enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Zeytin: Geçmiş, Şimdi, Gelecek

Gözlerinizi bu coğrafyada dünyaya açmışsanız, zeytinle tanışmak için fazla gecikmezsiniz. Sofrada ya da tarlada çabucak rastlarsınız birbirinize. Gündüz pırıltıları ile gece karartıları ikide bir yolunuzu keser. Kısa süre sonra zeytinin anılarınızda daha çok yer etmeye başladığını ve bu anıların birbirini beslediğini fark edersiniz. Bende de böyle oldu. Geriye dönüp baktığımda zeytinle ilişkili olarak gülümseten ve hüzünlendiren iki anı yumağıyla baş başa kalıyorum. Birincisinde alüminyum bir sini geliyor gözümün önüne. Kişi sayısına göre büyük ya da küçük, kenarları hafifçe yoğrulmuş… İçinde kuru incir ve zeytinyağı tabakları, yine kişi sayısına göre irili ufaklı, bazen yoğurt… Çocukluğumda eve gelen konukları ağırlama yöntemlerinden biriydi bu. Zaman geçtikçe bu uygulamanın İbn-i Sina’ya kadar giden bir çizgisi olduğunu öğrenecektim ama o yaşlarda haz duygusu ağır basıyor kuşkusuz. İşin o tarafını düşünemiyorsunuz. Benden önceki kuşak, böyle sinilerin çevresinde yapılan akşam söyleşilerine yakıtı zeytinyağı olan kandillerin de eşlik ettiğini söylüyor, fakat ben o döneme yetişemedim. Biz bu tür birliktelikleri gaz lambası ışığında yaşadık. Zor dönemlerdi, ancak doğallığın akıntısı öyle bir dengeyle katıp gidiyordu ki hepimizi önüne, her şey kendiliğinden oluyordu sanki. Halikarnas Balıkçısı zeytini ve yağ kandilini mitolojiyle harmanlamayı Hey Koca Yurt’ta nasıl da güzel başarır! O paragrafı almasak olmaz:

“Poseidon, üç ağızlı zıpkınını yere vurdu. Yerden yelesi ve kuyruğu rüzgârda savrulan bir küheylan çıkakoydu. Athena ise, kargısını yere çaldı. Orada bir zeytin ağacı çıkakoydu. Tanrılar, Athena’nın attan daha yararlı bir nesneyi armağan ettiği yargısına vardılar. Çünkü zeytin ağacı zeytin verirdi. Zeytin bir besiydi, zeytinyağı da öyle! Ama zeytinyağı aynı zamanda, erimiş güneş ışığı sayılırdı. Çünkü geceleri kandillerde yakılınca gündüz topladığı güneş ışığı ile geceyi aydınlatırdı. Bu kanı, bütün Batı Akdeniz’de yaygındı. Bunlardan başka, bir güzellik yağı idi zeytinyağı.”

Çocukluk anılarımın hüzünlü bölümünde ise zeytin hasadı dönemlerinde annemden ayrı kalmamız yer alıyor. Geçim kaygısının ağır bastığı dönemlerdi. Annem Bafa yöresine zeytin toplamaya giderdi bazı yıllar. Bir iki ay sonra da zeytinyağı ve sofralık zeytin tenekeleriyle dönerdi. Çıkınında para da olur muydu, bilmiyorum. Gençliğinde de gidip gelmiş meğer. Yanında en büyük dayım… Biri toplayıcı, diğeri çırpıcı olarak ter dökmüşler oralarda. O yüzden işverenlerle belli bir dostluğu vardı. Kadınların şakalaşmalarını, çırpıcıların türkülerini gülerek anlatırdı da dik yamaçlarda çekilen sıkıntıdan, dikenlerin parmakları parça parça edişinden söz ederken sesinin titrediği olurdu. Yine de her seferinde hoş bir özgüvenle girerdi içeriye. Görevini yapmış olmanın erinci okunurdu yüzünden. Şiirini yazdım sonra bu serüvenin. Bir bölümü şöyleydi:

Tepelere saçılacak düşlerimiz
Düşen zeytinlerin arasına, taşların ve çalıların.
Attığımız her kahkaha yarın dönüyormuşuz gibi
Sonsuza saplanıyoruz sanki
Ağaçlar yüzümüze baktıkça.

Aradan yıllar geçti. Yirmili yaşların sonuna yaklaşmıştım. Babam ölmüştü. Akrabalarımdan biriyle Turgutreis’in Asarlık Tepesi eteklerinde dolanıyorduk. “Bir zamanlar sizin de bu tarlada beş tane zeytin ağacınız vardı,” dedi. Şaşırdım. “Yanlışın olacak,” dedim, “bu tarlanın bizimle ilgisi yok.” Gülümsedi. “Tarla demedim, zeytin ağacı dedim.” Ciddi görünüyordu, anlattı: “Böyle şeyler olurdu buralarda. Toprak başkasınındır ama içindeki zeytin ağaçlarından bazıları bir başkasına ait olabilir. O aşılamıştır çünkü, bakımını da yapmıştır. Ürününü de toplar. Hatta bazen tapuya kaydı bile yapılır.” Böyle bir şey duymamıştım o güne kadar. Araştırdım, doğruymuş meğer. Babam gençliğinde o tarladaki delicelerden bazılarını aşılamış gerçekten. Fakat tarla el değiştirince ağaçlardan vazgeçmiş, herkes yoluna gitmiş.

Bu tür mal edinmelerin hukuksal temeli olduğunu, başka taşınmazlar için de geçerlilik taşıdığını, adına “muhdesat” denildiğini, en çok da zeytin ağacının bu uygulamanın öznesi olduğunu öğrendim sonra. Nedeni belli: Zeytinin yaşamımızdaki yeri başka çünkü. En azından “ölmez” bir ağaç o. Meyvesiyle, yağıyla, sabunuyla, yaprağıyla, çiçeğiyle, sakızıyla, odunuyla hatta gölgesiyle de “her derde deva”. Hem de yıllar boyunca.

Değişik kaynaklara göre ülkemizde yaklaşık 190 milyon zeytin ağacı var. Bunların 160 milyonu aşılı, 30 milyonu da delice. Bu açıdan bakıldığında dünyada İspanya’dan sonra ikinciyiz ama uzmanlar bu sayının 300 milyona çıkarılması gerektiğini söylüyor. Üretimde ise ilk 5’e girebiliyoruz ancak. Demek ki, verimlilik açısından almamız gereken yol var. Eğer geleceği planlama derdine düşmüşseniz, bu uğurda çaba harcamanız gerekir. Ama bugünlerde tam tersinin yapıldığı ortada. Çabucak ve çokça kâr edip benden sonrası tufan anlayışını başarı gibi sunmak, bazı holdinglerin ilk kuralı.

Bu yüzden zeytinlik alanların bir bir talan edildiğine tanık oluyoruz. Bakanından belediye başkanına, yüz yaşındakinden on yaşındakine kadar herkes bu durumdan yakınsa da her yıl yüzlerce dönüm zeytinlik yok ediliyor. Bu gidişi önleyebilecek yasa var mı, var. Hem de birden fazla. İmar Kanunu  var, Kıyı Kanunu var, Belediye Kanunu var, Tarım Alanlarının Korunması Kanunu var, Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu var, Orman Kanunu var, Çevre Kanunu var, ama işin kolayını bulmayı marifet sayan “uyanıklığımız” da var. Madencilik, enerji ve turizm maskesini takınca yasaları kolayca eğip büküyorsunuz çünkü. Bir yasanın engellediği durumlarda öteki yasanın minik boşluklarından yararlanmayı erdem sayan bir yönetim anlayışı da egemense işiniz kolay. Çoğu durumda Turizmi Teşvik Kanunu epeyce işe yarıyor zaten. Öteki yasaların engellemelerine kaygan bir düzlem oluşturma mekanizması gibi çalışıyor ne yazık ki. Olmazsa ilgili yasalarda değişiklik üstüne değişiklik yapıyor, maddeleri karman çorman hâle getiriyor ve güçlünün istediği koşulları yaratıyoruz. Çılgınlığa varan çarpık kentleşmeyi hizmet ya da sevap kılıfına sokmayı başaran bir kesimin türemesinin ardında bu tür kolaylıklar yatıyor işte. Ne zeytinlik kalıyor ortada ne de diğerleri…

Bodrum tarihine ilgi duyanlar bilir. Bu yörede geçmişte incir, tütün, üzüm, badem, palamut, keçiboynuzu üretilirken son yıllarda elimizde yalnızca turunçgiller ve zeytin kaldı. Onlar da gün geçtikçe kan kaybediyor. Her yıl onlarca mandalina bahçesi yaşamımızdan çekiliyor, yüzlerce zeytin ağacı da… Bahçeler kurumaya bırakılarak, zeytinlikler yakılarak turizm ve enerji sektörünün hizmetine açılıyor. Elli altmış yıllık kazanç beklentisi uğruna yüzlerce, hatta binlerce yıllık geçmiş yok ediliyor.

Birey ya da sivil toplum kuruluşu olarak bu gidişe direnenleri destekleyip alkışlamak boynumuzun borcu. Umudu korumak da güçlendirici. Bakarsınız bu çabalar bir tür budamaya dönüşür. Ağaçlar daha iyi güneş almaya başlar, dalların arasında daha çok kuş gezinir.

Sonrasını onlara bırakabiliriz.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.