Biz Bu Toprakların Sadece Sakini Değil, Hafızasıyız

Biz Bu Toprakların Sadece Sakini Değil, Hafızasıyız
polat-galle-27.02.2023
previous arrow
next arrow

Christopher Nolan’ın yeni filmi, Temmuz ve Ağustos aylarında İtalya ve Yunanistan’ın tüm şehirlerinde, görkemli bir reklam kampanyasıyla vizyona giriyor. Sokakları süsleyen o devasa afişler, sadece bir yönetmenin vizyonunu değil, aynı zamanda bu ülkelerin kendi mitolojilerine ve tarihlerine nasıl sahip çıkıp, onu nasıl bir küresel turizm ve prestij ürününe dönüştürdüklerinin de kanıtı. Bizler ise kendi kıyılarımızda, rüzgârın getirdiği o kadim hikâyeleri, başkalarının vizöründen izlemekle yetiniyoruz.

İşte benim içimi acıtan ve “Odysseus’un Rüzgârı” projesiyle haykırmak istediğim sitem tam da bu: Neden biz, bu toprağın gerçek sahipleri olarak, kendi hafızamızı bir başkasının reklam panolarına emanet ediyoruz?

Bu sadece bir film meselesi değil. Bu, “Anadolu’nun kıymetinin neden ancak başkaları keşfettiğinde parlatıldığı” meselesidir. Batı, kendi uygarlık öyküsünü Anadolu’nun sırtında yükseltirken; bizler, Luvi, Karya, Likya izlerini ya “öteki” diye dışladık ya da turistik birer objeye indirgedik. Resmi ideolojinin dar kalıpları, bu toprağın binlerce yıllık zenginliğini bir yük gibi görmemize neden oldu. Oysa gerçek şu ki: Biz bu topraklara sonradan gelmedik; biz bu toprağın kesintisiz devamlılığıyız.

Artık bu sessizliği bir kültürel direnişe dönüştürme zamanıdır:

Sahiplenmeliyiz: Efes’ten Karya’nın taş ocağına, Likya’nın sarp yollarından Truva’nın surlarına kadar her iz, bizim damarlarımızdaki kanın bir parçasıdır. Bu rüzgâr bizim rüzgârımızdır.

Tanımlamalıyız: “Küçük Asya” denilerek küçültülmeye çalışılan bu coğrafyanın, aslında “Dünya Uygarlığının Büyük Merkezi” olduğunu, film afişlerine değil, tarihin gerçek akışına bakarak haykırmalıyız.

İçselleştirmeliyiz: Tarihi, gişe rekorları kıran bir kurgudan değil; bastığımız toprağın altından, taşın dilinden ve denizin sesinden okumalıyız.

Benim inancım şudur: Kendi geçmişine sahip çıkmayan, geleceğini başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olarak geçirmeye mahkûmdur.

Anadolu, üzerine basıp geçilecek bir toprak parçası değil; üzerinde durup derin bir nefes alarak, “Ben buradayım ve bu mirası yaşatmaya yeminliyim” denilecek bir kutsal emanettir.

Likyalı o kadim şairin dediği gibi:

“Beni bulamazsan üzülme, eşyalarımı bulacaksın; kestiğim taşları, açtığım yolları, işlediğim heykelleri bulacaksın… Ve göreceksin ki binlerce yıl öteden parmak izlerimiz değecek birbirine.”

İşte biz, o binlerce yıllık parmak izlerini silen değil, onlara yeniden dokunan bir bilinci yeşertmek zorundayız. Çünkü bu coğrafyanın hikâyesinde, rüzgârın yönünü tayin eden başkahramanlar biziz; yeter ki kendi sesimizi, devasa reklam panolarının gürültüsünden daha gür kılalım.

Semih Adıyaman

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.