enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

TUNÇ ŞANAD

Tunç Şanad 5 Aralık 1957 tarihinde İstanbul’da doğdu. Levent (Etiler) Lisesi’ndeki eğitiminin ardından, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden mezun oldu. 1975 yılından bu yana kesintisiz olarak çalışma hayatını sürdürmektedir. İnşaat, turizm ve daha uzun bir süre reklam sektöründe çalıştı. Dört büyük seyahat acentesinin reklam departmanlarını kurup, yönetti. Türkiye’de gerçekleşen uluslararası büyük kongre ve etkinliklerde ekibiyle görevler üstlendi. 2002 yılından bu yana kendi ajansında reklamcılık uğraşını devam ettirmektedir. Bekar olup, 1990 doğumlu bir kızı vardır. Muhtelif dergilerde, kurumsal yayınlarda ve gazetelerde makale ile diğer yazıları yayınlanmıştır.

HIRSIZIN HİÇ Mİ SUÇU YOK / Tunç Şanad Yazıları…

dugun tunç şanad_1

“Yeni kilitleri açmak eskisine göre biraz daha vakit alıyor” diye düşündü. Ama “meslek erbabı”nın elinden hiçbir şey kurtulamazdı. Kapıyı, gecenin sessizliğinden evin karanlığına doğru usulca araladı. El feneri kullanmaktan vazgeçti; içeriden sızan ışığı komşu evlerin görmesi riskini göze alamazdı. İçerisi çok karanlıktı, ama biraz sonra gözleri alışacak, yükte hafif pahada ağır neler varsa keşfedecekti. Evin girişinden salonuna doğru yöneldi. Eliyle her tarafı yokluyor, karanlıkta bir şeylere çarpıp devirmekten, gürültü çıkartmaktan çekiniyordu. Bu zenginlerin olmadık köşelere çabuk devrilip kırılabilecek vazo ya da heykeller koyma huyu yok muydu ahh…

Salonun L köşesinden ihtiyatlı adımlarla dönmeye çalışırken ne olduğunu kestiremediği bir şeye çarptı. Dengesini kaybederken, kısık sesle de olsa ağzından bir küfür çıktı. Dengesini toplayıp ayakta kalmayı becerirken, çarptığı “şey” küçük ama epey korkulu bir çığlık atarak yere yuvarlandı. Adam, karşısındakinin ne olduğunu daha iyi anlamak ve kendisininse sonradan detaylı tarif edilebilmesine olanak vermemek üzere el fenerini yaktı. Bir iki bilek hareketinden sonra yerden doğrulup doğrulmamak için kararsız kalmış “şey”in yüzüne ışığı sabitledi. Kadın, şaşkınlık ve korkuyu birlikte yaşayan bir ifadeyle bakarken, diğer yandan da fenerin ışığının gözlerini rahatsız etmesinden kurtulmaya çalışıyor, kolunu alnının hizasında siper etmeye çabalıyordu.

Adam, hızla geri dönüp, demin açtığı kapıdan kaçmaya yeltenecekti; ama seri çalışan beyni bu durumda bir anormallik olduğunu algılayarak onu durdurdu. Öyle ya; bomboş olması gereken bu evde, üstelik karanlıkta tıpkı kendisi gibi bir hırsızmışçasına çarpıştığı bu kişinin varlığı onu kaçırmalı ve bu eve geliş nedenini suya düşürmeli miydi? Yavaş yavaş üzerinden atmaya başladığı tedirginliğini maskelemeye çalışırcasına dudağının kenarına alaycı bir gülücük yerleştirip, halâ yerde arkaya doğru kaykılmış kollarından destek alarak oturmuş kadına elini uzattı; “Gel, kalk haydi”…

Kadın, hiç beklemediği bu hareket karşısında nasıl davranacağını bilemiyordu. Bacaklarını sarmış siyah bir tayt, sıfır yaka siyah tişört üzerine giyilmiş ve fermuarı yarıya kadar çekilmiş yine siyah dar bir deri monttan oluşan kıyafetle içinde bulunduğu durumun uzun uzun düşünülerek alınacak çok da mantıklı kararlar gerektirmeyeceğini düşündü. Başındaki siyah bandana ile gerçek hayattan çok bir filmden fırlamış hırsız karakterine benziyordu. Adamın uzattığı elden bakışlarını kaçırıp kendi ayağa kalktı. “Şu ışığı gözüm tutmaktan vazgeç istersen” dedi az sinirli bir tavırla… Hırsız, “Tamam canım, atarlanma” deyip el fenerini kapattı.

İkisinin de gözleri evin derin loşluğuna giderek alışmaktaydı. Kadın, kafese kapatılmış bir kaplan gibi salonun içinde birkaç kez oraya buraya gidip geldi. Başını önü eğmiş, düşüncelerini yoğunlaştırmaya, durum değerlendirmesi yapmaya çalışıyor ve bunları sonuçlandırıncaya kadar adama bakmamaya özen gösteriyordu.

Adam, “Ooo…” dedi, “Meslekte amatörler türeyip, ekmeğimizi elimizden almaya mı çalışıyor?”

Kadın sinirine hakim olamayarak “Ağzını topla!..” dedi, “Ben hırsız mıyım?”

Hırsız alaycı, “Haşaa…” dedi, “Sana öyle demek gerçek meslek erbabına haksızlık olur. Sen olsan olsan adrenalin sevdalısı zengin züppelerinden birisindir.”

Kadın, sen ne bilirsin dercesine kafasını yana salladı ve yine salonun içinde gidip gelmeye başladı. Adam, salon pencerelerinden birinin aralık olduğunu fark etti. Seslerinin o ana kadar dışarıdan duyulmamış olmasını diledi. Gürültü çıkartmamaya çalışarak gidip pencereyi kapattı. Belli ki “amatör” buradan içeri sızmıştı. Pencerenin altına çöküp, sırtını duvara yasladı.

“Gel sen de şöyle otur; evin içinde bu kadar hareket dışarıdakilerden birinin dikkatini çekerse ikimizin de başı belaya girecek.”

“Sen öyle san! Burası benim evim be!” Sonra daha mantıklı davranması gerektiğini düşündü ve gidip aynı duvar boyunca adamın birkaç metre ötesine çöküp o da sırtını yasladı.

Hırsız şaşkınlık içinde, “Kendi evinde!?.. Bu kıyafetle, karanlıkta ve şu pencereden içeri sızarak, gecenin bu vakti ne işin var be kadın?” diye öfkeli bir ifadeyle sordu.

Kadın derin bir nefes çekip verdi ve “Uzun hikaye…” dedi. Birbirlerine bakıyor olsalar, adam kadının gözlerine düşen kara bulutları ve taa arkalarda çakan sessiz şimşekleri görebilirdi.

“Sen evin sahibiysen ve bir müddet sonra gelip bizi basacak gerçek ev sahipleri yoksa ya da daha bir müddet gelmeyeceklerse vaktimiz var demektir” dedi hırsız, “Anlat bakalım, ben iyi bir dinleyiciyimdir, hatta mesleğim gereği sessiz kalmasını ve ketum olmasını da bilen biriyimdir.”

“Suzan Abla telefon edip söyledi; birkaç saat gelemez daha… Yurtdışında şirketin misafirleri geliyormuş; havalimanında karşılayıp, otellerine yerleştirecek. Belki birlikte yemek bile yerler. O zaman daha da uzar.” Kadın “Elin hırsızına neler anlatıyorum, kimseciklerin gelmeyeceğini anlayınca beni burada kıtır kıtır kesse yeridir” diye düşündü.

“Yurtdışından kim geliyor? Geç dönecek olan kim? Daha da öncesi Suzan Abla neyimiz olur?” diye sabırsızca söylendi hırsız…

“Hani sessiz ve iyi bir dinleyiciydin? Neyse sen de haklısın… Suzan Abla karşı komşumuz. Ortağı olduğu şirketin misafirlerini karşılayacak olan bu evin gerçek sahibi ise eski eşim.”

Kadın sustu. Adam durumu kavramaya çalıştı. “Niye hırsız gibi girdin bu eve?”

“Kısa bir süre önce boşandık. Evde maddi kıymeti pek olmasa da benim için manevi değeri olan ufak tefek şeyler var. Gıcıklığına beni oyaladı ve mahkeme sona erince vermeyeceğini söyledi. Onları almaya geldim.”

“Maddi değeri yoksa alabilirsin, benim için önemi yok. Ben sadece Leylam’ı sevindirecek şeyleri götüreceğim.”

“Leyla kim? Ne alaka?..”

“Leyla’da benim karım, sevgilim, kıymetlim… Benim külüstürle ne zaman bu kalantor mahallesinden geçsek, gözü bu zengin evine takılır. Yüzüne çöken o hüzün benim de içimi parçalar. Ona bir gün böylesi bir ev alabileceğimi hiç zannetmiyorum. Bizimkisi küçük esnaflık, hamuduyla götürenlerden değiliz. Evi alamıyorsam bari içindekilerden birkaç değerli şeyi ona götüreyim istedim.”

“Çok mu seviyorsun onu?”

*Çoook!.. Hayatımı veririm ben ona… Mavi gözleriyle bir bakışına dünyayı yakarım.”

“Onu bir gün terk etmeyeceksin yani?”

“Olur mu hiç, Allah yazdıysa bozsun.”

“Ya bir gün karşına daha seveceğim biri çıkarsa… Bakarsın onun karşısına veya?..”

“Sen ne beni tanıyorsun ne de Leylam’ı. Onu görsen, bilsen zaten böyle konuşmazsın. Görsen deyince, bak anlatayım; onun şimdi kırmızı uzun bir paltosu vardır; onu giyip de dalgalı sarı saçlarından bir tutamı mavi gözlerinin üstüne düşsün… Sırf o hali önünde ben bir ömür geçiririm. Hem sen bizi kendi çevrenle bir tutma; bizim aşklarımızın nayloncudan alınma değildir. Bizim kadınlarımızın gözü kaymaz öyle başkalarına…”

“Çevremizi bilmiyorum ama bizimkisi öyle olmadı işte… Mahir evliliğimizin beşinci yılı dolmadan boşanmak istediğini söyledi. Ben kurtarmak için nedenlerini öğrenmeye çalıştıysam da kararından dönmedi. Boşandıktan sonra öğrendim hayatında biri olduğunu…”

“Enişte de abartmış konuyu biraz. Tamam erkek adamsın, olur kaçamaklar arada sırada; ama işi boşanmaya getirmeye ne gerek var.”

“Şuna enişte deme ya!.. Hem ne demek erkek adam arada sırada kaçamak yapar? Sen demin neler söylüyordun, hani sizin oralarda böyle şeyler olmazdı?..”

“Bak şimdi ben özellikle kadınlar için söylüyorum. Ama erkekler işte… Bilirsin… Bizim oralarda da olsan erkek bir yerde… Yaa kırk yılın başında da olsa bazen top ayağına denk gelir. Yapmasan çevrende adın başka türlü çıkar. Sizler erkek dünyasını pek anlayamazsınız. Hem bu karımızı sevmiyoruz demek değildir ki…”

Kadın hayal kırıklığı içinde ağır ağır konuştu, “Erkek her yerde erkektir diyorsun yani…” Sustu…

Adam düştüğü durumdan rahatsız oldu; üste çıkmak istedi, “Ya sen?.. Senin hiç mi biraz olsun birine gönlün kaymadı. Kimselerin duymayacağı garanti olsa hani ha?..”

Kadın sessizliğini sürdürürken yaklaşık iki yıl öncesini düşündü. Aynı inşaat firmasında görevli oldukları mimar Yağmur ile büyük bir otel için arsa keşfi dolayısıyla Bodrum’a gidişleri düştü aklına… Yol boyunca sohbetleri, gün içinde çalışırken aynı paralelde düşünmeleri, zaman zaman Yağmur’un akla zor gelecek zekice çözümler sunması, güler yüzlü ve olumlu ama ciddiyetini kaybetmeyen yaklaşımları onu etkilemişti. Gündüz çalışması bitince ikisinin yediği yemek süresince ortamın ve paylaşımların sıcaklığı, devamında kaldıkları otelin gece kulübünde dans edişleri… Melek, iyi ki bu gece kulübünden Bodrum Kalesi gözükmüyor diye düşünmüştü. Bir de o manzara eklense… Onun gibi Yağmur da bir süredir evliydi. İkisinin de parmaklarında yüzük vardı. Mahir’in söylediği bir söz geldi aklına, “Erkeğin parmağındaki yüzük, standart enstitüsünün damgası gibidir. İki şeyin garantisini verir; denenmiş ve kalitesi onaylanmıştır, ikincisi evli olduğu için bir geceden sonra size musallat olup, peşinizi bırakmayan bir ısrarcı olmaz. Üstelik, kadınlar için parmağına halka takılmış sahipli bir erkeği baştan çıkarmak çok daha caziptir.” Bu cümlelerin ne kadarına katılabileceğini düşündü ve Mahir’i gıyabında haklı çıkarmamak için direnmeye karar verdi. Gece kulübünün yanıp sönen ışıklarına eşlik eden müzik ne kadar güzeldi…

“Görmek istiyorum” dedi Melek…

“Kimi?..”

“Sevgilisini… Beni kimin uğruna bıraktığını… Benden güzel olup olmadığını…”

“Ne gerek var” dedi hırsız.

“Mümkün…” dedi Melek, “Hem de bu gece…”

“Haydi canım, nasıl olacak o iş?”

“Şirketten haber gelip de aceleyle çıkarken Suzan Abla’ya anahtar vermiş. Kız arkadaşım gelecek, telefonuna ulaşamıyorum, ben dönmemişsem anahtarı verirsin girip beni beklesin demiş.”

“Ee iyi ya sen de Suzan Ablan’dan anahtarı alıp içeri girseydin, böyle benimle rekabet yapmaya kalkışmasaydın.”

“Olmaz, Suzan Abla’yı zor duruma düşürmek istemem. Hem seninle de rekabet falan etmiyorum. Söyledim ya ben hırsız falan değilim.”

“Ama penceresinden gizlice girdiğin bir evin karanlığında bir hırsızla sohbet ediyorsun.”

“O da doğru ya… ” dedi kadın; sonra birden aklına gelip “O kadar sohbet ediyoruz ismini söyle bari…”

“Yok…” dedi adam. “Olmaz.”

“Ne yani, adını öğrenince koşup hemen polise mi ihbar edeceğim. Hem bak ben söylüyorum; benim adım Melek.”

“Yok ondan değil de, söylersem şimdi gülmeye başlarsın.”

“Haydi ya… Abdülrezzak falan gibi bir ismin mi var. Söz ya, ne olursa olsun gülmeyeceğim.”

“Söz verdin ama bak… Neyse, benim adım Yavuz.”

“Bunda gülünecek ne var?” Bir an durdu ve sonra kahkahalarla gülmeye başladı. “Şimdi anladım; yavuz hırsız ha?.. Yavuz hırsız… Sizin sektörde kendi aralarında sana çok mu gülüyorlar? İlahi yaa…”

“Evet…” dedi adam, “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.” Kadının gülmesi aniden kesildi.

Melek, biraz önce ağız dolusu gülen kendisi değilmiş gibi ciddiyetle “Kararımı kesin vermeliyim” dedi, “Onun karşısına çıkacak mıyım?”

“Görmek istiyorum diyordun ya…”

“Evet ama, ya benden çok daha güzelse…”

“Olabilir, ama sen de çok güzel bir kadınsın.”

“Teşekkür ederim” dedi Melek, “Zili çalınca hemen koşup açmalıyım kapıyı; Suzan Abla duyup da, anahtarı vermek için davranmadan…”

“Görünce ne diyeceksin?”

“Bilmiyorum daha, düşünmedim.”

“Doğrusu ben de eniştenin sana tercih ettiği şu kadını görmek isterim, merak ettim.”

“Enişte deyip durma şuna!”

Beklemedikleri bir anda kapı çaldı. Yerinden kalkıp kalmamakta tereddüt etti. Yavuz, kadının yüzüne sorarcasına baktı. Atik bir hareketle ayağa dikildi ve kapıya doğru bu kez kararlı adımlarla yürüdü. Kapı önündeki ışığı yakan düğmeye dokundu. Son bir kez Yavuz’a dönüp baktı. O ise meslek hayatının en ilginç gecesini yaşıyor, biraz da zevkini çıkarıyordu adeta… Az sonra birbirinden haberli ama hiç karşılaşmamış iki kadının tepkilerine şahit olacaktı.

Melek, kolu çevirdi ve kapıyı açtı. Karşısındaki kadın Mahir”i beklerken daha önce fotoğraflarını gördüğü eski karısı ile karşılaşmaktan dolayı şaşkın olmasına rağmen ifadesini bozmamaya özen gösteriyordu. Melek, onu baştan aşağı süzdü. Gerçekten güzel bir kadındı. Giydiği kırmızı paltosunun üzerine dalgalı sarı saçları dökülüyordu. Bir buklesi mavi gözlerinin üzerine düşmüştü.

Tunç Şanad-Nisan 2016 / İstanbul

tunç şanad bodrum gündem gazetesi 1

YAZARIN DİĞER YAZILARI İÇİN: https://www.bodrumgundem.com/?s=tun%C3%A7+%C5%9Fanad

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.