enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Sanat, Kültür, Edebiyat ve Düşün Yazıları ile Türk Basın Tarihi’ne damgasını vurmuş bir insan; GAZETECİ-YAZAR ZEYNEP ORAL

Sanat, Kültür, Edebiyat ve Düşün Yazıları ile Türk Basın Tarihi’ne damgasını vurmuş bir insan;

GAZETECİ-YAZAR ZEYNEP ORAL

2009’da Bab-ı Ali Kitabevini açmıştık. Mahalle arasında bir kitabeviydi. Çünkü paramız ancak mahalle arasında bir dükkân tutmaya yetmişti. Kitaplıkları da bir marangoz bulup, suntadan yaptırabilmiş ve taksitle ödeyebilmiştik. Tanıdığımız, tanımadığımız birçok ticaret erbabı “Yanlış yerde açtınız, burada kitapevi olmaz…” diyerek bizi uyardılar. Lakin ok yaydan çıkmıştı bir kere. Aynı tarihlerde Bodrum Gündem Gazetesi içinde kollarımızı sıvamıştık.

Önümüzde iki tane güçlü örnek vardı; Cumhuriyet ve Dünya Gazeteleri Cumhuriyet de, Dünya da gazetelerini kitap ve yayıncılık ile tamamlıyordu. Burası Bodrum’du ve entelektüel insanlar çoğunluktaydı. Doğal olarak kitap- gazete okurlardı ve biz Köroğlu-Ayvaz bildiğimiz işe girdiğimizi ve doğru bir seçim yaptığımızı düşünüyorduk.

Bodrum Babıali Kitapevi Kitaplı Geceler Zeynep Oral imza etkinliği

Kitabevimizi açtık, kitaplarımızı özenle raflara dizdik. Popüler kitapların yanında sahaflık da yapmaktı niyetimiz. Eski ve nadir kitaplar da satmak istiyorduk. Başladık kitapseverleri, okurları beklemeye. Lakin bir gün, beş gün 10 gün geçti ve biz günde bir iki kitap ancak satabiliyorduk.

Acaba ticaret erbapları haklı mı çıkacaklardı?

Yoksa bir kitap perisi gelecek ve sihirli değneğini bir sallayacak ve her şey değişecek miydi?

İşte böyle başlayan bir Bab-ı Ali Kitapevi serüveninin ikinci haftasıydı sanıyorum iki insan geldi kitapevine. Heyecandan nefesim kesildi adeta.

Biri yakışıklı, insana güven veren bir gülümseyişi olan, babacan, koca bir adamdı. Adı Ahmet Oral’dı. Diğeri ise ışıl ışıl gülümseyen derin yeşil gözleriyle, alımlı mı, alımlı bir hanımefendi.

Neredeyse 15-16 yaşımdan bu yana yazılarını takip ettiğim Zeynep Oral karşımdaydı.  Gülümseyerek yanıma kadar geldi; “Hayırlı olsun. Mahallemize hoş geldin. Buraya kitapevi açarak çok doğru bir iş yapmışsınız. Sizin için ne yapabiliriz?” dedi.

O günlerde Bodrum’da görev yapan Gazeteci arkadaşımız Osman Uras bize destek için “Evlere kitap servisi” başlıklı bir haberimizi yapmıştı. Haberi gösterdik ve hayallerimizi anlattık. Dikkatle dinledi. Zeynep Oral bu fikri çok çarpıcı bulmuştu. Bu konuşmanın hemen ardından Babıali Kitabevini köşesine taşımıştı.

Zeynep Oral bize el vermiş ve bu yazı da bizim için bir dönüm noktası olmuştu. İşte umutla beklediğimiz o kitap perisi Zeynep Oral olarak gelmiş ve sihirli değneğini de Babıali Kitapevine dokundurmuştu. Kolay kolay kırılamayacak bir rekora imza attık sayesinde. Bir yıl içinde tam 30’da fazla ünlü yazar ile “Kitaplı Geceler” sloganı ile imza günleri yaptık.  Ayşe Kulin, Ümit Zileli, O.Gönenç, Süheyl Batum, Altan Öymen, Onur Öymen, Yılmaz Büyükerşen ve daha kimler kimler geldi.  Mustafa Balbay cezaevindeydi, onun için bile imza günü yaptık.

Giriş kısmı bu sefer her zamanki söyleşilerimden daha uzun olduğunun farkındayım. Lakin üzerimde çok emeği olan ve öz ablam dediğim Zeynep Oral’ın yaşam öyküsünü BG Dergi okurları ile paylaşmadan önce böyle bir giriş yapmalıydım diye düşündüm.

Çünkü o çok özel bir kadındır…

İşte 32 kısım tekmili birden usta gazeteci ve yazar Zeynep Oral’ın yaşam öyküsü…

Zeynep Oral 33. The Bodrum Cup – 2021 yarışlarında

Eğer izin verirseniz normal yaşamımızda olduğu gibi Zeynep ablam diye hitap etmek isterim. Merhaba ablam…

“Merhaba Fatih harika bir giriş yaptın…”

Karşılıklı konuşarak yapacağımız bu röportajı çok uzun bir süredir bekliyordum.

“Önce şunu söyleyeyim bana rahatlıkla ‘abla’ diyebilirsin. Çünkü ben seni tanıdığımda neredeyse kısa pantolonlu bir çocuktun. Seni de Çiçek’i de çok çok gençken tanıdım. Daha çocuğunuz yoktu, Çiçek bir bebek bekliyordu. O günden beri ben de seni her zaman bir kardeş gibi çok yakın hissettim. Yaptığın işleri sürekli izledim, çok takdir ettim, saygı duydum, sevdim. Ben de eski bir Bodrumlu olarak çevremdekilerin senden hep böyle olumlu söz etmeleri çok çok hoşuma gidiyor ve kendime bir pay bile çıkardım…”

İyi bir şeyler yapabiliyorsam ne mutlu ve elbette başarılı olduğum işlerde kendine bir pay çıkarmalısın. Eğer bir şeyler başarabilmişsem Nezih Demirkent, Can Pulak, Nail Güreli ve özellikle senin çok katkın oldu. Meslek büyüklerimden feyz aldım, içselleştirdim. İyi ki sen de benim ustalarımdansın…

“Sağol…”

Ahmet ağabeyimden başlamak istiyorum. Ahmet Oral gerçekten özel bir insandı, vakur duruşu, güçlü, babayiğit yapısı ve donanımlı bir entelektüel. Ve daha birçok şey…

Ya senin için?

“Her zaman ‘Ahmedim’ diyorum. Hatta bizi yakın tanımayanlar ‘Bu adımın adı Ahmedim miydi?’ diye sormuşlar. Ben ‘Ahmedim’ dediğim için bütün arkadaşlarımız da ona ‘Ahmedim’ derdi. Ahmedim gerçekten çok özel bir insandı. Çok iyi bir mimardı ve muhteşem bir baba idi. Yedi torunumuz var ve onlarla vakit geçirmek onun en büyük keyfiydi. Çok iyi yemek pişirirdi, yedi dil bilirdi. İngilizce, Fransızca, Almanca, İsviçre Almancası, İtalyanca ve İspanyolca. Sözcüklerinin kökenlerine çok meraklıydı, onları araştırırdı. Etimoloji tutkunuydu. Her yıl Çin’e yapı fuarlarına giderdi, ‘Biraz daha Çin’e gidersen, şakır şakır Çince konuşacak’ derdim. Çok iyi kulağı vardı…”

Türkçeyi de çok iyi konuşurdu.

“Konuştuğu her dili aksanıyla, şivesiyle çok güzel konuşurdu. Omuzdaşımdı, yoldaşımdı. Bir adım atacaksam o beni beş adım daha atmaya zorlardı, kışkırtırdı, ‘Bir insan yapabileceğinin en iyisini yapmalı’ derdi. Profesyonelliği ondan öğrendim. Hiç unutmuyorum gazeteciliğin çok ciddi ve çok sorumluluk bir meslek olduğunu, yapacağımın en iyisini yapmayı ya da yapmamayı ondan öğrendim. Hem öğretmeyi, hem öğrenmeyi severdi. Çok iyi insan dinlerdi. Son bir şey daha söyleyeyim; 55 yıl boyunca her gün yeniden yeniden yeniden birbirimizi seçtik. Bu da çok önemliydi…  ”

Bu röportajı yaptığımız gün itibarıyla 55 yaşındayım. Ve siz benim ömrüm kadar berabermişsiniz. Aşkı ve aşkın o entelektüel yapısını bir araya getirdiğinizi düşünsenize… Muhteşem bir tat, lezzet ortaya çıkıyor. Ben bu lezzetin, bu tadın, bu güzel yaşamın en azından bir bölümüne tanıklık etmekten dolayı da çok şanslıyım…

 Ahmedimi 2021 Yılının 6 Mayıs’ında sonsuzluğa yolcu ettik. O günden beri biraz sakat, biraz vatansız, biraz kaybolmuş gibiyim. Ama ondan geriye muhteşem bir zenginlik kaldı bana… Tüm yaşadıklarımız,  bir de 2 muhteşem oğlum ve yedi olağanüstü torun…

Ne mutlu size! İki oğuldan  7 Torun mu?!  Aşiret gibi maşallah!  Ne yapar ne ederler?

Büyük oğul Emre ‘68; küçük oğul Kerem ’70 doğumlu. İkisi, babadan devraldıkları Oral Mimarlık şirketini sürdürürken bir de Kırklareli’nde Palivor Çiftliğini kurarak bir marka yarattılar.

Emre, Nuşin’le, (ki onlar da sıkı Bodrumcu!) Kerem Virginie’yle evli. Kerem’lerin 2 kere ikizleri oldu. (Lara, Yuna, Emma ve Noah) Emre’lerin 3 çocuğu (Aslan, Maya, Tara) dört artı üç eder yedi… Torunların yaşları 12 ila 22 arasında değişiyor! Torunların 4 büyüğü yurtdışında üniversitedeler; 3 küçük İstanbul’da lisede…”

Zeynep Oral annesi Selçuk Bilsel ile

Zeynep Oral nerelidir, nerede doğmuştur, anne-babası kimdir, oradan başlamak isterim söyleşimize…

“Ahmedim ile buluşmadan önce Zeynep Birsel’dim. İstanbul’da doğdum, annem Selçuk Birsel, babam Semih Birsel. Onlar da aşkla birbirine bağlıydılar. Bizim evde hep aşk vardı. Aşk elle tutulur gibiydi. Annem ev kadınıydı. (hiç sevmem bu terimi) Her kadın gibi evde çalışan bir kadındı. Yüreği gibi evi de hep açıktı, bütün dostlar hep gelir giderdi. Babam kimyagerdi ama mesleğin, yapmadı, ailesi İzmir’deydi, oraya taşınıp aile işine incir üzüm işine girdi.”

Zeynep Oral babası Semih Bilsel ve kızkardeşi ile

İki soru aklıma geliyor; İlki ‘İstanbul’un neresindensin?’, ikincisi de çocukken en çok sorulan soru ‘Büyüyünce ne olmak istiyordun?’

“İlk sorunun yanıtı İstanbul’un Nişantaşı’sındanım. Nişantaşı’nda doğmuşum. Eski Emlak Caddesi, şimdiki Abdi İpekçi Caddesi… İkinci soruya gelirsek, küçükken de, bugün de hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemedim ama her zaman bir şeyler yapmak istedim. Ama daha çocuk yaşta karar verdim ki ben asla kimseden hiçbir ekonomik yardım almayacağım. Küçük yaşlardan itibaren mutlaka meslek sahibi olmam ve kendi bağımsızlığımı kazanmam gerektiğinin bilincine vardım… İlkokul çağına geldiğimde bizim çekirdek aile İzmir’e taşındık. Gazi İlkokulu’nu bitirdim. Nişantaşı’nda sokakta oynamıyorduk parka gidiyorduk. Ama İzmir’de sokakta oynamak ve bisikletle dolaşmak müthişti… Sonra İzmir Amerikan Kız Koleji benim önümde sonsuz yollar açtı. Edebiyat, müzik, sanat, modern dans, gazetecilik kulübü gibi bütün o sosyal aktiviteler için okula giderdim. Tiyatro kulübü, Gazetecilik kulübü, müzik kulübü modern dans kulübü, sonra bir sürü toplumsal etkinlikler… Çocukken şiir de yazdım, tiyatro da yaptım, dans da ettim, jimnastik de, atletizm de yaptım… Dersler o kadar ilgimi çekmiyordu, hiçbir zaman da öyle çok çalışkan bir öğrenci değildim. Hatta ikmale bile kaldığım oldu…”

Hiç öyle gözükmüyorsun, çok çalışkan bir öğrenci imajı var sende. Hangi dersten ikmale kaldın?

“Kompozisyon…”

İnanmıyorum! Zeynep Oral’ın kompozisyondan ikmale kaldığını birisi söylese inanmam…

“Ben söylüyorum, inanın. Hem İngilizce, hem de Türkçe kompozisyondan kaldım. Zaten o günden sonra hiç kompozisyon yazmadım. Türkçe kompozisyonlarımı başkası yazardı, İngilizceyi de idare ederdim. Yıllar sonra gazeteci ve yazar olduktan sonra Amerikalı öğretmenim Mr. Davis’i gördüm ve ‘Ne haber, siz beni ikmale bıraktınız ama ben şimdi gazetecilik yapıyorum…’ dedim. Adam ‘Eee o zaman not için çalışıyordun şimdi para için çalışıyorsun. Onun için…’ dedi. Yıkıldım tabii bu cevapla…”

Para için mi çalıştın?

“Hayır. Hatta işimi o kadar severek yaptım ki üstüne para vermeye bile hazırdım…”

Zeynep Oral çocukluğundan beri denize aşık Suadiye Plajı

Seni uzun bir zamandır okuyorum. Amcam Cumhuriyet gazetesi okuruydu. Varlık, sonra Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri gibi birçok sanat ve edebiyat dergilerini onun sayesinde okuma şansım oldu. Bir de amcamın en beğendiği ve özellikle takip ettiği yazarlardan birisiydin. Bu arada amcam Mehmet Bozoğlu’na da buradan selam söylemiş olalım. Bunu söylediğim için şimdi ‘Niye söyledin?’ diyecek ama sizler çok önemli bir kuşağın 68 kuşağının temsilcilerisiniz…

“Çok doğru bir noktadan giriş yaptın Fatih. Çünkü Milliyet Sanat dergisi ile gerçekten bir sürü yere dokunduk. İzmir Amerikan Kız Koleji’nin bana kazandırdığı; bir bu edebiyat-sanat dünyası ile iç içelik, bir de okulun bana ve arkadaşlarıma kazandırdığı toplumsal bilinç. Her hafta sonunu yoksul mahallelere gider orada nasıl yardımcı olabiliriz, ne yapabilirizi düşünüyorduk? Ücra köşelere, varoşa gidip çöp toplamaktan tutun, sağır dilsiz okuluna gidip çocuklarla haşır neşir olmak, yaşlılar evine gidip onlara kitap okumakla geçirirdik. Bir şeyler yapmamız gerektiğine inanıyorduk. Çünkü orada yaşayan herkesten sorumlu olduğumuzun bilincindeydik. Madem olanağımız var iyi bir okulda okuyoruz, işte okul bize bu bilinci verdi. Hatta bizim okulun mottosu şuydu; ‘öğrenmek için okula girdik hizmet etmek için okuldan ayrılacağız…’ Yani bu hizmet etme duygusu, toplumsal bilinç bize okul sırasında verildi…”

Anladığım kadarıyla İzmir senin için çok önemli ama aslında Türkiye için çok önemli. Yılmaz (Özdil) ağabeyim de İzmirliliğinden kocaman kocaman bahseder. Demek ki İzmir’in bir büyüsü var…

“Kesinlikle var. İzmir’den çıkan bütün şairlerin, yazarların hepsini okurduk tabii ki. Bizim eve Cevat Şakir’in geldiğini anımsıyorum. Yaşım çok küçüktü, o geldiği vakit biz çocukları odaya yollarlardı. Çünkü çok küfürlü konuşuyordu. Fakat hayran hayran izlerdik. Bodrum’a ilk olarak 1962 yılında annem ve babamla gezmeye geldik. Türkiye’nin ilk modernist mimarlarından olan amcam Melih Birsel ile yengem Leyla Birsel sık sık Bodrum’a gelirlerdi. Şu anda bulunduğumuz ev de onların evi. Burada kızları Nil’in misafiriyim. Amcam Bodrum’da ilk siteyi yapan kişi. Rasettepe Sitesi. Mandalina bahçesinin içinde doğaya dokunmadan, bir tek bile ağaç kesmeden, neredeyse birbirini görmeyecek biçimde yerleştirilmiş mini evlerdi. Bizim de orda çok sevdiğimiz minik bir evimiz var. Bu arada Ahmedim ile evlenmeden önce de bir Bodrum kaçamağı yaptık. Onun için de benim yaşamımda Bodrum’un çok özel bir yeri var. Yine Bodrum’a çok emek vermiş olan aile dostumuz Haşim Birkan’ı -eski Bodrumlular onu çok çok iyi anımsayacaktır- hem annemin babamın, hem de amcamın çok yakın arkadaşıydı. Ahmedim’le kaçamak yaptığımızda Bardakçı Koyu’nda o güzelim yerde Haşim Birkan’ın 5-6 tane bungalovdan oluşan yerinden başka hiçbir şey yoktu. Bize anahtarı verdi biz de oraya kaçmıştık…”

Şahin Kaygun objektifinden Zeynep Oral

O dönemde Bodrum’a kaçamak çok önemliymiş ki birçok eski dostumla, ablamla, ağabeyimle sohbet ettiğimde bu tür kaçamakları dinlemiştim. Buranın insanı çok bir sırdaştır. Ortakent’te Şahbaz Şahbaz amca vardır, ona kimlerin geldiğini sorarım, anlatmaz ‘Benimle birlikte mezara gidecek’ der…

“Bodrumlular güzel insanlar gerçekten. O zamanlar Bodrum bir incecik şerit halinde idi, Türk ve Rum mahallesi olmak üzere iki mahalleden oluşurdu. İnanır mısınız TMT’nin orada bize bir yer satmak istediklerinde ‘Ooo çok uzak, nasıl gideceğiz?’ demiştik…”

Bu arada Rasattepe’den bahsetmek isterim. Oradaki evi gördüğüm için söylüyordum, Zeynep Oral gibi çok ünlü bir gazeteci-yazar ve Ahmet Oral gibi çok ünlü ve görece zengin diyebileceğimiz bir mimar orada yaşıyor. Ev 60 metrekare var mıdır?

“İlk evimiz o kadardı, minicikti… Yıllar sonra yine ayni yerde bir damlacık daha büyüğüne geçtik…”

Minicik bir ev. İşte Bodrum’un mütevaziliği böyle olması gerekiyor. Şimdiki gazetecilere bakın hele bir-iki dönüm içinde devasa binalar yaptırıyorlar. Çimlerini sulamak için de bizim hakkımız olan içme sularımızı kullanıyorlar. Sonra da su yok diye şikâyet ediyorlar. Böylece Gazeteci Zeynep Oral’ın farkı hem kültür, hem de aile yapısı olarak ortaya çıkmış oluyor…

“O Rasattepe Sitesi’nin tam karşısında bir zamanlar Bab-ı Ali Kitabevi vardı. Ve sevgili Fatih biz orayı yoktan var ettik. Orada imza günleri, konferanslar yaptık, kimler kimler geldi…”

Gelmeyenlere de imza günleri yaptık. O dönemde Mustafa Balbay Silivri Cezaevi’ndeydi onun adına bile imza günü yaptık.

“Çok güzel günlerimiz oldu…”

Bab-ı Ali Kitabevi’nin o bir buçuk yıllık süre içinde bir marka olabilmesinin sorumlusu da Zeynep Oral’dır… İzmir’e dönelim ve devam edelim mi?

“İzmir Amerikan Kız Koleji’nin 17 yaşında bitirdim. Çok akıllı olduğumdan değil, ablam Ayşe, benden iki yaş büyük olduğu için o ilkokula gittiğinde ben de okumayı yazmayı öğrenmiştim. 5 yaşında ilkokula başladığımda ‘Bu çocuk okuma-yazma, toplama-çıkarma biliyor’ deyip beni doğrudan ikinci sınıfa aldılar. Sınıf arkadaşlarıma da ‘Unutmayın ben sizden iki yaş küçüğüm’ dedim. Üniversite için Paris’e gittim. Paris Yüksek Gazetecilik Okulunda eğitim aldım. 17 yaşında Paris’e gitme nedenim biraz Fransızca ve tiyatro tutkum, biraz da Fransız aydınlarına ve Fransa’nın devrimci fikirlerine hayran olmamdandır. Tek başına yaşamak için 17 yaşında gerçekten küçüksünüz. Eğer amcam, Nil ve kardeşi Paris’te yaşıyor olmasaydı, beni asla Paris’e yollamazlardı. Gittim ve tek başıma yaşamayı öğrendim…”

Paris’e gitmek sizin dünyaya bakış açınızı değiştirdi mi?

“Kesinlikle değiştirdi. Paris bana nelerin nelerin kapılarını açmadı ki. Özgür düşüncenin, eleştirel bakabilmenin… İzmir’de iken kendimi çok bilgili, her şeyi bilen iyi bir öğrenci olduğuma inanırdım. Paris’te kendi yaşıtlarımla ve bir başka ülkeden gelmiş gençlerle tanıştığım vakit son derece cahil, bilgisiz olduğumu keşfettim ve kapandım. Sadece okudum, gördüm, izledim. Sen de bilirsin, biz eğlenmeyi de seven bir kuşağız ama Paris’te okul dönemimde hayatımda yalnızca kitaplar, tiyatro, sinema ve konserler oldu. Ve bir de karar verdim (ki bugün verdiğim o karardan mutluyum, Paris’e gidip de yedi yıl okuyup maalesef tek kelime Fransızca bilmeden dönen çok öğrenci gördüm. Bütün Türk öğrenciler kendi gettolarına kapanır.) Ama ben dedim ki; hiçbir Türk arkadaşım olmayacak ve ben bir Fransız kadar iyi Fransızca konuşacağım. Paris’te dünyaya açıldım diyebilirim…”

Doğru bir yerde açılmışsınız çünkü Paris hakikaten o devrimci ve hür düşüncenin merkezi diyebileceğimiz bir yer.

“Düşünün 64-67 arası, 68 Paris’ine ilerliyoruz. Bu arada bahsetmeden geçmeyeyim, kuralı bozup birkaç Türk arkadaşım oldu. Bir tanesi bizim harika çocuk ressam Hasan Kaplan, bir diğeri de Ahmet Taner Kışlalı idi…”

Zeynep Oral ve Yaşar Kemal

Bu röportajdan birkaç gün önce Ahmet Taner Kışlalı’nın ölüm yıldönümüydü. 21 Ekim saat 09.40’da o patlama olmuştu. Benim de hâlâ gözlerim doluyor. Gördüğüm, konuştuğum, tanıdığım en kibar, en beyefendi gazeteciydi diyebilirim…

“Çok hoş bir insandı. Hiç unutmuyorum annem Paris’e yanıma gelmişti. Ahmet Taner Kışlalı ile ünlü şair ve şarkıcı Leo Ferre’nin konserine gidecektik. Annemi de götürdük, annem konserde adeta şok geçirdi. Çünkü Leo Ferre en devrimci şarkıcılardan biriydi ve ünlü ‘Ne efendi, ne tanrı!’ şarkısını bütün salon sol yumruklarımız havada birlikte söyledik. Annemin ‘Eyvah şimdi ne olacak?’ diye korktuğunu hatırlıyorum. Paris’teki ilk senenin sonunda evimizi değiştirdim, sevgili Hıfzı Topuz ve eşi Nezihe teyzenin yaşadıkları evin en üst katında, 5. katta bir hizmetçi odası vardı…”

Müştemilat.

“Evet müştemilat, oradaki küçük odada yaşadım. Babam hayatta idi ve ona devamlı mektuplar yazıyor, saray gibi bir evim var, çalışma köşem şöyle, yatak köşem böyle, diyordum. Halbuki evim 10 metrekare bir yer. Annem Paris’e gelip de evi görünce ağlamaya başladı. Ev Sen nehrinin kıyısındaydı ama nehri görmek için yatağın üstüne çıkıp başımı pencereden uzatmam gerekiyordu. Ama yine de çok güzeldi…”

Ama Hıfzı Topuz’la birlikte oturmak çok büyük bir şans. Paris’te yaşam ne kadar sürdü?

“3 yıl sürdü…”

Çetin Emeç

68’de orada mıydın?

“Hayır. 67 Ağustosta Ahmedim’le evlendik…”

En çok hangi gazeteyi takip ediyordun? Le Figaro, Le Monde?

“Le Monde okuyordum. Paris’te öğrenci iken gazetelere yazı yazardım. Gazeteler derken Türkiye’deki gazetelere demek istedim…”

Türkiye’den hangi gazeteleri takip ediyordun?

“Türkiye’den gazete takip etmiyordum ama gazeteleri adeta yazı bombardımanına tutuyordum. O yaz Fransa’nın güneyindeki bir adada düzenlenen gençlik kampına katılmıştım. Kampta politik konular tartışılacaktı ve konulardan biri de Kıbrıs’tı. Bir Türk öğrenci arıyorlardı ve beni aldılar. Kampla ilgili yazı yazdım. Türkiye’ye geldiğimde Hayat dergisine Şevket Rado’ya gittim, ‘Yazı İşleri Müdürü var ona bırak’ dedi. Yüzüme bile bakmayan bir Yazı İşleri Müdürü vardı ‘Bırakın şuraya bakarız’ dedi. İşte o müdür Çetin Emeç’ti…”

Ben de onu soracaktım. O müdür kim diye…

“Hiç gözüm tutmadı. Bir hafta sonra benim yazı Hayat dergisinde iki sayfada fotoğraflarla yayınlandı. Benim başlığım ‘Gençlik kampında Kıbrıs tartışıldı’ idi. Bu başlık ‘Bikinili gençler tatilde buluştu’ olmuş. Altındaki yazı benim yazının aynı ama başlık değişik. Fotoğraflarda bikini kızlar vardı. İlk yayınlanan yazım oydu…”

Çetin Emeç dönemini hatırlıyorum. Ben Hürriyet okumuyordum ama o tarz başlıklar onun döneminde hep vardı… Sonra neler oldu?

“Sonra baktım o Yazı İşleri Müdürü ile pek anlaşamayacağım, Erol Simavi’den randevu aldım. Elimde yayınlanan yazı da var, gittim. Erol Simavi ‘Kızım ben seni tanımıyorum Yeni Gazete’nin başında Nezih Demirkent var. Yazını ona yollayacaksın, beğenirlerse basarlar, bankaya da her yazı için şu kadar para koyarlar. Beğenmezlerse koymazlar çöpe atarlar. İmza mimza da yok’ dedi. Bu benim çok işime geldi ve başladım  “Paris Mektupları” yazmaya… Nerede ne sergi ne tiyatro var takip ediyorum. Yazı için önce konuyu düşünüyorum sonra hazırlıyorum. Ufak, kısaltarak falan ama kullanıyorlar. Öte yandan Hıfzı Topuz’un üst katında oturduğum için, o da beni Cumhuriyet’e takdim etti. O zaman Yazı İşleri Müdürü Erol Dallı’ydı…”

Usta gazeteci Erol Dallı ile Dünya gazetesindeyken tanımıştım. Nezih bey çok tutardı onu…

“İki haftada bir yazıyorum, kocaman basıyorlar ve ‘Zeynep Birsel’ diye imzamı da koyuyorlar. Beş kuruş para vermiyor Cumhuriyet ama şaşaası var. Bu arada iki okula birden gidiyordum. Biri yüksek gazetecilik, diğeri de Sorbonne Üniversitesi’nde tiyatro araştırmaları…”

Zeynep Ablam bu arada Nezih Demirkent benim için çok önemli ve değerlidir bilirsin. Ondan da birazcık bahseder misin?

“Paris’i bitireyim ondan sonra bahsedeyim. Gazetecilik okulunu bitirdim ama babamı kaybettiğim için dönmek zorunda kaldım ve tiyatro araştırmalarını bitiremeden Türkiye’ye geldim. Babam 50 yaşındaydı kaybettiğimde, ben de henüz 18 yaşındaydım. Cumhuriyet ile görüştüm, staj yapmamı istediler ama ben stajımı yapmıştım ve kadrolu çalışmak istiyordum. Kabul etmediler ben de Yeni Gazete’ye gittim. Nezih Demirkent konuşurken çok anlaşılmaz, sözleri ağzında yuvarlardı hatırlarsın. ‘Tamam tamam geç şu odaya hemen başla’ dedi. O gün ilk işimi hiç unutmuyorum; Yeşilköy Çınar Oteli’nde Uluslararası atom alimlerinin bir kongresi vardı. Ne anlarım atomdan, fizik kurallarından, uzaydan? Toplantıya gittim. Tam kahve arası vermişler. Bakıyorum herkes 60 yaş üzeri, yabancı dil konuşuluyor. Biri halime acıdı ‘Size de bir kahve verelim’ dedi. Meğer o kuruluşun başkanı imiş. ‘Geç kaldım, hiçbir şey anlamadım. Nedir konu?’ dedim. ‘Bak sizin için şu İstanbul şehrinde Süleymaniye ne demekse bizim için de bu toplantı o kadar önemli’ dedi…”

Ooo kadar önemli bir toplantıya gitmişsiniz.

“Ben bunu aldım, yazdım ve manşet oldu. Nezih Demirkent bir alem adamdı. Bir kere ona çok müteşekkirim. Çünkü beni her tür işe yollardı. Öğrenci olaylarından tut da, mahkeme koridorlarına, ekonomi toplantılarına kadar. Diyelim şarkıcı Adamo ya da Rus Balesi gelmiş hemen beni görevlendirirdi. Ben de ayrım yapmadan her işe giderdim. Mesela Sovyetler Birliği Başkanı Kosygin geldiği vakit, her gazeteden usta gazeteciler gidiyor basın toplantısına, örneğin Milliyet’ten Abdi İpekçi, Yeni Gazete’den de ben gidiyordum. Çünkü başka muhabir yok. Yeni Gazete hep ajanslarla çalışıyor. Yeni Gazete, Haldun Simavi’nin sahip olduğu siyah-beyaz çok ciddi bir gazete. Ama bütün gazetelerin arka sayfası sporken, Yeni Gazetede son sayfa sanat ve kültüre ayrılmıştı. Sanatın başında da Zahir Güvemli diye beyaz saçlı bir hoca var. Ona da çok müteşekkirim. Çünkü ilk günden o da beni bütün İstanbul’un tiyatro, resim, sinema, edebiyat,  bütün sanat çevresinin göbeğine attı. Onun için çalışmaya çok keyifle başladım. Burada Ahmedim’i tanıdım ve evlendik…”

Bildiğim kadarıyla Rahmi Turan da Yeni Gazete’de çalıştı. Haldun Bey ona da çok el vermiş.

“Ama aynı zamanda değil. Yeni Gazete’nin hayatı kısa sürdü. Yeni Gazete’de çalışırken bir gün, Zahir Hoca ile ‘Şöyleydi böyleydi’ bir münakaşaya tutuştuk. ‘Hayır benim dediğim doğru’ diyordu. Sayfanın sorumlusu o. Doğru Nezih Demirkent’e gittim, ‘Nezih Bey artık yeter ya o, ya ben’ dedim. Böyle bir şey olabilir mi? Herkesin ‘Zahir Hoca’sı. Nezih Bey bir gülmeye başladı. İlk defa onu bu kadar gülerken gördüm. Kahkahalarla gülüyordu, ‘Sen galiba son zamanlarda aynaya bakmadın’ dedi. O sırada ilk çocuğum Emre’ye dokuz aylık hamileyim. ‘Tabii ki o’ dedi. Ve ben Yeni Gazeteden ayrıldım.  O günden sonra hiçbir zaman kimse için asla ‘Ya o, ya ben’ demedim. Zahir Hoca’yı hep çok severdim, hep de, ayrıldıktan sonra da hhhçok dost, ahbap kaldık. Sonra ilk bebeğimi doğurdum. Sene 1968…”

Mesleğe ara verdiniz mi?

“Üç ay. Üç ay sonra baktım hangi gazetenin tiyatro eleştirmeni yok. Çünkü benim asıl uzmanlık alanım tiyatro eleştirisiydi.  Milliyet’te Tarık Dursun K. tiyatro eleştirileri yazardı. Gazeteden ayrılmış ve İzmir’e yerleşmeye karar vermişti…”

Foça.

“Evet doğru Foça’ya yerleşmişti. Onun üzerine doğru Abdi İpekçi’ye gittim ‘Gazetenizin tiyatro eleştirmeni yok. Ben talibim’ dedim, ‘Hemen gel. Ama öyle sadece tiyatro yok. Kadrolu olacaksan başka işlere de gideceksin’ dedi. ‘Tamam’ dedim ve başladım. Abdi Bey’den de çok şey öğrendim. Çünkü Abdi Bey mükemmeliyetçiydi, kolay kolay hiçbir şey beğenmezdi. Abdi Bey’e beğendirmek için bir yazıyı dokuz kez yazdığımı biliyorum. Milliyet’e girdim ve kovuluncaya kadar 33 yıl Milliyet’te kaldım. Hatta öyle ki arada başka gazetelerden teklifler geldi ‘Bu ne cüret nasıl bana böyle bir teklifte bulunursunuz? Orası benim evim, buraya kök salmışım’ diye nutuklar çekerdim. Gömlek değiştirir gibi gazete değiştirilmez’ der dururdum…  1970’de ek olarak Sanat dergisini vermeye başladık…”

Abdi İpekçi

Barışsever ve uzlaşmacı yapısı çok çok önemli olan Abdi İpekçi’den bahsetmeden olmaz tabii ki. Biraz özelliklerinden bahseder misin?

“Abdi İpekçi’den en çok öğrendiğim şey her olaya değişik açılardan bakabilmek. Yani bir olayı mutlak değişik yönlerden irdelemek gerekiyor. Kendi gözüyle, başkasının gözüyle, karşıt düşüncedekinin gözüyle yani bir olayın birçok yönü olduğunu öğrendim. Kısa, öz yazmayı, en iyi yazının en anlaşılır yazı olduğunu… Sonrasını galiba kendim getirdim. Yazdığım yazıların ritmini görmek için mutlak yüksek sesle kendime okurum. Yazımı yazdıktan sonra gereksiz bütün sözcükleri ayıklar atarım…”

Onun için genelde Zeynep Oral yazıları su gibidir. Nezih Bey de hep ‘Biz ekonomi gazetesiyiz Dünya gazetesiyiz ama ilkokul üçüncü sınıftan terk etmiş birisi bile bizi anlamalı’ derdi. İtiraz edenler olurdu ama ‘Hayır Anadolu’da tüccarlar, KOBİ’ler ilkokul mezunu, onların anlaması gerekli…’ derdi. Onun için Dünya gazetesinin Anadolu’da çok abonesi vardı. İşte buna gözlem ve aklını kullanmak diyorlar…

“Çok abonesi var deyince aklıma Milliyet Sanat dergisi geliyor. İlk başta Oğuz Akkan’nın Şakir Eczacıbaşı’nın, Abdi Bey’in çok büyük desteği oldu, hep arkamızdaydı. Ama işlerin çoğunu Akal Atilla ve ben yapardık, bütün hamallığını çekerdik. Sonra da aramıza Bülent Berkman katıldı.  Bugün dahi bana söylenen en güzel söz ‘Biz Sanat dergisi ile büyüdük’tür…”

Sanıyorum benim kuşağımda öyle…

“Gazete ile birlikte bütün Anadolu’ya giderdi hatta köylere kadar girebilirdi. Abonelerimiz şaşırtıcıydı,  bir ara inanılır gibi değil ama 50 bin abonemiz vardı. Diyarbakır’ın Ergani ilçesinden bize ‘Sibernetik sanat üzerine yazı yayınlayın’ diye mektup gelirdi. Bütün öğretmenler alıp onunla köy ve kasabalarda ders yaparlardı. Her yıl yılın sanatçısını seçer kapak yapardık. O kapakları Anadolu’nun neresine gidersem gideyim bakkal dükkânlarında, kasaplarda, zücaciyecilerde görürdüm. Okulları bizim kapaklarımızla süslerlerdi. Türkiye’nin en büyük yazarları Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cavit Orhan Tütengil, Cevdet Kudret, Haldun Taner, bize çalışırlardı, bize yazı yazarlardı. Bizimki böyle lüks, şık, elegant dergi falan değildi. Sanatın haberciliğini yapardık. Sanatın her koluna yer verirdik: Edebiyat, sinema, tiyatro, dans, müzik, mimari, karikatür, plastik sanatlar… Ne Akal Atilla ne ben, iddialı edebiyatçılar falan değildik. Biz hamallığını yapardık. Konuyu belirlerdik, gündem yaratırdık. Konuyu belirledikten sonra bu yazıyı en iyi kim yazabilir, diye düşünür ondan yazı isterdik. Faruk Yener’den Sezer Tansuğ’a, Atilla Dorsay’dan Yavuzer Çetinkaya’ya, Onat Kutlar’a herkes bize yardıma koşardı…”

Aziz Nesin

İsimleri söyledikçe heyecanlanıyorum. Bunlar, çocukluk ve ilk gençlik çağlarımdaki efsane isimler o kadar önemli ki şimdi böyle bir eksikler var. Öyle değil mi, nereden nereye?

“O zamanın konjonktürü çok farklı. Bizim odada Akal Atilla, ben, Bülent Berkman varız. Bizimki sanat odasıydı. Örneğin Haldun Taner gelir bizim odamızda oturur ‘Eee bu hafta ne yapıyorsunuz çocuklar?’ derdi. Behçet Necatigil bizim odamızda soluklanırdı. Bab-ı Ali’ye her gelen bizim odamıza gelmeye bayılırdı ve biz onlarla beslenirdik. Gündemi birlikte oluştururduk. Dağlarca’nın iskemlesi benim yanımda hazırdı, gelir oturur anlatırdı. O gider Aziz Nesin gelir. Bir yandan da iş yapıyoruz. Mesela o sırada bir telefon gelir, ben not alırım. Bakar ve sinirlenir ‘Ne oldu Aziz Bey?’ derim ‘Koskoca kâğıda üç kelime yazdın, atacaksın şimdi’ derdi. O kâğıt ekonomisi yapıyor ya…”

O ‘Nereden nereye’ diyenler bunları çok iyi dinlemeli. Kadıköy’de Akmar’da Bilim Cafe vardır. Aziz Nesin, Kerim Korcan’la oraya gelir orada sohbet ederdik…

“Aziz Bey için cimri falan derler, cimrilikle hiç ilgisi yok. Her kuruşu vakıf için saklardı. Görürüm elleri paketler dolu çocuklara bir şeyler almış, köşede dolmuş bekliyor. Binin bir taksiye gidin, hayır o çocukların hakkı…”

Abla şimdi bir fotoğraf çizelim. Cağaloğlu’na (Babıali yokuşundan) doğru çıkıyorsunuz. İran Başkonsolosluğu’nun oraya geliyorsunuz. Şimdi gözünüzü kapatıp orayı anlatın. Cağaloğlu diyorum ama orası Bab-ı Ali yokuşu. O Babıali yokuşundan kimler çıkmış, kimler…

“Bir kere yokuştan yukarı çıkarken sol tarafta Oğuz Akın’ın Can Yayınları var. En büyük yayınevi. Bir katta Onk Ajans. Hemen karşı sokağında Varlık Yayınları, biraz daha geçersiniz Tekin Yayınevi. Köşede bir banka ama onun yanında Köşebaşı köfteci, orası lüks yerdi. Meydana geldiğiniz vakit Hürriyet’in büyük binası, onun karşısında Vatan Matbaası. Meydandan sağa Kapalıçarşı’ya doğru yöneldiğinizde solda Milliyet. O merdivenlerini çıkarken kraliçe gibi, sanki Milliyet benim gibi hissederdim…”

Cumhuriyet’i de anlatalım.

“Türkocağı Caddesi’nde Gazeteciler Cemiyeti var. Cemiyetin en üst katı lokanta ve bardı. İşten çıkanlar orada toplanırdı. Onu biraz geçince Cumhuriyet gazetesi. Oraya da çok giderdim. İlhan Selçuk’la, Nadir Nadi’yle sohbet etmeye giderdim…”

Milliyet’e dönelim, kaç yılına kadar sürdü?

“Kovuluncaya kadar, özellikle altını çiziyorum… Çünkü 33 sene sonra kovulduğum en korkunç, çirkin bir biçimde öğrenmek zorunda kaldım. İkitelli’ye taşınmıştık. İkitelli’ye ‘Çiftetelli’ de derlerdi. Sonra gazeteler fırıldak gibi dönmeye başladı. Zaten son zamanlarda ‘Bu gazete artık Abdi İpekçi gazetesi olmayacak’ sözleri bolca kullanılıyordu. Bizim evde bir toplantı yapıyordum. Sağdan soldan haberler gelmeye başladı ‘Geçmiş olsun Zeynep’ diyorlardı…”

İşten çıkartıldığınızdan haberiniz olmadı mı?

“Hayır internetten okudum. Bir gün bir haber geldi ki bizim gazeteden 15 kişiyi çıkartıyorlar. Baktım benim adım yok. Hemen gazeteye gittim, kovulan 15 kişiye ne olduğunu öğreneceğim ve yanlarında olacaktım. Herkese ‘Geçmiş olsun’ derken bana da ‘Geçmiş olsun’ demeye başladılar. ‘Yok ben kovulmadım’ diyordum ama gelen ‘Haa’ diyordu. Yerime indim, baktım upuzun bir telefon listesi herkes beni arıyor. ‘Zeynep bunu sana nasıl yaparlar?’ diyorlar. Onlara da ‘Yanlışınız var ben kovulmadım’ demeye çalışıyorum. Sonunda arkadaşım Seçkin Selvi ‘Zeynep sen bir de önündeki ekrana baksana’ dedi. Baktım, öyle yazıyordu: “Flaş … Flaş… Flaş… Kovulanlar listesine son anda iki isim daha eklendi:  Turhan Selçuk ve Zeynep Oral…”

Şaka gibi, Türkiye’nin yetiştirdiği iki önemli isim, Zeynep Oral ve Turhan Selçuk’u nasıl kovarsanız?

“Turhan Selçuk ne zamandır gazeteden ayrılmak istiyordu ama bir türlü izin vermiyorlardı… . Akşama kadar doğru mu, değil mi onu öğrenmek için çaba harcadım. Sonunda doğru olduğunu öğrendim. O gün gazeteden çıktım ve çıkış o çıkış. Bu arada 33 yıl çalıştığımız gazeteye, dergiye ve okurlarıma veda etmek istedim. Çok masumane, şiirsel bir veda mektubu yazdım. Demokrasi havarisi geçinen 68 kuşağı, o çok demokrat arkadaşlar ‘Yönetime ayıp olur’ diye onu yayınlamadılar. O demokrasi havarisi geçinenlerin isimlerini vermeyeceğim. Onlar kendilerini biliyorlar…”

Biz de biliyoruz abla.

“Mektupta sanat camiasına da veda ediyordum. Yıldız Kenter o yazıyı kocaman bastırdı tiyatrosunun camekanına astı. Birçok galeri, yayınevi ve tiyatro o mektubumu, yani veda yazımı bastırıp okurlarına verdiler…”
Biz de Bodrum Gündem olarak o yazıyı bu röportajla birlikte yayınlayacağız…

Başka bir konuya geçeceğim; Joan Baez çok yakın dostun ve sen onu Bodrum’a da getirdin. Bize biraz da Joan Baez’i anlatabilir misin?

“Şimdi röportaj yaptığın herkesle arkadaş olmuyorsun. Ama benim çok büyük şansım, gerçekten arkadaşım diyebileceğim dostluklarım oldu.  Joan Baez ile gerçekten dost olduk…  Şöyle ki Washington’da, Washington Post gazetesinden yazar Colman McCarthy’yle yemek yiyordum. Adam Amerika’da barış eğitimi başlatan kişiydi. Washington’dn sonra San Fransisco’ya gideceğimi öğrenince, ‘Siz mutlaka Joan Baez’le tanışmalısınız. Birbirinizle çok iyi anlaşacağınızdan hiç kuşkum yok. Lütfen arayın onu’ dedi. Telefonunu verdi. Şaşırdım. Aramayabilirdim… Ama aradım ‘Evet Colman bana söyledi, biz tanışmalıymışız. Gelin bana’ dedi. Röportaja gittim ve o akşam onun evinde kaldım…”

O kadar bir kaynaşma oldu. Zaten yapısından da belli değil mi?

“O Türkiye’den devamlı davet alıyordu fakat gelmek istemiyordu. Çünkü 12 Eylül sonrasıydı ve ‘Faşist bir ülkeye neden gideyim?’ diyordu. Ben ona bütün bir ulusun faşist olamayacağını, yönetimin sık sık faşist olabileceğini ama halkın öyle olmadığını anlattım. O da anladı ve bir daha ayrılmadık. Çok yakın dost olduk. Ama bunlara girersek Fatih bu konuşma hiç bitmez. Theodorakis, James Baldwin arkadaşım oldu. Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Dağlarca, Haldun Taner, bunların benim hayatımda çok özel yerleri var. Salvador Dali ile ilginç bir röportajım var ki herkes bunu anlattırır. Ben şimdi bunları anlatmayayım. En iyisi şöyle yapalım; son iki kitabımdan Cumhuriyet Yayınevi’nden çıkan ‘O Güzel İnsanlar’da Ruhi Su’dan İdil Biret’e, Fazıl Say’a kadar birçok insana uzanan, benimle paylaştıkları çok özel yazılar, gözlemler, röportajlar yer alıyor. İkinci kitabım ‘O Büyülü İnsanlar’da da hem yerli hem yabancılar var. Maalesef onu Alfa Kitabevi’ne vermek gafletinde bulundum, depoda çürütüyorlar. Ama ısmarlanarak bulunabiliyor. Bu iki kitabı birçok okul aldı. Eğer uygar bir ülke olsaydık zaten bu insanları içselleştirmiş olurduk, bu insanlar ders kitaplarına girerdi. Ama pek öyle olmadığımız için hele hele şimdilerde eğitim değil cehalet yüceltildiği için onları bilmiyoruz. İnanır mısın Leyla Gencer’in adım atmadığı ülkelerin operalarına yazdım. Her ülkenin operasından bilgi geldi, örneğin hiç adım atmadığı, Amsterdam Operası bile bana koca bir dosya yolladı. Ankara Operası’na yazmıştım, gele gele bir paragraflık yazı geldi. Biliyor musun ki devlet ödülü veriliyordu ya, Ankara’dan Milano’daki konsolosluğa sormuşlar, ‘Bakın bakalım bu kadın Türk müymüş?’ diye. Yani o kadar habersiz, o kadar bilgisizdi. Kitabın ilk yayınlanışı 1992…”

Zeynep Oral ve Joan Baez

Son iki sorum Kadın ve Bodrum?

“Kadın Olmak’ kitabım. 1985’de Nairobi’deki Dünya Kadın Konferansı’na gittiğim vakit önümde koskoca bir dünya açıldı. Dünyada ve ülkemde kadın sorunlarıyla ilgili ilk defa bu kadar bol malzeme çıktı. 1970’lerden beri kadına yönelik şiddet, kadının işsizliği, kadının ev çalışması, kırsal alandaki kadın, kentsel alandaki kadın gibi kadın sorunları ile ilgili Milliyet’te sayısız diziler yapmıştım. Ama orada önümde bu kadar büyük bir cevher bulunca, dünyanın her yerinden gelmiş kadın üzerine bilgiler, somut, elle tutulur araştırmaların çekmece kalmasına razı olamazdım. Birçok hoca arkadaşıma ‘Bu kitabı siz yazın’ dedim ama kimse oralı olmadı. Oturdum kendim yazdım. O zaman Milliyet’teydim ve Yazı İşleri Müdürü de Çetin Emeç’ti Allah Rahmet eylesin, büyük bir heyecanla gittim. Elimde müthiş malzeme vardı, dünyadaki kadın sorunları şöyle önemli böyle önemli anlattım. ‘Siz bana bir sinopsis hazırlayın getirin’ dedi. Bütün gece sabaha kadar oturup sinopsis çıkardım. Politikada kadın, ekonomide kadın, kırsal alanda kadın, savaşta kadın, göçmen kadın, kadının toplumsal rolü… Ertesi günü fotoğraflarla gittim. Sabah toplantısında herkes ‘Ay ne güzel fotoğraflar, ay ne hoş’ diye konuşurlarken bir baktım o masanın etrafında herkes erkek, bir kadın ben. Bütün müdürler erkek. Ki o toplantılara hep katılmışlığım vardır da o güne kadar bunu anlamamışım, idrak edememişim. Sonunda Çetin Emeç döndü ‘Zeynep Hanım çok güzel hazırlanmışsınız ama kadın sorunları beni hiç ilgilendirmez, okurumuzu da ilgilendirmez. Siz en iyisi ‘Ben Afrika’dayken’ diye birkaç yazı yazın bu işi öyle bitirelim’ dedi. Müteşekkirim. Oturdum ‘Kadın Olmak’ kitabını yazdım. O kitap işte böyle çıktı. Bugün 25. baskı. Ben söylemiyorum ama hâlâ birileri ‘Bize kadın sorunları üzerine ufuk açan ve feminist olmamıza neden olan kitaptır’ der…”

Hatta böyle sert feminist değil de olması gereken o demokratik feminist, onu özellikle belirtmek istiyorum. Çünkü bu konuda bazen sıkıntılar yaşıyorum ben de…

“Sevili Fatih ‘feminist’ sözünden korkmayalım… Bak iştebunu  sana yakıştıramadım: Sert feminist, yumuşak feminist, demokratik feminist, despot feminist diye bir şey yoktur.    Feminizm sadece ve sadece kadınların insan hakları demektir…”

İşte bu kadar. Buna karşı olmak mümkün olabilir mi?

“Olamaz…”

Gelelim Bodrum’a…

“Bodrum, amcamın 1979’de yaptığı o siteden beri…”

Belki de 1962’den beri

“Evet ilk geliş 1962. 1962’den beri benim hep şu savım var. 70’ler, 80’ler, bugün de aynı savı koruyorum. ‘Herkes kendi Bodrum’unu seçer.’ Ben buna çok inanıyorum. Bugün ‘Ay Bodrum çok kötü oldu, çok kalabalık oldu, ay çok trafik var’ diyenlere de çok kızıyorum. Demek istiyorlar ki ben geleyim başkası gelmesin. Bu kadar bencillik olmaz. Haa her gelen buranın tarihini, geçmişini, bütün birikimini, taşını, toprağını, çevresini, ağacını, çiçeğini, o üzerindeki diskolarda tepindikleri toprağın nasıl oluştuğunu, bu denizin altında nelerin olduğunu, dünyanın en iyi sualtı müzesine sahip olduğunu, bütün bunları bildikten sonra herkes kendi Bodrum’unu kendi seçebilir. Bugün Bodrum’da yaşayıp en keşfedilmemiş dağ köylerine bile yürüyüş yapan insanları biliyorum. Buraya gelip de bütün sergileri gezebilen insanları görüyorum. Bu kadar dolu dolu kültürel hayat yaşayabilenleri görüyorum. Onun için Bodrum’a gelen kendi Bodrum’unu seçsin diyorum. Bu kadar…”

Zaten çok fazla da bir şey söylemeye gerek yok. Zeynep Ablam sana çok teşekkür ederim. Bu söyleşi ile sayende omuzuma bir yıldız daha takmış oldum. Benim için çok değerli bir söyleşiydi. Çok istiyordum ve sonunda muradıma erdim.

Kimbilir belki de birkaç yıl sonra konuşamadıklarımızı yeniden bir röportaj haline getiririz eksik kalan kısımları da kayda geçmiş oluruz. Ne dersin?

“Çok teşekkür ederim. Detaylı ve oldukça uzun bir söyleşi oldu. Konuşamadıklarımızı konuşuruz yine. Neden olmasın…”

ZEYNEP ORAL KİTAPLARI

  • Yeryüzü Yurdum Benim; Tibet’ten Küba’ya–Sia Yayınevi-2021
  • Yaz Yüreğim Yaz-Cumhuriyet Kitapları-2021
  • Kadın Olmak-Milliyet Yayınları-1985-Cumhuriyet Yayınları-2021
  • Büyülü İnsanlar-Alfa Yayınları-2019
  • Güzel İnsanlar-Cumhuriyet Yayınları-2018
  • Direniş ve Umut-Metis Yayınları-2014
  • Esintiler-İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınları-2000-2010-2011
  • Meslek Yarası-Doğan Kitap-2006
  • Leyla Gencer: Tutkunun Romanı- Leyla Gencer–İş Bankası Kültür Yayınları-1992 & Yapı Kredi Yayınları, Cumhuriyet Kitap, Alfa Yayınları-2019
  • Karanlıktaki Işık-Alkım Yayınları-2004
  • İnsan Anadolu-Om Yayınları-2001 (Faruk Aktaş’ın fotoğraflarıyla anlatı)
  • Uzak Doğu’m–AD Yayıncılık-2000
  • Esintiler 90’lı Yıllar-Cem Yayınevi-1999.
  • Bu Cennet, Bu Cehennem-AD Yayıncılık-1996 & Cumhuriyet Kitap 2022
  • Leyla Gencer’e Armağan–Sevda Cenap And Müzik Vakfı-1995.
  • Sözden Söze-Cem Yayınevi-1990 (Söyleşiler seçkisi)
  • Esintiler-80’li Yıllar – Cem Yayınları.. 1989.
  • Kara Sevda-Milliyet Yayınları-1988
  • Bir Ses-Milliyet Yayınları-1986
  • Katmandu’dan Meksika’ya–Gür Yayınları-1985 & AD Kitapçılık-1998
  • Yaz Düşüm Yaz-Gür Yayınları-1985
  • Konuşa Konuşa-Gür Yayınları-1983.
  • Esintiler ’82 –Gür Yayınları-1983.

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI ETKİNLİKLERİ

  • PEN Türkiye Yazarlar Derneği Başkanı
  • Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (Kurucusu ve 1998’e dek başkanı)
  • Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (AICT) Başkan Yardımcısı ve Onursal Başkanı
  • Nazım Hikmet Vakfı Kurucu ve Yönetim Kurulu Üyesi
  • Türkiye – Yunanistan Dostluk ve Barış Derneği Kurucu ve uzun yıllar Genel Sekreteri
  • KA-DER: Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği Kurucu ve Yönetim Kurulu Üyesi
  • Ana – Kültür Vakfı Kurucu ve Yönetim Kurulu Üyesi
    Türkiye ve Yunanistan Kadın Dernekleri arasında “WINPEACE ” Barış girişimini başlattı (1997)
  • Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Danışmanı
  • Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi
  • Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.