enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

İlk Afganlıyı Kenan Evren getirdi…

“Türkiye Yahşidir”

Herkes Afganlıları konuşuyor. İran üzerinden akın, akın geliyorlar. 3.5 milyon Afganlı daha Türkiye’ye doğru yola çıkmış…

Taliban’dan kaçtıkları iddia ediliyor… Gerçekten öyle mi?

Peki, ama Afganlıların ayağını Türkiye’ye kim alıştırdı? Onları, doğu ve güneydoğu başta olmak üzere Türkiye’nin her tarafına kim yerleştirdi? “Türkiye Yahşidir” sözünü Afganlılara benimseten kimdi?

**

Biraz gerilere, 12 Eylül 1980 darbesinden sonraki yıllara kadar gidelim.

Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık Muhabirliği yaptığım yıllar.

Kenan Evren ile kendisi gibi darbeci Pakistan Devlet Başkanı Ziya Ül Hak arasında, karşılıklı ziyaretlerle büyük bir dostluk kurulmuştu.

İlk Afganlılar geliyor…

Kenan Evren, 12 Eylül Askeri Darbesinden sonra ilk yurt dışı seyahatini 1982 yılında Pakistan’a yaptı. Ziya Ül Hak ile birlikte Rus işgalinden kaçan Afgan kamplarının kurulduğu Pakistan-Afganistan sınırındaki Peşaver’e gitti. Kamptaki yaşantıdan çok etkilendi. Burada Türkçe konuşan Afganlıların lideri Mahdum ile tanıştı. Evren, tarımla uğraşan 5 bin Afganlıyı Türkiye’ye getirmeye karar verdi.

Türkiye’ye döndükten sonra, Afganlıların Türkiye’ye getirilmeleri ve başta Tokat-Sivas ve Şanlı Urfa olmak üzere Türkiye’nin her tarafına yerleştirmeleri konusunda bir de yasa çıkardı. Yasaya göre Afganlılara tarım arazileri verilecek ve çiftçilik yapacaklardı.

Adana’da toprağı öptüler…

Ağustos 1982 tarihinde, 400 kişilik ilk Afgan kafile, uçakla Adana’ya geldi.

Evren yasası ile yasal olarak Türkiye’ye getirilen Afganlıları karşılamak için Adana havaalanında tören düzenlendi. Cumhurbaşkanlığı, bu törene benim de aralarında olduğum bir grup gazeteciyi de davet etti.

Yöresel kıyafetleri ile uçaktan el sallayarak, mutlu ifadelerle inen Afganlılar, aprondaki asfaltı öptüler.

Bu göçü organize eden Türkçe konuşan Afganlıların lideri Abdülkerim Mahdum da gelenler arasındaydı.

Mahdum, havaalanında, aksanlı Türkçesi ile yaptığı kısa konuşmada, Taliban’dan değil, ( O tarihte Taliban henüz keşfedilmemişti) Ruslardan gördükleri zulmü anlattı, Evren’e teşekkür etti ve bu göçün devam etmesini istedi…

O tarihten sonra, toplu halde değil ama “akrabalık bağı” ile çok sayıda Afganlı Türkiye’ye gelmeye devam etti. Yani yasal yoldan gelen 5 bin kişiye, binlerce Afganlı ilave oldu…

Bu olay, kamplarda yaşayan Türkçe konuşan Afganlılar arasında yayıldı. Türkiye, onlar için artık bir “cazibe merkezi” olmuştu.

Turgut Özal, Terbela Afgan kampında…

Bu yasal Afganlı göçünden sonra, Pakistan’a birer yıl arayla iki ziyaret yapıldı. Bu iki ziyareti, Gazeteci olarak ben de izledim.

12-14 Mayıs 1984 tarihinde Turgut Özal ve 11-16 Kasım 1985 tarihinde Kenan Evren’in ziyaret programlarına, mutlaka afgan kamplarını ziyaret maddesi konuldu. Bu ziyaretlerde, Özal ve Evren’e Afganlıların Türkiye’ye yerleştirme programlarına devam edilmesi için baskı yapıldı.

Başbakan Turgut Özal, 13 Mayıs 1984 tarihinde Peşaver’deki kampları gezecekti. Ancak son anda bu ziyaret iptal edilerek Terbela’daki kamplara gidilmesi kararlaştırıldı. Helikopterle gittiğimiz kamplarda yaşanan insanlık dışı görüntüler çok etkileyiciydi.

Evren bir kez daha Pakistan’da…

5 bin Afganlının Yasal olarak Türkiye’ye getirilmesinden 3 yıl sonra, Kenan Evren’in 11-16 Kasım 1985 tarihindeki, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan ve Ürdün’ü kapsayan beş günlük ziyaretine ben de katıldım.

Kenan Evren ile birlikte yapılacak gezilerde, uçağa binmeden önce Esenboğa havalimanında protokol sırasına girerek kendimizi tanıtırdık. Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu ile birlikte Evren’le tokalaştıktan sonra İslamabad’a geldik. Geziyi izleyen gazeteciler arasında, Yalçın doğan, Mehmet Türker, Orhan Duru Ertuğrul Akbay, Sencer Güneşsoy ve Şefik Kahramankaptan da vardı.

Binlerce Afganlıyı getirdiği için mi bilemiyorum ama Evren’in en coşkulu karşılandığı ülkenin Pakistan olduğunu söyleyebilirim. Farsça, “Zinde ol. Çok yaşa” anlamına gelen “Zindebad Evren” sloganları arasında ayaklarına gül yapraklarının serpildiğini gördüm.

Özal gibi, Evren de bir kez daha Peşaver’deki kampları ziyaret etti. Kendisine ve Türkiye’ye gösterilen ilginin nedeni Türkiye’ye yönelik göçün devamının sağlanmasıydı.

Basın toplantısından önce bu defa Ziya Ül Hak’la tokalaşarak kendimizi tanıttık. Ziya Ül Hak, basın toplantısında, afgan göçünü gerçekleştirdiği için Kenan Evren’e teşekkür edecekti.

**

Afganlıların Türkiye’ye ilgisi hiç bitmedi.

Gazetecilik yaşantımda, benim de Afganlılarla yolum sık sık kesişti…

Yıl 1988…

Bu defa ben tek başıma, Peşaver’deki Afgan kamplarındayım…

Nasıl mı? Anlatayım…

Pakistan’ın seçimle iş başına gelen ünlü liderlerinden Zülfikar Ali Butto’yu devirerek devlet başkanı olan Ziya Ül Hak, 1988 yılı Ağustos ayında bindiği C-130 askeri uçağın havada infilak etmesiyle hayatını kaybetmişti.

Yapılan seçimleri ise Zülfikar Ali Butto’nun kızı Benazir Butto  kazanmıştı.

Benazir Butto’nun yemin töreni için Pakistan’a gitmek için hazırlık yaptığım sırada, Türkiye’ye göç eden Afganlılar adına bir vakıf kuran eski Sağlık Bakanı Halil Şıvgın sayesinde, Peşaver’deki kamplarda yaşayan Afganlılarla bir röportaj ayarladım.

Türkiye’deki Afganlıların lideri Abdülkerim Mahdum’un akrabaları, Benazir Butto’nun yemin töreninden sonra,  Türkiye’ye dönmeden önce beni, İslamabad’dan alarak Peşaver’e götüreceklerdi.

Odamdaki 4 Afganlı…

Pakistan’ın Başkenti İslamabad’a indikten sonra aynı ismi taşıyan İslamabad Otel’e yerleştim.  Bir süre dinlendikten sonra Türkiye’nin Pakistan Büyükelçisi Baki İlkin’i ziyaret edecektim.

Oteldeki odamda yüzükoyun yatarken, odada birilerinin olduğu izlenimine kapıldım. Yattığım yerden kafamı sola çevirerek geriye baktığımda, korkudan ölecek gibi oldum.

Yatağımın ayakucunda 4 kişi duruyordu. Yerel kıyafetlerinin üzerinde, sıfıra vurdurdukları kafaları parlıyor, başlarındaki poşuları da kıyafetlerini tamamlıyordu.

Elleri önde birleşmiş, hafifçe öne eğilmiş bir halde bana bakıyorlardı.

Korktuğumu anladılar…

Biraz daha eğilerek “Korkma” dediler… “Korkma, biz dostuz. Bizi Abdülkerim Mahdum gönderdi” dediler.

Yataktan kalkarken, “içeri nasıl girdiniz?” diye sorabildim.

“Kapı açıktı” dediler.

Aksanlı konuşuyorlardı. Ama anlaşılıyordu. Hangi ülkeden olduklarını sormadım.

Kapıyı kapattığımdan emindim. Ancak fazla uzatmadım. Peşaver’e götürmek üzere lobide beni bir Özbek liderinin beklediğini söylediler.

Birlikte resepsiyona indik.

Beyaz sakalı göğsüne kadar uzamış, yaşlı bir kişi ayağa kalkarak beni karşıladı.

Konuşmaya başlamadan önce resepsiyona giderek, bu insanların odama nasıl girdiklerini sordum.

Resepsiyon memuru, yüzünü ekşiterek, bu konuda hiçbir bilgisinin olmadığını söyledi. Ardından da bu insanların Başkent İslamabad’a gelmelerinin zaten yasak olduğunu, kampların bulunduğu 250 kilometre uzaklıktaki Peşaver-İslamabad yolunun da  “uyuşturucu kaçakçılığı” nedeniyle tehlikeli olduğunu kaydetti.

Afganlıların odama nasıl girdiklerini öğrenemedim.

Yaşlı Özbek savaşçı ise beni, hemen o gün Peşaver’e götürmek istediğini, bunun için geldiklerini söyledi.

Ancak, ben İslamabad’daki işlerimi tamamlamadan kamplara gidemeyeceğimi anlatmaya çalıştım. Türkiye’ye dönmeden bir gün önce gelerek beni almalarını söyledim.

“Peki” dediler. 2-3 gün sonra beni almaya geleceklerini söyleyerek otelden çıktılar…

Ancak,  Peşaver’e dönmediklerini, 2-3 gün beni otelin çevresinde takip ettiklerini biliyordum.

Büyükelçi Baki İlkin, “hayatını garanti edemem”

Türkiye’nin Pakistan Büyükelçisi önemli diplomatlarımızdan Baki İlkin’di. Kenan Evren ile birlikte çalışmasından daha sonra Washington Büyükelçisi olacaktı.

Otelde yaşadığım olayı anlattıktan sonra Peşaver’deki Afgan kamplarına gitmek istediğimi söyledim. Bu görüşmeyi, Halil Şıvgın ve Mahdum’un sağladıklarını, ayrıca çok da merak ettiğimi anlattım.

Büyükelçi Baki İlkin, “sen bilirsin” dedi. Ardından da “can güvenliğini garanti edemeyiz” diye de ekledi.

Bir kez daha korkmuştum. Gidip, gitmeme konusunu tekrar düşünmeye başladım.

Yalnızdım, yanımda kimse yoktu, savaş ortamındaydık ve Ruslar da sürekli kampları basıyorlardı…

**

Patrol marka iki ayrı dört çekerle, sabah erken saatlerde Peşaver’e doğru yola çıktık. Ben önde oturuyordum. Beyaz sakallı yaşlı Özbek dede ile Türkçe olarak anlaşabiliyorduk.

Türkiye’ye göç eden Abdülkerim Mahdum’un akrabası olduklarını, onlarla sürekli konuştuklarını ve Türkiye hakkında bilgi aldıklarını anlattı.

“Türkiye yahşidir” diyerek, Türkiye’ye gitmek ve orada çiftçilik yapmak istediklerini defalarca anlattı.

Yanımızdan geçen bir kara treni göstererek, Türkiye’de bunun daha güzelleri olduğunu da bana teyit ettirdi.

Peşaver’e gelmiştik. Şehir dışında bir tepe üzerinde, yüksek olmayan kerpiç duvarlarla çevrili dar bir koridorda durduk.

Bizi bekleyen Afganlıların alkışları arasında arabalardan indik. Aynalarla süslü bir çelengi boynuma astılar. Sonra bir de kurban kesildi.

Dar koridoru geçtikten sonra geniş bir bahçeye çıktık. Bahçenin dört bir tarafından tahta sandalyelerde oturan genç, yaşlı tüm Afganlılar aynı anda ayağa kalkarak alkışlamaya başladı.

Çok şaşırmıştım. Ne yapacağımı bilemedim. Hepsinin elini sıkmalı mıydım?

Orta yerde bir masa ve masanın arkasındaki üç sandalyeden ortadakinin boş olduğunu fark ettim. İki yanında uzun beyaz sakallı iki yaşlı Afganlı oturuyordu.

Masaya doğru yürürken, sağ elimi kalbimin üzerine götürerek alkışlayanları selamladım.

Gördüğüm ilgi, beni biraz rahatlatmış, korkumu hafifletmişti.

Grubun en yaşlısının Türkçe olarak yaptığı “hoş geldin” konuşmasını anlamaya çalışırken, sol arka tarafımda bir parıltı hissettim.

Geriye döndüğümde, yaklaşık iki metre boyunda dazlak kafalı bir Afganlının elindeki silahla arkamda durduğunu gördüm. Tüfeğin namlusu parlıyordu.

Bu mücahit, beni korumakla görevlendirilmişti. Kamptan ayrılıncaya kadar arkamdan bir saniye bile ayrılmadı.

Bu arada, bir kameraman geldiğim andan itibaren görüntü alıyordu. Kamptan ayrılırken kameradaki kaseti çıkartarak bana verdi.

Konuşmalar sıra ile devam ediyordu…

Konuşmacıların tamamı Türkiye’deki akrabalarına selam gönderiyor, Kenan Evren’e teşekkürlerini iletiyordu.

O tarihte Taliban olmadığı için bir şikâyet yoktu. Sadece Rusların saldırılarından şikâyet ediyorlardı.

Hepsi de savaşçıydı.

Konuşma sırası bana gelmişti…

Ben de binlerce kilometre uzaklıktan gelerek, Türkçe olarak anlaşabilmemizden duyduğum mutluluğu aktardım. Türkiye’deki liderleri Mahdum’dan selam getirdiğimi söyleyince büyük bir alkış aldım. Akrabalarının Türkiye’de huzur içinde yaşadıklarını ve çiftçilik yaptıklarını belirttim. Gösterdikleri ilgiye teşekkür ettim.

Bulunduğumuz tepenin bir tarafı Pakistan, diğer tarafı ise Afganistan’a bakıyordu.

Konuşmalardan sonra barakalara girerek çay içtik. Bu arada masanın üzerine Afganistan haritaları açıldı. Afganistan’ın zenginliklerini, Rusların nerelerde olduklarını haritalar üzerinde anlattılar.

Ardından Ruslara karşı kullandıkları silahları gösterdiler. Çok eski silahlarla savaşıyorlardı. Gençler savaşı seviyorlardı “savaş yahşidir” diyorlardı. Tepenin üzerinden işaret parmakları ile aşağıları işaret ederek Rus mevzilerini gösteriyorlardı.

Yemek zamanı geldi. Karşılamada kesilen kurbanın etinden yemekler yapılmıştı. Pilav ve sulu patlıcan yemeği ile bazlamalar yere serilen sofra bezinin üzerine konuldu. Kaşık, çatal falan yok. Bazlamayı bölerek patlıcanın suyuna batırarak yedik. Pilavı ise elle yemek zorunda kaldık.

Akşam saatlerinde kampa geldik. Karanlıkta farların aydınlattığı binaların köşelerinde silahlı nöbetçiler görünüyordu. Gece boyunca nöbet tutuyorlarmış. Çünkü Ruslar kamplara geceleri baskın düzenliyormuş.

Kerpiçten yapılmış bir derme çatma evin önünde durduk.

Evin yan duvarına, bir tente çekilerek çadır yapılmıştı. Çadırın altında ise kilim ve halı tezgâhları kurulmuştu. Kamplarda yaşayan Afganlılar, bu tezgâhlarda seccade, kilim ve halı dokuyup satarak yaşamlarını sürdürüyorlardı.

Evlerin tabanı topraktı. Toprağın üzerine serilen kilimlere oturduk. Çay içerken yaptığımız sohbetin konusu Türkiye idi. Tek dertleri Türkiye’ye gitmekti. Evren ve Özal’ın kendilerini Türkiye’ye davet etmelerini bekliyorlardı.

Bu arada, deli gibi bir Afganlı elinde namlusu oldukça uzun, toplu, bir tüfekle içeri girdi. Odanın ortasında durarak heyecanla tüfeği göstererek bir şeyler anlattı.

Türkçeye tercüme edilince, bu tüfeğin ünlü bir Türk savaşçıya ait olduğunu, kendisine emanet edildiğini, halen çalışır durumda olduğunu ve hedefi de tam ortasından vurduğunu anlatıyordu.

Saatler gece yarısına yaklaşmıştı.

İslamabad’a dönmek istediğimi söyleyince, herkes birbirine baktı. Bunun mümkün olmadığını bu gece kampta kalmam gerektiğini söylediler.

Uzun bir tartışma sonunda Pakistan askerinin kamptan çıkışlara izin vermediği anlaşıldı.

Pakistan askeri, güvenlik nedeniyle gece yarısı, kampın kapılarını kapatarak kimseyi dışarı çıkarmıyor, içeri de almıyordu.

Beni kapıya götürmelerini söyledim. Yakamda çok sayıda akreditasyon kartı asılıydı.

Başbakan Benazir Butto, Cumhurbaşkanı Gulam İshak Han ve Basın Yayın Bakanlığının izin kartlarını göstererek, kamptan çıkmayı başarmıştım.

Bu akreditasyon kartları, 250 kilometrelik Peşaver-İslamabad yolunda da çok işime yaradı.

Afganlıları, Başkente sokmayan Pakistan askerinin güvenlik noktalarını bu kartlar sayesinde aşabildik.

Otele geldiğimde Büyükelçi Baki İlkin’i arayarak sağ-salim döndüğümü bildirdim. Büyükelçi çok sevindi…

Ertesi gün Türkiye’ye dönerken, karmaşık duygular içindeydim.

Darbeciler, Ziya Ül Hak ve Kenan Evren aklıma geldi.

Biri havada infilak eden bir uçakta hayatını kaybediyor,

Diğeri, yıllar önce yasa çıkartarak Afgan göçünün önünü açıyor, sonrasında ise apoletleri sökülmüş olarak yaşama veda ediyordu.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
  1. Türk oğlu Türk dedi ki:

    Gerçekten de bu yazıyı okurken kendisini yazar zanneden bu zaata acıdım. Türkçe konuşan afganlı dediğin kişi Afganistan Türkmen lerinin önde gelen isimlerinden birisi idi. Afganlı değil Türk oğlu Türk dür.