enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

TUNÇ ŞANAD

Tunç Şanad 5 Aralık 1957 tarihinde İstanbul’da doğdu. Levent (Etiler) Lisesi’ndeki eğitiminin ardından, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden mezun oldu. 1975 yılından bu yana kesintisiz olarak çalışma hayatını sürdürmektedir. İnşaat, turizm ve daha uzun bir süre reklam sektöründe çalıştı. Dört büyük seyahat acentesinin reklam departmanlarını kurup, yönetti. Türkiye’de gerçekleşen uluslararası büyük kongre ve etkinliklerde ekibiyle görevler üstlendi. 2002 yılından bu yana kendi ajansında reklamcılık uğraşını devam ettirmektedir. Bekar olup, 1990 doğumlu bir kızı vardır. Muhtelif dergilerde, kurumsal yayınlarda ve gazetelerde makale ile diğer yazıları yayınlanmıştır.

İmza Günü – Bir Tunç Şanad hikayesi

Aslına bakarsanız şu imza günleri satışı artırdığı için iyi oluyor tabii… Ama bazen öyle yazarlar geliyor ki; onları kitapevinin alt katındaki küçük odamda ağırlarken zaman geçmek bilmiyor. Egoları şişik adamlar, narsistliği tavan yapmış kadınlar… Ama şu Behzat Divitmen’i çözemedim doğrusu. Bütün o muhteşem oyunları yazan kişinin Stratford’lu William Shakespeare olduğuna duyulan kuvvetli şüphe gibi bir duyguya kapıldım. Az konuşuyor; ne kendinden, ne de romanlarından bahsediyor. Çoğu yazarın aslında bir türlü başlayamadıkları bir sonraki kitapları hakkında düzdükleri methiyeler gibi şeyler söylemiyor. O ağır ağır konuştukça aklıma “Eylül Akşamı” şarkısı takılıyor. Karşımda oturduğu sandalyede eline bir gitar verip, “Haydi çal!” demek geliyor içimden. “Olamaz mı, olabilir…”

Badem sütüyle hazırlanmış, bol kakaolu, şekersiz macchiato filan gibi şeyler isteyeceğine ince belli bardakta çay içiyor. Tüm diğerlerine göre ağırlanması kolay; ama biraz sıkıcı bir adam yahu… Neyse ki; yukarıda hazırlıklar tamam. İmza günleri için ayırdığımız alanı biraz daha genişletmiş arkadaşlar; yandaki restorandan da ilave sandalye rica etmişler; katılım yoğun olacak belli ki…

~ ~ ~ ~ ~ ~ ~

Şu kitapevi müdürleri, az sonra başlayacak imza günü söyleşisinde sorulabilecek abuk sabuk şeylere sizi hazırlamak için mi olmadık bahisler açıyorlar? Vakit geldi de sonunda yukarı çıkabildik. Orta boy masanın ardına küçük ama rahat bir koltuk koymuşlar. Sol arkadaki yükseltinin üzerine çoğu romanımdan yeterli sayıda bırakılmış. Beklediğimden çok gelen var. Tiyatro düzeninde dizilmiş sandalyelere oturmuş okuyucuları gözlüğüm üzerinden süzüyorum. Aralarında gençler de olmasına rağmen yaş ortalaması kırkın üzerinde gibi; en az yüzde yetmişi de kadın.

İşte sorular gelmeye başladı… Romanlarımda aşk, şehvet, macera, cinayet, hırsızlık, psikolojik bozukluklar, sosyolojik çöküntüler, aile problemleri, velhasıl ne ararsan varmış; ben ne romancısıymışım? Aşk mı, polisiye mi, macera mı?.. “Hayatta ne varsa ben onu yazıyorum” diyorum. “Hepsi bir araya gelebilir mi, bu kadar tesadüf olabilir mi” diye ısrar ediyorlar. Şöyle cevap veriyorum; “Epey ünlü, aktör ve yönetmen bir arkadaşım vardı. Bazen aynı zaman ve mekana toplanan öyle olaylara şahit olurduk ki; «Şimdi ben bunu film yapsam, amma uçmuş derler» diye söylenirdi. Zaten biz de sizlere olağan dışı şeyleri aktarıyoruz.”

“Romanlarınızda kendi başınızdan geçenleri yazdığınız, kadın kahramanların ise hayatınıza girenlerden ibaret olduğu söyleniyor” diye konuşmacıyı sıkıştırma sevdalısı biri cümlesi bitirince, kendince ne kadar beklenmedik bir soru yönelttiği düşüncesi yansıyor yüzüne… “Şüphesiz, gerek şahsen, gerekse çevrenizdeki insanların başından geçenler ilham veriyor insana. Yazar olduğunuzu bilenler belki romanlarınızda kullanırsınız diye bir sürü şey anlatıyorlar yakaladıkları yerde. Onlar yüzde on beş olsa, bunca yıl kendi yaşadıklarımın da yüzde beşi yansıyor yazdıklarıma; geri kalan yüzde seksen ise tamamen hayal ürünü” diye yanıtlıyorum. Bohem giyimli bir genç kız, “Önceki romanınızın kahramanı ünlü plastik sanatçısı ile iki yıla yakın birlikte olduğunuz biliniyor ama” diye itiraz ediyor. “Dedikodu programlarını bu kadar ciddiye almayın lütfen. Ben çok sade yaşayan ve magazin malzemesi yapılmaya değmeyecek bir hayat süren sıradan bir adamım” diye geçiştirmeye çalışıyorum. Sorular daldan dala atlayarak geliyor neyse ki… Yazdıklarımdan çok iyi bir gurme olduğumu çıkarmışlar. Gurme olmamın mümkün olamayacağını söylüyorum, “Benden gurme olmaz; yirmi üç yaşına kadar analı-kızlıyı Almanca film zannetmiş biriyim ben” diyorum. Gelenlerden bir kısmi kahkahalarla epey gülüyor bu lafıma. Biraz da olsa mizah duygusu gelişmiş okuyucularım olduğuna seviniyorum. Bir kısmı ise espriyi anlamadığı belli olmasın diye gülümsüyor. Neden bahsettiğimi algılayamayan ve boş boş bakan bir grup katılımcı da var ne yazık ki…

Konu biraz olsun o yöne akınca, soru da geliyor tabii; aşk romanlarıma bu kadar cinselliği nasıl yediriyormuşum?.. “Bizim çocukluk yıllarımızda yazlık sinemalar vardı. Her akşam ayrı bir film oynatırlardı. Ne olduğuna bakmaksızın gidilirdi. Televizyonun olmadığı ya da yaygınlaşmadığı yaz akşamlarının sosyal aktivitesiydi. O filmlerde öpüşmenin ardından kamera alev alev yanan bir şömineye kayar ve sahne orada kesilirdi. Ben hep sonrasını merak ettim” diye cevap veriyorum.

Nihayet erkekler de sormaya başladılar; romanlarımdaki tiplerin o andaki duygularını çok uzun anlatıyormuşum, bu kadarına gerek var mıymış? “Roman yazmaya başlamadan önce daha amatörce hikayeler kaleme alırdım. Bir arkadaşım, öyküdeki karakterlerin duygularına hiç değinmediğimi ve bunun bir eksiklik olduğunu söyledi. Dikkat ettim; gerçekten de öyle yazıyordum. Farkına vardım ki, ben adeta bir film senaryosu ya da tiyatro oyunu yazar gibi davranıyordum. Onlarda bir dış ses size karakterlerin o anda hissettiklerini anlatmaz ki; siz sesinin tonundan, vücudunun dilinden çıkarımda bulunursunuz. Üstelik hikaye ya da romanlarda bütün bunlar sadece okuyucunun algısına kalıyor. Romanlarımda o arkadaşımın sözüne kulak verdim” diye açıklıyorum.

Günümüzde kadınlar ne kadar farklı giyiniyorlar. Tarz olarak diyorum yani, çeşit çeşit… Demin soru soran bohem kıyafetli kızın dışında bir de gotik diye nitelendirilebilecek deri mantosunun kapüşonunu böylesi kapalı bir ortamda hâlâ başında tutanlar var. Kadının saçının rengi bile anlaşılmıyor; kızıl galiba… Bir de büyük güneş gözlüğü, cenazelerde taktıklarından… Biraz gizemli; ondan mıdır nedir ikide bir gözüm kayıyor.

~ ~ ~ ~ ~ ~ ~

Şu Rezzan denen kadın, sürekli ve hatırlı bir müşterimin tanıdığı imiş. O alemden biri ile ahbaplığı olan bu kadın kim ki?.. Neyse, bu beni ilgilendirmez. Üzerime bir iş aldım mı tamamlamadan bırakmam. Yüklü bir parayı peşin peşin almışsam bir de, hiç umurumda olmaz. Adamın romanlarını da ne çok seven varmış; birini satın alıp, ben de okusam mı?.. Kitapevinde bulunanların iyice şu yazara odaklanmalarını bekliyorum; bizim işte zamanlama önemli. İşte tam sırası; yavaş hareketlerle ayağa kalkıyorum. İki adım sonra mantomun derin cebinden tabancamı çıkarıp tereddütsüz ilk kurşunu yolluyorum. Kalbinden vurduğuma eminim; oturduğu küçük koltukla birlikte arkaya devrilirken, yere varmadan ölmüş olması lazım. Çok hızlı adımlarla dar masanın arkasına geçiyor ve yerde yatan adamın bir de kafasına sıkıyorum. Bu işin de aksatılmaması gereken kuralları var; her zaman iki isabetli atış! İlk silah sesinin sonrasında çığlık çığlığa kendini yere atanlardan geri kalan ve şaşkınlıkla daha ne olduğunu kavrayamamış son küçük grup da ikinci merminin ardından diğerlerine katılıyor. Hızlı adımlarla kitapevinden çıkıyor ve önündeki caddenin kenarına bıraktığım motoruma atlıyorum. On dakika sonra evimin sokağındayım işte… Yaklaşırken önümdeki bir düğmeye basıyorum ve garajın kapısının ağır ağır açıldığını görüyorum. Önüne geldiğimde sonuna kadar kalkmasını bekleyemeyip, eğilerek altından geçiyor, nefti MG Coupe ile kırmızı Torino Cobra’nın arasına giriyorum. Yukarı çıkıp, üzerimdeki ağır deri mantoyu dolaba asıyor, silahı diğerlerinin arasındaki boşluğa yerleştiriyor, kızıl peruğu çıkarıp aynanın yanında duran mankene giydiriyorum. Ilık bir duşun şimdi ne kadar iyi geleceğini düşünerek banyoya doğru ilerlerken üzerimde sadece sabah çıkarken sıktığım parfüm var.

~ ~ ~ ~ ~ ~ ~

Bir buçuk ay önce ilçe emniyet müdürlüğüne davet edildim. Ne de olsa Behzat ile iki yıla yakın sürmüş bir ilişkim vardı. Birkaç yıl önce bitiyse de, ikimizin de kendi alanlarındaki ünü, birlikte görüntülendiğimiz fotoğraflarımızın zaman zaman medyaya yansımasına sebep olmuştu. İstanbul’daki savcılıktan gelen talimat gereğince ifademe başvuruldu. Ama ben olaydan yaklaşık on gün önce Bodrum’daki yazlığıma gelmiştim ve tüm komşularım da buna şahitti. İlçenin kimi önemli binalarının önlerine, girişlerine konulmak üzere birkaç heykelimi, asılmak üzere de onlardan daha fazla yağlıboya tablolarımı bedelsiz hediye ettiğimden, çevrede sevilirdim ve hatırlı dostlarım vardı. İfademi, bu menfur cinayet karşısında ne kadar kederli olduğumu sergilediğim yüz ifadem ve düşük omuzlarımla destekleyip, imzaladım. “Sevtap Hanım; bu bir prosedür. Sizi buralara kadar zahmet ettirtip, üzüntünüzü bir daha yaşattığımız için özür dileriz” türünden sözlerle uğurlandım. Olayın üzerinden neredeyse iki ay geçti; artık İstanbul’a dönebilirim. Şu günlerde diğerleri de öyle yapacak.

~ ~ ~ ~ ~ ~ ~

Elimde Rezzan’a vereceğim paraların bulunduğu küçük bir seyahat çantası, restoranın karşısında taksiden inince, trafik ışıklarından geçip, kapısından girdim. Uzun yıllardır hemen her yaz, birkaç hafta, bazen bir ay kadar kaldığım butik otele yeniden dönmeyi planladığımdan, arabamı iki ay önce gittiğim Göcek’te bırakmıştım. Herkes gelmiş; dördü de masada oturmuş sohbet ediyorlar. Burası Rezzan’ın balık restoranı. İlginç bir kadın doğrusu… Bizi altı ay kadar evvel bulup, önce tek tek konuştu, sonra bir araya getirdi. Beşimizin arasında ilk onun Behzat’la ilişkisi olmuş. Benimle ilk görüşmesinde “Onu hiç öldürmeyi düşünmedin mi Berrin?” diye sormuştu. İkinci görüşmemizde Behzat’ın hayatına girmiş üç kadınla daha irtibatta olduğunu söyledi. Bir ay sonra yine böyle bir gecede tüm müşteriler ve personel gittikten sonra bizi bu mekanda topladı. Burayı açmadan önce Yeniköy’de bir başka balık restoranında çalışıyormuş. Orayı kiralayan yatırımcı, uzun yıllardır bu sektörde çalışan birkaç garsonu da işe ortak etmenin iyi bir fikir olacağını düşünmüş. Ama bilmediği bir şey varmış; aslında garsonların arkasında, bu işe gerçekten ortak olan mekanın mal sahibi mafya babasıymış. Adam sonunda yediyüzbin dolar zararla işi kapatırken, Rezzan da mal sahibi ve çevresindekilerle ahbap olup, irtibatını kesmemiş. Onların sayesinde çok güvenilir bir kiralık katil ile tanıştığını ve hepimizin aklından geçeni – bize biraz tuzluya patlayacak olsa da – gerçekleştirebileceğimizi söyledi. Her şey böyle başladı.

~ ~ ~ ~ ~ ~ ~

İtalya’yı ve özellikle Napoli’yi çok sevsem de iki aydan fazla bir süredir orada kalmaktan sıkılmaya başlamıştım zaten. Dün sabah İstanbul’a dönünce ilk işim Rezzan’a vereceğim parayı bankadan çekmek oldu. Bu gece tabaklarımızda beyaz peynir ve kavun vardı sadece; bir de Kulüp Rakısı tabii… Hepimiz bilirdik Behzat’ın kendisini bildi bileli başka Türk rakısı içmediğini. Öldürttüğümüz adamın hatırasına biz de bu gece onu yudumluyorduk. “Bir ara Galata Kulesi’ne yakın yokuştaki eski bir apartmanın çatı katını satın almıştı” diyorum. Sadece Rezzan başıyla onaylıyor. Benden sonrakilere hiç bahsetmemiş demek ki… “Önden tarihi yarımadaya bakardı; ben gittiğimde akşam yemeklerini orada yerdik. Yatak odasındaki daha küçük balkonun manzarası ise boğazın kuzeyine doğruydu. Bazen gece uykusu kaçtığında, ona yurtdışından getirdiğim Barbayanni’yi anne-babalarımızın biz küçükken üzerine su katmadan rakı içtiği o kısa «tek» kadehlerinden birine koyar, arka balkona çıkardı. Oturup karanlıkta uzosunu ağır ağır yudumlarken, bir Gitanes ya da Gauloises yakardı.” Sonra laf lafı açtı, hepimiz Behzat ile geçirdiğimiz yılları anlattık; her şeye rağmen bir türlü ayrılmaya kalkışamadığımızı, bütün o kırıcı hareketlerini, bencilliğini, hiçbir zaman ispat edemediğimiz ama sürekli başkasıyla aldatılıyormuşuz gibi bir duyguyla yaşayıp durmamızı, bizimle beraberliği bittiğinde çok kısa sürede bir başkasıyla başlamasının kuşkularımızı kuvvetlendirmesini, ilişkiyi bitirirken karşısındakini hiç düşünmeyen nobran tutumu, ondan ayrıldıktan sonra kimimizin hiç kimseyi artık hayatına almaması, alsa da ona da hep kuşku ile yaklaşıp huzur bulamamasını, yani her geçen gün ona duyduğumuz hıncın büyük bir ivmeyle artışını ve ölmesini isteyecek kadar kazandığı büyük nefreti… Bütün bunlara rağmen beşimiz de bir gün evlilik teklif edeceğini ummuş, bu ümidimizin en yüksek noktaya çıktığı anda ise beklenmedik bir şekilde terkedilmiştik. Uzun bir sessizliğin ardından Tülay, pişmanlık mı, üzüntü mü, yoksa yıllardır aklımızdan geçeni artık yerine getirmiş olmanın gevşemesiyle mi, kestiremediğimiz bir ses tonuyla konuştu; “Yani biz bu adamı”, ağır ağır cümlesinin sonunu getirdi, “…sonunda bizimle evlenmedi diye mi öldürdük?..”

~ ~ ~ ~ ~ ~ ~

Son söylediğim herkesi bir suskunluğa ve düşünceye sürükledi. Sonra Leman, belki havayı dağıtmak için, “Buranın boğaz manzarası da güzelmiş doğrusu Rezzan” dedi. Hepimiz geceleri bir başka havaya bürünen İstanbul’a baktık. Boğazın lacivert karanlığına yansıyan yakamozları, giderek geçişi azalan tekneler ile Avrupa yakasından bize ulaşan ışıkları seyrettik. “Romanlarından biraz kazanmaya başlayınca Yakacık sırtlarında ilk çatı katını kiralamıştı. «İstanbul’a en çok buradan bakmayı seviyorum. Bu manzara yüzünden bir gün alkolik olmam işten bile değil» derdi” diye dördümüzün de bilmediği eski günlere döndü Rezzan… Berrin’in gözü restoranın yanına bağlanmış küçük motora takılmış olacak ki Rezzan’a sordu, “Sizin mi bu küçük tekne?” “Yok” dedi Rezzan, “Kanlıca-Emirgan arası çalışan dolmuşlardan bu… Motorcu geceleri buraya çekiyor.” Sonra dördümüzün küçük çantalarda getirdiği paraları kasaya koymak için toparlayıp, içerideki ofisine gitti. Kiralık katile yapılacak ödeme için hiçbirimizden peşin ödeme istememişti. “Ben tamamını veririm. Siz iki ay kadar İstanbul’dan uzaklaşın, sonra döndüğünüzde payınıza düşenleri bana ödersiniz” demiş ve bu yaklaşımıyla daha da çok güvenimizi kazanmıştı. Ben de Cunda sonrası gittiğim Sığacık dönüşünde parayı hazır edip, bu gece payımı getirmiştim.

Rezzan masaya döndüğünde elinde bir tepsi ve üstünde beş küçük kadeh vardı. “Bu vişne likörünü kendi ellerimle yaptım. Son damlasına kadar bitirmezseniz darılırım valla” dedi. Gerçekten de nefisti ve kimimiz bir dikişte, kimimiz yudum yudum sonuna kadar tadını çıkardık.

“Haydi kalkın sizi şu motorla kısa bir boğaz turuna çıkarayım. Güzel bir deniz havası alalım, açılırız. Hem İstanbul’un her iki yakasının da manzarasını seyretmenin keyfine varırız” diye ayaklandı Rezzan…

~ ~ ~ ~ ~ ~ ~

Tekneye binmekte zorluk çekenlere elimi uzatıp yardım ettim. Halatları çözüp motora yol verirken, Sevtap diğerlerini uyardı, “Dikkat edin burada birkaç tane çıpa var; bir yerinizi çizmesin.” Berrin, “Neyse ki uçlarını kesmişler bunların” dedi. Dümeni daha kuzeye ve boğazın ortasına doğru çevirdim. Tülay, “Beni biraz deniz tuttu galiba; midem bulanmaya başladı” diye yakındı. Sevtap ise “Ne zaman iki içkiyi karıştırsam başım dönmeye başlar” dedi, “Rakının üzerine o vişne likörünü içmeyecektim. Ama o kadar güzeldi ki…” Leman birkaç kez öksürüp boğazını temizlemeye çalıştı ve “Ayağımızın dibinde dambıllar da var, motorcu vücut yapmaya mı çalışıyor acaba?” diye ortaya sordu. “Yok” dedim, “O eski çıpalarla dambılları ben aldım tekneye.” Leman giderek sıklaşan öksürükleri arasında “Niye?” diyebildi. “Şu yanda katlanmış olarak gördüğünüz büyük siyah torbalara koymak için” diye yanıtladım. Tülay, teknenin yanından biraz denize sarkıp, midesini yakan ve bulandıran şeylerden kurtulmaya çalıştı. Ama giderek artan boğazındaki acı bunu yapabilmesini engelliyordu. Sevtap, “Ne oluyor bize böyle? Sanki…” derken cümlesini bitiremeden yanında oturan Berrin’in kucağına kaykıldı. Leman boğazımı sıkmak ister gibi elini bana doğru uzatarak ayağa kalkmaya çalıştı, ama olmadı, “Sen…”

Hangisinin beni hâlâ duyabildiğine aldırmaksızın anlatmaya başladım, “Behzat benden ayrıldıktan sonra hayatına giren tüm kadınları takip ettim. Diğerleri kısa süreli ve önemsiz ilişkiler yaşadı onunla; aldırmadım. Ama siz dördünüz… Ayrıldığımızdan beri bir gün bana döneceği ümidimi her defasında söndüren kadınlar oldunuz. O yüzden bir araya getirdim sizi… Amacım artık beklentimi yitirdiğim Behzat’ı öldürtmekten çok sizleri ortadan kaldırmaktı. Siz dört kadın, benim Behzat ile yeniden mutluluğu yakalama ihtimalimi yok ettiniz!”

Ne beni, ne de bir başkasını duyabilirlerdi artık… Dört ceset torbasına sırayla her birini yatırdım. Fermuarlarını çekmeden önce ağırlık yapmaları için çıpa ve dambılları da koydum. Motor boğazın kuzey çıkışına doğru yol alırken yaklaşık yarımşar mil arayla denizin karanlık sularına dördünü de bıraktım.

Hanımlar… Biraz daha kitap okumalı, daha çok tiyatroya gitmeliydiniz. Belki şüphelenip kurtulurdunuz elimden, geçen yıl gittiğim ve bana vişne likörü yapma ilhamını veren oyunu seyretmiş olsaydınız. “Ahududu Likörü”nü diyorum hani…

Yazarın Diğer Yazıları