın, “Ne kadar az tanıyoruz aslında birbirimizi…” dedi, “Biraz kendinden bahsetsene…”

“Sohbet olsun diyorsun yani… Hafta sonundan itibaren belki bir daha hiç görüşmeyecek iki insanın birbirini daha iyi tanımaya çalışmalarının başka izahı olamaz.”

“Dramatikleştirme ortamı işte… Anlat, mesela hobilerinden başla…”

“En büyük merakım karakalem resim yapmak. İşin aslına bakarsan, ilk gençliğimde bu konuda çok ama çok beceriksiz biriydim. Her şey hoşlandığım bir kızın fotoğrafına bakarak karakalem portresini yapmaya kalkışmamla başladı. Sonunda kıza hediye ettiğimde bu kabiliyetsizlik karşısında öyle bir burun kıvırdı ki… Hiç bana benzememiş dedi. Ben de o günden sonra kafaya takıp, iyi bir karakalem ressamı olmaya çalıştım. Açtığım birkaç sergide aldığım övgülere bakacak olursak başardım da galiba…”

“Aaa!.. Benim de lisedeyken böyle bir anım olmuştu. Sıra arkadaşım Nurdan’ın çıktığı, hukukta okuyan Melih diye bir çocuk vardı. Onun yakın arkadaşı da benim portremi çizmişti. Adı neydi?.. Hah!.. Baki’ydi galiba…”

“Sen de mi beğenmemiştin?..”

“Tabii ya… Hatta hiç bana benzememiş demiştim.”

Kadın biraz duraksadı, sonra yavaş yavaş konuştu, “Olamaz değil mi?..”

Taner cevap vermeden viskisinden bir yudum daha aldı.

Türkan, “Ama onun adı Baki’ydi…” diye tereddütlü konuştu.

“Okul hayatım boyunca ilk adım olan Baki kullanıldı. İş hayatına başlayınca Taner’i tercih etti herkes… Aydın ile Altan ve eşleriyle iş ortamında tanıştığım için onlar da hep Taner dediler bana…”

“Sen şimdi ilk gençliğimizde benim resmimi çizen misin?..”

“Evet, senden çok hoşlanan o kabiliyetsiz… Nurdan’ın yaş günü için gittiğimiz Scotch Disco’da ettiğimiz son danstan beri seni görmeyen, ama hiç de unutmayan…”

Bilgisayardaki müzik kaydı yeni bir şarkıya geçti. Taner yerinden kalkıp kadının önünde durdu ve elini uzattı, “Bunca yıldan sonra son bir dans daha?..”

Türkan, şaşkın, kendine uzatılan eli tuttu ve ayağa kalktı. Sarıldılar ve dans etmeye başladılar. Bir müddet sonra adam, kadının gözlerinde birkaç damla gözyaşı olduğunu fark etti ve soran gözlerle baktı. Türkan, “Geçen yılların değerini bilmemek ve hayatın acımasızlığı… Sona yaklaşırken değil, çok önce karşılaşmalıydık.”

Taner, burnunu kadın saçlarına gömdü. Şarkı devam ediyordu:

“Bir tek sen mühimsin aşk, sen hayatımda.

Tahammülüm yok gözlerinde bir damla yaşa.

Kıyamam…”

Adamın tahmin ettiği gibi, hafta boyunca tamirat için gelen giden olmadı. Bodrum’daki arkadaşları Cumartesi sabahı tekrar aradılar. Akşam uçaktan inince İstanbul’daki evlerinde kalacaklar ve Pazar sabahı Kırkpınar’a geleceklerdi.

Akşam geceye dönerken, çimlerin üzerine yan yana attıkları iki büyük mindere uzandılar. Kadın başını Taner’in göğsüne dayadı. Adam da onu sarmaladı.

“Demek Teşvikiye’de arabaya biner binmez beni tanıdın ve hiç belli etmedin ha?..”

Adam gülümsedi, “Hatta arkadaşlarımı iyi bildiğim için, bu tamirat senaryosunu sadece bizi tanıştırmak için uydurduklarını da tahmin ettim. O yüzden beni hatırlarsan belli etme dedim sana…”

“Yıllar öncesinden tanıştığımızı bilseler…”

“Evet… Şimdi geldiğimiz noktada bana büyük acı veren şu; sana asla «Seninle yaşlanmak istiyorum»  diyemeyeceğim. Sona yaklaşırken rastlaşmamız kaderin acımasız bir oyunu…”

Türkan, “Birimizin diğerinin sonunu görecek olması da öyle… Doğrusu ben artık böyle bir şeye dayanabileceğimi sanmıyorum” dedi.

“Ben de…” diye iç geçirdi çaresizce Taner…

Kadın, “Böyle bir şeyi hiç hayal etmemiştim; ama kendim için Hale’nin eczanesindeki dolaptan potasyum siyanür alıp atmıştım çantama…” dedi, “Belki de bu hayatı birbirimizin kollarında sonlandırmak en doğrusu…”

Adam kadına daha bir sarıldı, “Ölümden hiç korkmuyorum; oysa seni kaybettiğimi görmemek için birlikte sonsuz bir uykuya dalmak fena bir fikir değil…”

Pazar sabahı Handan ve Aydın ile Hale ve Altan, bu kez çocukları İstanbul’da bırakarak tek arabayla Kırkpınar’a dönmüşlerdi. Türkan ile Taner’in bir haftalık komşuluğunun nasıl sonuçlandığını çok merak ediyorlardı doğrusu… Handan, “Ben Taner Abi’yi biraz olsun tanıyorsam bir haftada Türkan Abla’nın kalbini çalmayı bilmiştir” dedi gülümseyerek diğerlerine…

Arabadan inip, bahçeye doğru yöneldiler. Uzaktan çimlerde iki büyük yastık üzerine uzanmış ve hiç hareket etmeyen kadın ile adamı gördüler. Hale, “Bunlar birbirine sarılmışlar mı, yoksa ben mi öyle görüyorum” dedi.

Dördü de yanlarına vardıklarında hiç kıpırdamadan epey derin bir uykuda olduklarını fark ettiler. Bu kadar güzel birbirine dolanmış bu yaşlı çifti uyandırıp uyandırmamakta ikileme düştüler.

Gölge, sitenin her zamanki sakinlerinin geldiğini anladığından kulübesinden havlamaya başladı. Bu sese önce Taner uyanıp, gözlerini araladı. Kendilerine doğru eğilmiş dört arkadaşını görünce “Günaydın…” dedi. O esnada Türkan da zorlukla gözlerini açtı. Hâlâ birbirlerine sarılı vaziyette yatıyorlardı. Mahmur mahmur diğerlerine baktı ve uykulu bir sesle “Günaydın üçkağıtçılar…” dedi.

Adam ayaklandı; sonra elini uzatıp kadının da kalkmasına yardımcı oldu. Arkadaşlarının dördünün de yüzünde planladıkları bu oyunun başarı ile sonuçlanmış olmasından dolayı gurur ve sevinç vardı. Taner bu ifadelerini fark etti ve onlara bir gün işin aslını söyleyip söylemeyeceklerini düşündü.

Türkan, “Biz Gölge’yi yürüyüşe çıkarmak için göl kenarına gidiyoruz. Döndüğümüzde kahvaltıyı hazır etmiş olun lütfen…”

Köpeği alıp gelmekte olan Taner’e doğru yürüdü. Arabaya binmeden önce dördüne dönüp bağırdı, “Hayat çok güzel!..”

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. necati keçecioğlu dedi ki:

    hikaye çok hoşuma gitti..daha sık olsun…başarılar…