Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

TRT’nin Tek Kanallı, Siyah-Beyaz Döneminde Bir Cumartesi Gecesi…
Televizyon ekranının o tanıdık cızırtısıyla baş başayız. Jenerikte dönen o sarmal şekil ve arkadan gelen o tekinsiz, ürpertici müzik, bizi ekran başına çivilemeye yetiyor: Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone) başlıyor.
1970’li yıllarda TRT ekranlarında yayınlanan ve hafızalarımıza kazınan bu efsane dizinin en çarpıcı bölümlerinden biri, azılı bir hırsız olan Rocky Valentine’ın hikayesini anlatırdı. Hatırlarsınız; bir soygunda vurulup ölen Rocky, gözlerini her istediğinin anında gerçekleştiği, kumar masalarında hep kazandığı, lüks ve ihtişam dolu bir “cennette” açmıştı. Ancak hiçbir riskin, mücadelenin ve kaybetme ihtimalinin olmadığı bu garantili lüks, sadece birkaç ay içinde onun en büyük kabusu haline gelmişti. Sıkıntıdan patlayıp “Beni cehenneme gönderin!” diye haykırdığında, beyaz takım elbiseli rehberinden o tarihe geçen cevabı alıyordu: “Seni buranın cennet olduğuna inandıran neydi Rocky? Burası zaten cehennem!”
İşte 1970’lerin o siyah-beyaz TRT ekranından ruhumuza işleyen bu felsefi ters köşe, aradan geçen onlarca yıla rağmen güncelliğini hiç kaybetmedi. Hatta bugün, o eski ekranın karşısından kalkıp penceremizden dışarıya, modern dünyaya baktığımızda, Rocky Valentine’ın düştüğü o “parıltılı tuzak” ile çok tanıdık bir coğrafyanın kaderinin nasıl kesiştiğini hayretle görüyoruz.
Gelin, Alacakaranlık Kuşağı’nın bu zamansız bölümünü rehber edinerek, modern insanın kendi eliyle inşa ettiği o “konforlu cehennemlerin” izini sürelim…
ALACAKARANLIK KUŞAĞI: “CENNETTEN SATILIK ARSALAR”
“Bir yer düşünün. Mavinin ve yeşilin insanlık tarihi boyunca hiç bozulmadan el ele yürüdüğü, Hermias’ın yunus sırtındaki saflığının kıyılara vurduğu bir coğrafya. Burası Muğla. Burası Bodrum. İnsanlar buraya nefes almak, ruhlarını doyurmak ve yeryüzündeki cenneti bulmak için gelirler. Ama Alacakaranlık Kuşağı’nda, bir insanın canının çektiği her şeye zahmetsizce ve sınırsızca ulaşması, bazen en büyük lanetin başlangıcıdır. Birazdan izleyeceğiniz hikaye, sadece bir adamın değil, bir coğrafyanın kendi eliyle ördüğü beton duvarların hikayesidir.”
Rocky Valentine Bodrum’da
Rocky Valentine, büyük şehrin kirli işlerinden, beton plazalarından, trafiğinden ve acımasız hırsından kaçıp kurtulmuş modern bir adamdır. Gözlerini açtığında kendisini Bitez’in ya da Güllük Körfezi’nin tepelerinde, turkuaz denize nazır, ultra lüks, akıllı bir villanın sonsuzluk havuzunda bulur.
Yanında beyaz keten takımları içinde, yüzünden yapay bir tebessüm eksik olmayan rehberi Pip vardır.
Rocky: (Şaşkınlıkla etrafına bakar) “İnanamıyorum… Ben buraya ait olmak için ne yaptım? O metropol kaosundan sonra burası cennet olmalı!”
Pip: (Hafifçe eğilerek) “Burası tamamen sizin Rocky Bey. Bu koy, bu asırlık zeytin ağaçlarının gölgesi, altınızdaki son model araba, her akşam rezervasyonsuz oturacağınız o en lüks restoranlar… Hepsi sizin. Burada asla kaybetmek yok. Ne isterseniz anında inşa edilecek.”
Tüketilen Cennet
İlk birkaç ay Rocky için rüya gibidir. Her sabah çarşaf gibi bir denize uyanır, tarihin ve doğanın tadını çıkarır. Fakat bir süre sonra tuhaf bir şey fark eder.
Ne zaman gözünü bir koya dikse, Pip anında orayı beton döküp Rocky’ye “özel bir mülk” olarak sunmaktadır. Rocky, gurme yemeklerden, her gün garantili olarak izlediği kusursuz gün batımlarından ve hiçbir mücadele vermeden sahip olduğu bu lüks hayattan sıkılmaya başlar.
Daha da kötüsü, dışarıya baktığında o ilk günkü el değmemiş doğayı göremez olur. Karşı tepedeki zeytinlikler gitmiş, yerine birbirinin kopyası beyaz kutu evler dikilmiştir. Hermias’ın saflık sembolü Güllük Körfezi, düzensizliğin ve kaosun pençesindedir. Kaçtığı o büyük şehrin keşmekşesi, trafiği ve estetik yoksunluğu, oturduğu lüks sitenin kapısına kadar dayanmıştır.
Büyük Uyanış
Rocky artık dayanamaz. Ruhunun daraldığını, altındaki lüksün ve garantili konforun aslında onu çürüttüğünü hisseder. Pip’i yanına çağırır. Sesinde derin bir hayal kırıklığı ve öfke vardır.
Rocky: “Bu böyle gitmez Pip! Ben buraya o beton yığınlarından, tek tipleşmiş çirkinlikten kaçmak için geldim. Ama nereye baksam aynı vizyonsuz düzen, aynı kaos! Bana her istediğimi verdiniz; en lüks evi, en konforlu hayatı… Ama buranın ruhu ölmüş, doğası katledilmiş. Eğer bu sonsuza kadar böyle sürecekse, ben o eski zorlu hayatıma, mücadelesi olan, doğanın nefes aldığı o eski dünyaya dönmek istiyorum. Beni buradan çıkarın!”
Pip, o her zamanki nazik maskesini yavaşça yüzünden indirir. Gözlerinde soğuk, manipülatif bir ışık parıldar. Dudaklarında beliren o şeytani kahkaha, Bodrum’un ranta kurban edilmiş koylarında yankılanır.
Pip: “Sevgili Rocky… Anlamıyor musun? Sana bu lüks sitelerin, bu hırsla dikilen beton blokların, bu yok edilen doğanın ardından hâlâ o hayal ettiğin cennet olduğunu düşündüren neydi?”
Pip kahkahasını daha da büyüterek Rocky’nin yüzüne doğru fısıldar:
“Sen kendi ellerinle satın aldığın o konforlu cehennemin tam ortasındasın artık!”
“Göz alabildiğine uzanan bir beton denizi, asırlık ağaçların üzerine dökülen harçlar ve ruhunu kaybetmiş bir lüks… Rocky Valentine, her şeye sahip olmanın aslında hiçbir şeye sahip olmamak anlamına geldiğini çok geç öğrendi. Tıpkı korumak yerine tüketmeyi seçtiği o güzelim kıyılar gibi. Bir dahaki sefere cennetten bir parça satın almak istediğinizde neyi yok ettiğinize iyi bakın. Çünkü yolunuz her an… Alacakaranlık Kuşağı’na düşebilir.”
Semih Adıyaman/Bitez