Çocukları Kim Esirgeyecek / Tunç Şanad Bodrum Gündem yazıları…

TUNÇ ŞANAD
TUNÇ ŞANAD
  • 21.05.2019
  • 859 kez okundu

“Her zamanki gibi bu hikâyemizde de

mekânlar, kişiler ve olayların gerçeklerle

uzaktan yakından bir ilgisi yoktur,

tamamen hayal ürünüdür.”

Bir zamanlar dünyanın çoook uzak bir ülkesinde…

Jay, karanlık bahçede titreyerek büyükçe bir çuvalı arkasından sürüklemeye çalışıyordu. Duvara ulaşınca hızla inip kalkan göğsünün biraz olsun normale dönmesini beklerken, etrafı kolaçan etti. Kendisini gören kimsenin olmadığına inandığında çuvalın içinden daha önce hazırlamış olduğu kalın tahta kazıklardan birini çıkardı. İrili ufaklı kayalardan örülmüş sıvasız duvarda çok dikkatle bakılmadıkça kimsenin fark edemeyeceği oyuklar oluşturmuştu. Aylar süren bu çalışmasının işe yarayıp yaramayacağını şimdi görecekti. Eline aldığı kazığı yere en yakın deliğe soktu. Sonra aşağı yukarı oynatarak, kendisini taşıyacak kadar kayalara sıkışıp sıkışmadığını kontrol etti. Bir dahaki delik ilkinden yarım metre ötede ve bir o kadar da yukarıdaydı. Aynı şeyleri tekrarladı ve sonraki deliklere geçti. Böylelikle duvarda bir merdiven oluşturuyor ve giderek yükü hafifleyen çuvalla birlikte yükseliyordu.

Yüksek duvarın tepesine vardığında dizleri ve elleri üzerinde durup, içeriye ve dışarıya dikkatle göz gezdirdi. Geriye, aşağı atlamak kalıyordu. Tırmandığı gibi inerken ona yardımcı olacak tahta kazıklar duvarın dış yüzünde de yoktu ne yazık ki… Toprağa ulaştığında bir yerinin kırılmaması ya da hızla yürüyüp koşmasını engelleyecek şekilde incinmemesi için dua etti. Ayaklarını birleştirerek kendini boşluğa bıraktı. Paraşütçülerin yere yaklaşırken bacakları kırılmasın diye böyle yaptıklarını okumuştu kitabın birinde.

Düştüğünde, bir an bir yerine bir şey olup olmadığını anlamaya çalıştı. Sonra koşarak önüne gelen ilk sokağa girdi. Nereye gideceğine dair hiçbir fikri yoktu. Tek yapması gereken altı yıldır kalmakta olduğu şu Çocukları Koruma Dairesi’nin yurdundan mümkün olduğunca uzakta olabilmesiydi.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Otuzlarına daha varmamış kadar genç olmasına rağmen Abril’in siyah saçlarının arasından çıkan bir tutamı kökünden ucuna kadar bembeyazdı. Birçok sinema ile mağaza, küçük restoran ve büfelerin olduğu ana caddeye açılan sokaklardan birine saptı. Yüz metre kadar ötedeki terkedilmiş bir binanın kapı boşluğuna sığınmış çocuk, genç kadının geldiğini görünce içindeki yapıştırıcıyı koklamakta olduğu plastik torbayı hızla cebine soktu. Vernus, sekiz yaşında bir erkek çocuktu. Üç senedir sokaklarda yaşıyordu. Babası cinayetten hapishaneye düştükten bir müddet sonra anası bir adamla yaşamaya başlamış, çocuğun varlığından sürekli şikayet eden adamın kadına baskıları sonucunda Vernus daha beş yaşındayken öz annesi tarafından sokağa atılmış, evsiz kalmıştı.

Abril ve arkadaşları, sokak çocuklarını yaşadıkları bu hayattan kurtarmak, kokladıkları yapıştırıcı ve tinerden ağır zarar görmüş üst solunum yollarını tedavi ettirmek, mümkünse okula göndermek, hiç değilse bir işe yerleştirmek için sokaklarda büyük mücadele veriyorlardı. Bir ev kiralamışlar, hayırseverlerin desteğiyle ahşap ranzalar yaptırmışlar, bir otelin yenileriyle değiştirdiği eski şilteleri oraya taşımışlardı. Yaklaşık otuz kadar çocuğu barındırabilecek bir imkân yaratmışlardı. Ancak, çocuklar genellikle Vernus’un başına gelen gibi sebeplerle dört – beş yaşlarındayken sokaklara düşüyorlardı. Kız çocukları adeta görünmeyen eller tarafından hızla alınıyor, erkek çocuklara ise daha ilk aylarından itibaren sokaklarda tecavüz edilmeye başlanıyordu. Yapıştırıcı ve tiner almak için paraya ihtiyaçları olduğundan, ellerine düştükleri çeteler için hırsızlık yapmaya mecbur bırakılıyorlar, getirip teslim ettikleri eşyanın değerinin çok çok küçük bir kısmı kendilerine veriliyordu.

Abril kapı önüne yaklaştığında çocukla yüz yüze gelmek için çömeldi. Parkasının kapüşonunu arkaya doğru itip, bir müddet dudağında hafif bir gülümseme ve bir yandan da gözlerinden silinemeyen endişe ile çocuğu süzdü. Sakin bir sesle, “Daha eve gelmeye karar vermedin mi?” diye sordu. Sokaktaki çocukları alışkanlıklarından koparabilmek ve güvenlerini kazanmak ortalama altı aylarını alıyordu; o da başarabildikleri takdirde… Yanlarına yabancı kim yaklaşsa ilk akıllarına gelen o kişinin de tecavüze yelteneceği olduğundan çok tedirgin ve temkinli davranıyorlardı. Bu tecrübeyi şu kadarcık kısa yaşamlarında başlarına gelen çok acı olaylardan edinmişlerdi.

Vernus, biraz önce hızla cebine soktuğu küçük poşeti Abril’in görmediğini anlayınca çok sevindi. “Yok” dedi, “…daha değil.”

“Niye beni görmek istedin o zaman? Haber yollamışsın…”

“Yeni gelen bir çocuk vardı… Adı Jay… Üç gün önce yakalayıp, gendarme karakoluna götürmüşlerdi. Bizimkiler dün gece arabaya atıp götürdüklerini görmüşler. Kollarından sürüklüyorlarmış onu… Ayaklarını basamıyormuş. Belki de ölmüştü…”

“Nereye götürdüklerini bilen var mı?”

“Hayır. Ama yine geçen defaki gibi, hani Fedele’ye yaptıkları gibi… Ölüp gitsin diye lunaparkın arkasına atmış olabilirler mi?”

“Dilerim öyle değildir.” diye fısıldadı genç kadın, “Senin bir şeye ihtiyacın var mı?”

“Hayır” dedi çocuk, “Sen Jay’i kurtar yeter…”

“Tamam. Senden kendin için doğru bir karar vermeni bekliyorum, biliyorsun…”

Vernus, kafasını salladı. Abril, dönüp yeniden caddeye doğru yürüdü. Köşeye geldiğinde sigara, meşrubat ve atıştırmalıklar satan büfenin yanından geçti. “Kolluk kuvvetlerine ilettiğimiz onca şikayetimize rağmen, sırf çocuklara yapıştırıcı ve tiner satmak için sabaha kadar açık tutuyorlar kendilerini…” diye içinden öfkeyle söylendi, büfeciyi süzerek. Sonra, Vernus’un uzaktan kendisini görünce alelacele cebine soktuğunu buradan alıp almadığını düşündü.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Razı edebildikleri çocukları getirip, barındırdıkları evde Dedo’nun önüne dumanı tüten bir bardak koydu Edulica ve o da karşısına oturdu elinde kendi kahve kupasıyla… Delikanlı, incelediği resmi evrakı dikkatlice ikinci defa okudu. Sonra karşısındaki kıza dönüp, “Ne yapmaya çalışıyor bunlar?!”  diye sinirli bir şekilde bağırdı. “Tüm memlekette 60 bin çocuk sokakta yavaş yavaş ölüyor; bunun da dörtte biri bu şehirde. Bizim yapmaya çalıştığımız okyanusta bir damla. Karaya vurmuş deniz yıldızlarını teker teker suya atmaya çalışan adam gibiyiz. Bizim yaptıklarımızdan kendi paylarına biraz utanabilseler.”

“Okuduğun gibi işte…” dedi Edulica, “…çocukları sadece devlet korur. Derhal o evi kapatın ve faaliyetinizi durdurun diye tebligat göndermişler.”

Dedo, okkalı bir küfür savurdu. Sonra ne de olsa karşısında bir kadın olduğunu hatırlayıp, mahcubiyetle özür diledi. “Neyse, bunları sonra herkesle beraber konuşuruz. Abril, dün eski lunaparkın arkasında ölüme terkedilmiş bir çocuk bulup, hastaneye götürmüş. Bütün gece boyunca uykusuz başında beklemiş. Çıkalım da nöbeti ondan devralalım.” dedi.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Ülke 1900’lü yılların ilk çeyreğinde büyük mücadeleler ve acılar sonunda bağımsızlığına kavuşunca, bin bir zorlukla yeniden yapılanmaya başlamış, bu yolda birçok hamleden biri olarak da toplumdaki ileri görüşlü, hayırsever insanlar, cehalet ve kör inancı silmeye çalışan derneklerin aydın mensupları “Çocukları Koruma Dairesi” adını verdikleri yapılanmaya önayak olmuşlardı. Aynı düşüncedeki insanların yönetim kadrolarını oluşturması sayesinde memleketin imkânları doğrultusunda ellerinden gelen her şeyi yapıp, uzun yıllar zor duruma düşmüş çocuklar için çalışmışlardı. Bir müddet sonra iktidar el değiştirmiş, devrin Aile ve Milli Ahlâk Bakanı, daireye atadığı yeni genel müdür eliyle tüm yurda yayılmış şubeler ve yuvalardaki aydın yöneticileri kovup, tamamen yandaşların atanmasını sağlamıştı. Öyle ki, sonunda yuvalarda barındırılan çocuk sayısının iki katı insan, dairenin bordrosuna girmişti. Bunların yarıdan fazlası hayatlarında bir gün bile bu daire ve yuvadaki hiçbir işe el sürmemiş, hatta hiç gelmemişti. Ama o gün bugün her ay maaşlarını almaya devam ediyorlardı.

Bir gün şu genel müdürün aklına şeytani bir plan geldi. Gördü ki, çocuklara “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sorulduğunda, büyük bir çoğunluğu “Gendarme” diyordu. Her biri aslında herkese dehşet salan bir kabadayı olmak istiyordu. Ama korkusuzca beline silah sokabilmek, güç kullanabilmek ve ettikleri karşısında suçlu duruma düşmeden bütün bunlar ve benzerlerini yapabilmenin garantili yolu Kolluk Kuvvetleri’ne katılmaktan geçiyordu. Her ne kadar iktidarın hizmetinde bulunacak olsalar da, genel müdür kendi küçük ordusunu kurmak için bundan iyi bir fırsat yok diye düşündü. Tüm memlekete yayılmış yuvalardaki çocukları yandaş çalışanları tarafından uzun süre inceleme altına aldırıyor ve kesin tavsiye edilenleri, büyük şehirdeki Hadria Çocuk Yuvası’na sevk ettiriyordu. Burası kalın ve yüksek duvarları arkasında gizli bir eğitim merkezine dönüştürülmüştü. Her çocuk on sekiz yaşına geldiğinde yuvadan ayrılırken, genel müdürün çetesinin sadık birer fedaisi olacaktı. İşte, Jay o akşam bu yuvada olanları küçük yaşına rağmen kavradığı için kaçmıştı.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Gendarme Karakolu’nun amiri Simeon, öfkeden kuduruyordu. Ağzından köpükler saçarak ve yüzü kıpkırmızı karşısındaki dört personeline avaz avaz bağırıyordu. Bir hafta önce ölüp gitsin diye lunaparkın arkasına atılan çocuk, şu vatan haini gençler tarafından kurtarılmış, üstelik hastanede tedavi ettirilmiş, yaptıkları o lanet sığınma evine götürülmüş ve bundan hiçbirinin haberi olmamıştı. “Siz tüm Gendarme Teşkilatı’nın yüzkarasısınız!” diye azarlarken, bir yandan da Çocukları Koruma Dairesi’nin genel müdürüne ne söyleyeceğini düşünüyordu. O ki, sokak çocukları arasında “Zincir Simeon” olarak korku salmış bir amirdi. Plastikten yapılmış iri baklalı üç zinciri vardı. Bu zincir baklaları birbiri ardına değişen iki renkte sıralanıyordu her defasında… Biri mavi-beyaz, ikincisi turuncu-yeşil ve sonuncusu da mor-siyah. Yani ülkenin en çok taraftarı bulunan üç futbol takımının renkleri… Karakola getirilen sokak çocuğuna hangi takımı tuttuğunu sorar ve o renkleri taşıyan zincir ile uzun süre döverdi. Bazı defa bu işkence ölümle bile sona ererdi.

Kurtarılıp, sığınma evine götürülen şu çocuğu onların elinden geri almalı ve icabına bakmalıydı. Yoksa malum kişilerin artık ona güvenini yitirecek ve bu görevde kalması tehlikeye düşecekti. Operasyon için emir verdi. On kişilik bir ekip ve Simeon, dört jip ile tam teçhizatlı olarak yola çıktılar.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Sığınma evinde kalan çocukların az bir kısmı okula, daha çoğu yerleştirildikleri atölyelere gitmişlerdi. Gönüllü gençlerden Nohle ile nişanlısı Cato, tedavi süreci devam eden birkaç çocuğu o günkü seansa götürmüşlerdi. Jay hâlâ ranzasında yatıyor ve yatağın kenarına bir tabure çekmiş Edulica’ya, Hadria Çocuk Yuvası’ndan niye kaçtığını ve orada neler olup bittiğini anlatmaya çalışıyordu. Sofadaki masada oturan Dedo ve Abril ise önlerindeki bir derginin kapağında, “Bu çocukların hepsine tecavüz edildi!” başlığı ile yayınlanan fotoğraftaki yedi çocuğun hiçbirinin yüzünün buzlanmamış olmasından dolayı üzüntüyle, bu hususlarda defalarca ricada bulundukları gazetecileri bilgilendirmek için tekrar bir ziyaret programı düzenlemeleri gerektiğini konuşuyorlardı. İnsanlar, yolda görünce üç beş kuruş vererek yardımcı olacaklarını zannederken, çocukların bu paralarla kokladıkları tehlikeli maddeleri satın aldıklarını, büyük bir kısmına da çetelerce el konulduğunu bilmediklerinden, bilinçlendirilmeleri yönünde haber ve yorumlar yazmaları sayesinde medya mensuplarından toplumu daha kalıcı ve köklü çözümlere yönlendirmelerini isteyeceklerdi.

Dört gendarmenin hızla salladığı metal koçbaşı, bir defada kapıyı kırdı. Abril ve Dedo ne olduğunu anlayamadan kolluk kuvvetleri içeri girdi. Altısı üstlerine çullanarak ve ellerindeki çelik copları acımasızca ardı ardına indirerek iki genci yere yatırdılar ve kollarını arkadan kelepçelediler. Bu haldeyken bile vurmaya devam ediyorlar, küfürler savuruyorlardı. Diğer dördü hızla yatakhaneye girdiler. İki gendarme silahlarıyla Jay’in üstüne gelince Edulica araya girmeye çalıştı. Diğerleri onu yakalayıp, yatakhanenin ortasına savurdular ve omuzlarına asılı hafif makineli tüfeklerle genç kızı kurşun yağmuruna tuttular.

Simeon, eve girdiğinde sofadaki iki kelepçeli genci hâlâ dövmekte olan memurlarına başıyla yaptıklarını sürdürmelerini işaret etti. Yoluna devam edip yatakhaneye geçti. Yerde cansız yatan Edulica’ya baktı. Şu asi gençler başına ne belalar açmışlardı bunca zaman… Jay, halsiz vücudunu yataktan doğrultmaya çalışırken, amirin şiddetli bir tokadı ile yeniden yatağa devrildi. Odadaki memurlara, “Hepiniz gidip beni arabalarda bekleyin.” diye emretti. Sofadaki gendarmeler de aynı sırada işlerini bitirmişler, bir kaçı son nefeslerini biraz önce vermiş olan Dedo ve Abril’i tekmelemeyi hâlâ sürdürüyordu. Yatakhaneden çıkanlarla birlikte hepsi jiplerin yanına gittiler. Bir ikisi sigara yakıp ayakta dikildi. Çoğunluğu rüzgârdan korunmak için araçların kirli brandayla kapalı arka bölümüne girip oturdular.

Simeon elindeki çelik copu pantolonunun yanına vurup duruyordu. Yediği tokattan dolayı ancak gözlerini açabilen Jay’e bakarken, keşke zincirlerinden biri şimdi yanında olsaydı diye düşündü. Çocuk oradan canlı çıkamayacağını kavradı. Karakol amiri copu tuttuğu kolunu yukarı kaldırdığında yüzündeki ifadenin bir insana ait olduğu söylenemezdi.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

Vernus, yürüyerek eve yaklaşırken uzaktan jipleri görmüştü. Hemen yolunu değiştirip, eve arka taraftan yaklaşmıştı. Mutfak camı açıktı. Gürültü çıkarmamaya çalışarak içeri girdi. Mutfaktan sofaya açılan kapının camındaki kırıktan olan biteni izledi. Dehşet ve üzüntüyle ağlamaya başladıysa da bağırmamayı başardı. Gendarme memurları evden çıkınca, iki gencin yanına gitti. Nefes alıp vermediklerini anladığında sessiz gözyaşları daha hızlı akmaya başladı. Yatakhanenin kapısı az da olsa aralıktı. Simeon’un yaptığı işkenceyi gördüğünde, Jay’in çoktan ölmüş ve bunları artık hissetmiyor olmasını diledi. Küçük çocuk, artık sokaklardan kurtulmaya karar verdiğinden bunu Abril ve diğerlerine söylemeye gelmişti. Fikirleri değişmediyse bundan böyle bu evde kalmak istiyordu. Kendisine bir hafta yetecek kadar naylon poşet içindeki yapıştırıcı pantolonunun, orta boy bir kutu tiner de epey eskimiş ceketinin cebindeydi. Artık bunları kullanmayacağının delili olarak gençlere onları vermek istiyordu. Hepsini ceplerinden çıkardı. Yapıştırıcıyı üzerindeki elbiselerin her yerine sürdü. Sonra tineri de aynı şekilde döktü. Sehpanın üzerinden sık sık kesilen elektrik yüzünden bulundurulan gaz lambasını aldı. Cam haznesinin yarıdan fazlası doluydu. Yanında duran kibrit ile lambanın fitilini yaktı. Eline alarak yatakhaneye girdi. Yaptıklarından soluk soluğa kalmış adam arkasını dönünce karşısındaki küçük çocuğu gördü. Niye gaz lambası ile dolaştığını anlayamadı. Bu şahidi de oyalanmadan ortadan kaldırmalıydı. Silahını arabada bıraktığını fark etti. Vernus koştu ve Simeon’un boynuna atıldı. Aynı anda elindeki lambayı da ikisinin ayakları dibine hızla fırlattı. Haznedeki gazın etkisiyle hızla yukarı yükselen alevler, çocuğun üzerindeki yapıştırıcı ve tinere ulaştığında, gözünün önüne işte bu adam gibi birinin isteğine boyun eğerek öz oğlunu sokağa atan annesi geldi. Bu şekilde ölüp gittiğini hiç bilecek miydi acaba?

Adam, Vernus’u üzerinden atmaya çabalıyordu, ama çocuk onun boynuna ve vücuduna, kolları, bacakları, tırnakları ve dişleriyle öylesine kenetlenmişti ki… Alevler gendarme amirini de artık söndürülmesi imkânsız bir şekilde sarmıştı.

∼ ∼ ∼ ∼ ∼ ∼

İktidarını kaybetmemek için her yolu mübah sayan siyasetçiler, kendi menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen idareciler ve Zincir Simeon gibi cani ruhlular oldukça bu kavga her sabah yeniden başlayacaktı. Ama dünyanın her yerinde Abril’ler, Dedo’lar, Edulica’lar da vardı.

Bu hikâye, onların saf ruhları ve cesur mücadele arkadaşları için…

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. Uğur Değirmenci dedi ki:

    İvmesi hep yukarı tırmanan bir öykücülüğü var Tunç Şanad’ın. Bence bu öyküleri daha geniş kitlelere tattırma zamanıdır; kitaplaştırma zamanı…

YORUM YAZ